Monday, May 24, 2010

Dedegöl Dağı Zirve Tırmanışı




Daha önceki yazımda Eğirdir Dağcılık Şenliği'nden bir "ön bilgi" bağlamında bahsetmiştim. Şimdi de 21-23 Mayıs arasında gerçekleşen bu etkinlikten ve sonrasındaki 24 Mayıs "Yazılı Kanyon-Kovada Gölü Milli Parkı" gezisinden aklımda kalanları ve yorumlarımı değerli okuyucuyla paylaşacağım.



Etkinliğe toplam 15 kişi katıldı. Başlangıçta, 20 Mayıs Perşembe akşamı Isparta Petrol Turizm'le Eğirdir'e gidilecekti; ancak otobüslerle bu işin zor olacağı düşünülmüş olmalı ki özel araçlarla gidilmeye karar verildi; Ankara dışında olduğumdan dolayı gelişmeleri uzaktan takip ettim, 700 km uzaktan!.. 5 günlüğüne İzmir taraflarına gitmiştim; gidiş geliş derken 1500 km yol katetmişim; biraz yol yorgunluğu vardı; 2 gün içinde eksik birkaç malzeme için yine mağazalara ziyaretler gerçekleştirdim. Ülkü, Faruk, Nazım hoca ve Olcay'ın araçlarına 15 kişi dağıtıldı. Ben, Şule ve Jale, Nazım hoca grubundaydım. Bir anlamda "Araba ekipleri" oluştu. Cuma sabahı sabah 5'te Dedegöl Dağı'na doğru yola çıkıldı ve hatta ters yöne bile girildi, ama neyse ki Adnan Kahveci olayı yaşanmadı; Tanrı, Tanrı'nın iyi kullarını korudu ya da başka bir son düşünüldü!..



Bizim araba ekibi, Nazım hocanın Beysukent'teki hidrolik asansörlü, güzel manzarasıyla Ankara'ya hakim evinde Perşembe akşamı buluştu ve yemek işleriyle, bagaj işlerini organize etti; Uğur Mumcu'nun Sakıncalı Piyade kitabında Nazım hocayla ilgili sayfalar okundu, Klasik müzik dinlediği için Komünist damgası yemesinin anlatıldığı bölüme bakıldı; eşya yerleştirme işlemine başladık. Bir süre uğraştıktan sonra Nazım hocanın Toyota Rav4 isimli "4 çeker"ine eşyaları yerleştirmeyi başarabildik. Sanırım o kadar çok malzemenin o araca sadece "tek bir yerleştirme biçimi" vardı ve onu yaptık; değişik alternatiflerde her zaman bazı çantalar dışarıda kalmıştı. Malzemeleri geceden yüklemek çok iyi olmuştu, sabah o telaşı yaşamamış olduk. Ben, sabah 1 gibi yattım ve sabah 3.31'de kalktım; 4.30'da, uyuyan taksicileri camlarına vurarak uyandırıp taksiyle Nazım hocanın evine gittim.
Hocanın Prenses isimli güzel bir kedisi var, gerçi fazla sırnaşık; evi harap etmesin diye birkaç yere örtü serme işine yardım ettikten sonra Jale ve Şule'yi de alarak hareket ettik. Nazım hoca, "Benim uzun yol tecrübem az, ehliyeti 2007'de aldım, siz kullanın," dedi ve sanırım "Ben hiç Jip kullanmadım, sürüş olayını merak ediyorum" dememden dolayı da Nazım hoca bize bir jest yaptı. Giderken ben, gelirken bir süre Jale kullandı.



Müslüm hoca ekiplerle telefon teması yapıyor ve herkesin zamanında çıkıp çıkmadığını kontrol ediyor, iyi yolculuklar diliyordu. Ankara-Polatlı-Sivrihisar-Emirdağ-Bolvadin-Çay-Senirkent üzerinden Eğirdir'e gittik. Giderken Senirkent'i hiç görmediğimizden ben ona Sinirkent dedim. Yunak üzerinden de bir yol varmış ve Faruk o yoldan geldi. Hangisi kısadır bilmiyorum ama "En kısa yol en düzgün, en az yamuk yumuk olan yoldur!" Yol boyunca işaret levhalamaları epeyce kötüydü ve yolu şaşırmak mümkündü. Bazen bir yerde Afyonkarahisar yazıyor, sonra da Afyon yok oluyor, Denizli Konya gibi levhalara dönüşüyordu, neyse ki Karayolları daha da abartıp California, Texas gibi levhalara dönüştürmemiş olayı, hatayı yerel tutmuş!.. Yol boyunca Afyon çiçeği tarlalarını izlemek keyifliydi; biz önce bunları pamuk sanmıştık; pamuk der demez de Nazım hoca Pamuk Abi Tarlası demişti diye hatırlamaktayım!..



Arabada Leman Sam'ın ve Fazıl Say'ın kasetleri vardı ve onları dinledik. Sabah 10.30 gibi son ekip olarak Eğirdir'e girdik; girişteki Eğirdir Dağ Komando Okulu'nun "Güçlüyüz, Cesuruz, Hazırız" sloganına ben "Açız" sloganını da ekledim!..



Eğirdir Dağcılık Kulübü lokali yakınlarında bir çorba içtik; manavdan su ve muz türü meyveler aldık ve fazla vakit geçirmeden Aksu Zindan Mağarası'na hayatımızı zindan etmeye gittik.
Isparta ve civarı dağlık bir yapıya sahip ve yollar da aşırı kıvrımlı. Ben, Rav4'ün sürüş keyfini sevdim; direksiyonu yumuşak, hatta fazla yumuşak, süspansiyonları iyi, 2000 motor olduğu için biraz benzin yakıyor ama dik yokuşlardaki çekişi başarılıydı, fakat frenlerinde bir sorun var sanki; Nazım hocaya da bu vesileyle bunu yeniden hatırlatmış olayım; fren olayı ihmale gelmez ve genel bir bakım yararlı olur. Mağaranın girişindeki Jandarma erlerine ve komutana selam verip kısaca hal hatır sorduktan sonra kaskları takıp içeri daldık. Komutanın yakasında "Başaran" yazıyordu.


Burası nasıl bir mağara derseniz benim klasik betimlemelerimden biri olan "Mal gibi bir mağaraydı" derim. Uzunca sayılabilecek tekdüze bir yürüyüş parkuru var bu yarı aktif mağarada ve pek fazla bir "görüntü varyasyonu" yok. Aynı şekilde ilerliyor ve sanki siz hep aynı yerdeymişsiniz gibi hissediyorsunuz; herhangi bir yeraltı göleti yok. Mağaranın içi çok fazla serin de değildi; sanırım Tahsin hoca bir yerlerde yarasa görmüştü. Burada kask takmak önemliydi, çünkü eğilerek geçilen sivri uçlu yerler vardı. Ben de geçen hafta kendime biraz da fazla para vererek, belki de gereksiz bir şekilde, ama güzel bir Petzl kask aldım; çok hafif. Ben kask takmayı hiç sevmiyorum, kendimi hapiste gibi hissediyorum ve de ancak çok mecbur kalırsam giyiyorum. Ancak araba için emniyet kemeri ne denli önemliyse dağcı ya da trekkingçi için de kask o denli önemlidir, bir çeşit "Kafa emniyet kemeridir."

Mağaranın içindeki suyun cildi güzelleştirdiği söylenir; kalsiyum ve magnezyum değerleri yüksek olduğundan böyle bir etki yaratıyormuş. Mağaranın sonunda hamam denen kısımda genişçe bir alan var ve en çok bu bölümde sular tavandan damlamaktadırlar. Ekipler zaman zaman damlayan sularda ellerini ıslatıp yüzlerine sürdüler. "Burada pek bir numara yokmuş" şeklindeki bir yorumla, yani benim kendi şahsi yorumumla, Aksu Zindan Mağarası'ndan ayrıldık; Melikler yaylasına doğru hareket ettik. Mağaracılığın hiç de cazip bir spor dalı olmadığına, bu kez dikkatli bir şekilde düşünerek kesin olarak karar verdim ve bu son kararım!..


Yolun bir yerinde önde giden ekip "Ok yönü kurbanı" oldu. Melikler yaylasını gösteren ok öyle kötü işaretlenmişti ki farklı yöne sapmak oldukça kolaydı. Faruk'un olayı fark edip telefonla öne bildirdiğini sanıyorum. Daracık köy ve toprak yollardan geçip belirli bir gecikmeyle ve rahatsız edici sarsıntılılarla ama yine de iyi bir zamanlamayla yaylaya vardık. Henüz büyük bir curcuna yoktu; hava soğuktu ve yağış her an gerçekleşebilir şekilde tepemizde Demokles'in Kılıcı gibi duruyor, gri yüzüyle bize bakıyordu.



Hızlı bir şekilde çadır yerleri seçildi. Ben, curcunadan uzakta olmaktan yana olduğum için ve bizim ekip de böyle düşündüğünden asıl kamp yerinin biraz ucundaki düzlüğe çadırları kurduk. Nerede kalabalık varsa orada kalabalık vardır!.. Hızlı olmalıydık çünkü Sulukuleli Yağmur her şeyi berbat edebilecek bir güce sahipti. Rüzgar ve yağmur, bu muhteşem ikili dağcının hiç de dostu değildirler. Aşağıdaki fotoğrafta bizim Nevada marka çadırları kurduğumuz yer görülmektedir. Daha sonra bizim bu sakin dediğimiz yere dahi başka çadırlar sızmaya çalıştılar. Faruk, gürültü patırtıdan dolayı çadırını bizim oraya getirdi.




Benim çadırı erzak deposu olarak belirledik ve bütün yiyecekleri benim çadıra (Daha doğrusu ADK'dan kiraladığım çadıra) koyduk; bir savaş çıksa 6 aylık erzakım vardı sanki!.. Kent Park'taki Decathlon mağazasından oldukça ucuza 100 saat kapasiteli bir kamp feneri almıştım ve çok memnun kaldım. Kafa lambasıyla iç mekan aydınlatması güzel olmuyor; tepeden gelen kamp feneri ışığı çadır için çok daha uygun; bence bu kamp feneri evlere de uygun. Yavaş yavaş kamp alanı dolmaya başladı. Onlarca çeşit çadır vardı ve bir gün kendime bir çadır alırsam acaba hangisini ve hangi boyutu seçmeliyim şeklinde bir süre kamp alanında dolaşıp çadır beğenmeye çalıştım. Arabayla geldiğimiz için normal tüp getirmiştik; Nazım hocanın dağcılık ocağını hiç kullanmadık. Hızlı bir şekilde organize olup yemek pişirmeye başladık; Şule ve Jale başarılı bir makarna yaptılar ve evde önceden hazırladıkları domates sosunu üzerine döktüler. Çok sayıda küçük domates getirmişlerdi, bunlardan bolca yedik.



Malzemeleri fazlasıyla almıştık, ki 4. gün sonunda dahi benim çantamda en az 5 elma ve bir sürü domates daha vardı. Ton balıklarının çoğunu geri getirdim; baharatları hiç kullanamadım. Elbette dağcılıkta ya da kampçılıkta günlük ne kadar ne yenir olayını saptamak bir açıdan sanattır. Fakat her zaman için garanti yiyecek denen şeyleri getirmek gerekir ki "Makarna" bunlardan biridir, öteki de bulgur pilavıdır. Öteki ekipler de yemekleri pişirdiler. Tahsin hoca mangal getirmişti; yemek işinde her çadırın kendi sitili ve yorumu vardı; Müslüm hoca bulgur pilavı yapmış diye kulağıma çalındı. Ben bu süreçte genellikle çadırın içindeydim ve içeriyi düzenlemeye çalışıyordum. Çadırları iyi düzenlemezseniz içeride bazen bir kibriti bile yarım saat arayabilirsiniz. Herkese yeterince çadır olduğundan çoğu kişi çadırda tek kaldı.


Kamp alanında Yenişarbademli ve Aksu belediyelerinin kurduğu çadırlar vardı; asayiş açısından Jandarma çadırları da bulunuyordu; portatif tuvalet de getirilmişti; arama kurtarma ekipleri de mevcuttu. Bu bahsettiğim tuvalet, tıpkı trenlerde olduğu gibi devamlı sallanıyordu, fakat yine de bir işe yarıyordu; demirden merdivenleri çamurluydu ve oraya basıp kayanlara tanık oldum.

Ana kamp ateşi yakılmıştı ve harika ormanın içindeki hava kalitesi de müthiş bozulmuştu, dumanlar gözleri yakıyordu. Dedegöl Dağı'nın zirvesi bir görünüp bir kayboluyordu; bir ara zirve taraflarında kıyamet koptu, zirveyi bulutlar sardı, sisler onu afiyetle yuttu, şimşekler öfkeyle çaktı ve kar yağdı. Sürekli olarak yağmur geçişleri oluyordu, bazen güneş açıyor, bazen de dolu yağıyordu. Hava, sürekli soğumaya devam ediyordu.


Müslüm hoca zaman zaman çadırları dolaşıyor ve ekiplerin durumuna bakıyordu. Bir ara benim çadıra geldiğinde "Millet neden dışarıda duruyor, hocam?" diye sorduğumda "İçeride olmaları gerekir" demişti ki bu doğru bir "gereklilikti. Hava serinken dışarıda yemek yapmaya çalışmak ya da durmak ısı kaybı yaratır. Dağda, temel prensip sağlıklı kalmaya çalışmaktır; soğukta çadır içi en itici mekandır; ancak sıkıcı ve boğucu olsa bile sizi sağlam ve biraz daha sıcak tutar. Kamp alanında bir de 3 musluklu bir çeşme vardı ve 2 musluk bozulmuş, şarıl şarıl akıyordu; akarken de yerden sürekli su saçıyordu etrafa. Ben dişimi fırçalarken Müslüm hocaya rastladığımda bu ayrıntıyı da konuşmuştuk. Oraya çeşmeye gelenler bu basit ayrıntıyı dikkate almıyorlardı ve ayakkabıları, paçaları ıslanıyordu. Serin ortamda bir şeyler ıslandı mı artık onu kurutmak zordur. Etkinliğin ikinci gününde pek çok kişi kamp ateşinin etrafında durup bir takım giysilerini kurutmaya başlamışlardı bile. Öğleden sonraki Pınargözü mağarası yürüyüşünde ben teknik bir hata yapmıştım ve pançomu sırt çantamla birlikte çadırda bırakmıştım. Üst Salewa yağmurluğum iyiydi, ancak panço gibi uzun olmadığından pantolonum bastıran sağanakta ıslandı, sonraki zamanda da kurumadı.


Güneş açınca insanın da içi açılıyor, zihni neşeleniyor, 150 milyon kilometre uzaktan gelip vücudumuza çarpıp bizi ısıtan bu parçacıklara minnet duyuyorduk ve sonra yüce Güneş yaylayı terk ediyor, yeniden soğuğun serin elleriyle ürperiyorduk. Soğuğu, yağmuru, soğuk ülkeleri pek sevmiyorum; yaşam, sıcağın içindedir; morglar soğuktur, soğuk, ölümle özdeşleşmiştir ve sıcak da yaşamla.



Yemekten sonra Pınargözü mağarasına yürüyüşe geçtik. 4 km uzaklıkta bulunan mağaranın içinden buz gibi sular akıyordu; girişin 10 metre ötesinde demir parmaklıklar vardı ve içeriye girişi yasaklamışlardı. Melikler yaylasından bu mağaraya süzülen orman içi yolu çok güzeldir; yol üzerindeki Bey Çam'ı da gördük. Bu anıt çamın yaşı Milattan Sonra 1327 yılıdır, yani 683 yaşındadır. Bir canlının ne denli uzun yaşayabileceğinin bir ispatıdır bu ve eğer bir canlı bunu yapabiliyorsa ötekiler için de uzaklara giden "Kutsal Yol" mümkündür; sevgili Gandiji'nin dediği gibi birinin yaptığı şey başkası için de mümkündür.

Mağaradan çıkan buz gibi suda ayaklarını yıkayanlar oldu; derenin üzerine kurulu köprüde dalıp gidenler oldu. Herkes, kendi yapısına, kendi karakterine, kendi öz doğasına uygun bir şekilde bir şeyler yaptı, öyle davrandı; ya taşların üzerinden zıp zıp atladı ya bir köşede çiçekleri kokladı ya da suların müthiş gür seslerini dinledi; herkes, kendi gibiydi, belki de herkes kendi gibi değildi, başkalarının kendisini öyle görmelerini istediği için öyleydiler; herkes kimdi, bilmiyorum, göründükleri gibiler miydi? Herkesin gerçek hali neydi? Ama şimdi felsefe zamanı değildi!..


Dönüşte yağmura yakalandık ve az önce dediğim gibi pantolonum ıslandı; yedek pantolonum vardı; kısa bir yürüyüş de olsa panço gibi "Olmazsa olmaz" malzemeleri mutlaka almak gerekirdi. "Önce panço, sonra baton, sonra vatan!"

Benim gibi pek çok kişi de ıslandı, gafil avlandı. Yavaş yavaş hava kararmaya başladı; güneş bize küstü, bizi bırakıp gitti; insanlar çadırlarına çekildiler. Patatesli börekler, konserve ton balığı, poğaçalar vs. türünden şeyler yedik. Akşam benim çadırda şarap içildi; bir ara şiddetli bir sağanak çadırları vurdu, her yönden vurdu; rüzgar, sağdan soldan tokat atıyordu adeta; bizimle Tayland boksu yapıyordu; bize sanki "korkun!" dedi, ama tam korkutamadı, çünkü bir dere yatağında değildik!..

Şimşekler çakıyor, gök gürüldüyordu. Şaraplar insanları çakır keyif hale getirdi, herkes kendi çadırına çekildi; gözlerden uyku akıyordu. Ertesi gün 4-5 saatlik "Aklimatizasyon (yüksek irtifaya uyum) gibi" bir yürüyüş olacaktı; ben de bunun için hazırlıklarımı yapıp, buz gibi akan çeşmeye kadar gidip dişimi fırçalayıp yattım. 1 hafta kadar önce Adrenalin'den 375'e Kaz Tüyü Marmot bir tulum almıştım ve çok memnun kaldım; benim Deuter çantamın alt kısmına sığıyor; hafif sayılır ve sadece içlikle yattım, sıcak tuttu. İnsan faydalı ve isabetli bir şey aldığında mutlu oluyor; küçük şeylerle mutlu olmak güzeldir.


Sabah erkenden Müslüm hoca çadırlara gelip uyanıp uyanılmadığını kontrol ediyordu, Hızır Aleyhisselam geldi diyordu. İçlikle yattığımı görünce "İsabetli olmuş," demişti, çünkü kazakla, polarla yatanlar olmuş ki, herhalde Ülkü onlardan biriydi, bu tarz yatışlar daha fazla üşütür. Zaten uyku tulumu bizi ısıtmaz, biz, kendi ısımızla uyku tulumunu ısıtırız; o sadece ısıyı tutan bir kapak görevi yapar; biz, her zaman kendi kendimizin sobasıyızdır.



21 Mayıs günü böylece gerilerde kaldı. Sabahın ilerleyen saatlerinde buz gibi bir havada dışarı çıkıp ihtiyaç molası verdim; bir yandan insan soğuğa lanet ederken, öteki yanda da gökyüzündeki muhteşem manzaraya bakıp Yahya hocanın meşhur sözü "İyi ki gelmişiz yaw," tarzında hem kendisine hem de gelişine vesile olanlara teşekkür eder.


22 Mayıs Cumartesi günü Dedegöl Dağı yakınlarındaki bir bölgede bulunan göle doğru yürüyüşe başladık. Bu yürüyüşte tıpkı Likya Yolu yürüyüşünde olduğu gibi 2 köpek bizlere eşlik etti; bunlar köpekten ziyade 2 aslandı diyebiliriz. Bu iriyarı zeki köpekler Marcio isimli bir Alman'a aitti. Marcio, Aksu'da yaşıyormuş. 1.95 boyunda ve oldukça iriyarı, hantal birisiydi. Anladığım kadarıyla Almanya'yı ve hatta Almanları pek sevmiyordu. "Komşunun tavuğunun kaz görünmesi" misali memleketimize gelip yerleşmişti, 15 yıldır da burada kalıyordu. İnsanlar ona ilgi gösteriyorlardı, kendi ülkesinde büyük ihtimalle "gölge muamelesi" görüyordu. Bu sevimli iriyarı dev adam ile ilgili elimde fazla bilgi olmadığından burada bir nokta koyuyorum. Kurt köpekleri bazen aniden önüme geçiyorlar, ekibe katılıyorlardı. Yol boyunca sayısız yabani otun üzerine basıp enfes kokular yayıyorduk etrafa. Bu bölgede her türden yabani ot vardı.



EDK'nın elemanı Murat'la tanıştık; adaşım Murat bu şenliğin teknik sorumlusuydu (TS) sanırım; ya da etkinlik sorumlusuydu (ES); kendisi Tunceliliymiş. Biraz bilgi aldım. Efendi biri, öyle davrandı, gerçekte öyle miydi bilmiyorum; her kim efendiyse ve kibarsa ve anlayışlıysa ona kapıları açarız ve her kim efendi değilse, kibar değilse, anlayışlı değilse ona kapılar kapanır; bu bir yaşam düsturudur ve bizi korur;bazı kuralları biz kendimizi korumak için koyarız.

Yürüdükçe terleme başladı ve tek katmana inildi. Bir çanağın içine doğru yol alıyorduk; ağaçlar seyrelmeye başlamıştı. Kamp yeri 1700 metrelerdeydi. 2000'lerin üzerine doğru yükseliyorduk; dindar bakış açısıyla söylemek gerekirse Tanrı'ya yaklaşıyorduk ve muhtemelen Tanrı da "Eyvah insanlar geliyor, huzurumu kaçıracaklar!" diyerek bizden kaçıyordu, o kaçıyor, biz kovalıyorduk. Eğer Tanrı varsa, Evren'in dibinde olmalıydı, bizden uzak olmak için!..

Hemen önümde Marcio ve köpekleri yürüyordu; dağ gibi Marcio'dan dolayı ön tarafı pek göremiyordum; bu Alman panzeri devamlı gülümsüyordu ve Türkiye'de bulunmaktan duyduğu sevinci ifade ediyordu, insanlarınız sıcak ve samimiler diyordu. Havada bulutlar yoğunlaştı; uzaktan, "eskimiş, tozlanmış, kirlenmiş karlar" göründü. Dik kayalıkların eteklerinden geçip vadiden çanağa girdik. Karların üzerlerinden geçip nihayet göle geldik. Kar sularıyla oluşmuş küçük bir göldü bu. "Çanak içi" yüksek irtifa gölleri hep bu tarz görünürler. Burada çok sayıda fotoğraf çekilip hızlı bir şekilde kumanyalar yenildi, daha doğrusu bir şeyler atıştırıldı. Sivri tepelere tırmanıldı ve pozlar verildi. Böyle yüksek irtifa çanak gölleri benim hayallerimdem biridir, fakat ben yüksek irtifa kaplıcalarını tercih ederim. Soğuğun ortasında sıcaklık, ölümün ortasında yaşam...

Jalelerin yaptıkları böreklerden yedim. Termosumdan sıcak su içtim. Soğuk yerlere giderken pet şişe içinde su götürmek pek anlamlı olmuyordu; ben bu kez sadece termosları almıştım ve özellikle kış etkinliklerinde ya da yüksek dağlarda yalnızca termos almak gerekir, çünkü öteki sular kısa sürede buz gibi olmaktalar. Adaşım Murat, yağmurun gelmekte olduğunu anons etti, Müslüm hoca da bizi uyardı ve hızlı bir geri dönüş başladı; kampa doğru ilerliyorduk; bende panço vardı ama yine de yağmura yakalanmak hoş olmazdı. Kamp yerine döndük ve galiba 5 saat kadar süren bu zirve-öncesi etkinlik sona erdi. Yeniden yemeklerimizi yedik; sanki sürekli yiyorduk, depoyu benzinle dolduruyorduk.

Bugün kamp alanına en az 100 kişi daha eklenmişti; akşama doğru ortalık bir curcuna yeri olmuştu, bir sirke dönüşmüştü; filler, maymunlar, aslanlar, eşekler, katırlar... her türden insan vardı, magandalardan, mahalle krolarına kadar toplumun bütün kesimleri bu yaylada temsil edilmek üzere buluşmuşlardı sanki. İnsanları sessizce, kendisini unutturarak incelemeyi sevenler için gerçek bir laboratuvardı, bir "insan gözlemleme" ve "deney laboratuvarıydı."


Onlarca mangal yakılmıştı. Tahsin hocanın mangalı en küçüklerden biriydi. Bize, pişirdiği sucuklardan ısrarla getirip verdi. Bu nedenle kendisine teşekkür ederim; ancak kişisel olarak ben ormanda ateşe, özellikle odun yakılmasına "artık" karşıyım, çünkü hava kalitesini bozmakta; kimse olmasa yakmak daha mantıklı, ve ben ateşi de çok severim, ama yüzlerce insan varken mangallar, yanan odun yığınları sanayi bacalarına dönüşüyorlardı adeta, o yüzden ateşi kimsecikler yokken yakmak daha güzel olurdu.


Bir ara, sanırım Selçuk Üniversitesi Dağcılık grubu bulunduğu yeri mangal yüzünden tutuşturdu, neyse ki yangın hemen lokalize edilip söndürüldü. Ertesi gün zirve çıkışı vardı ve alkol almadan erkenden yatmak gerekirdi. Aklıma gelmişken söyleyeyim, kampta bir Olcay Modası rüzgarı esti. Uzun yün içliğin üzerine giyilmiş çiçekli bir mayo şeklindeki bu orijinal kıyafet epeyce ilgi gördü. Benim aklıma hemen üstat Goethe'nin Genç Werther romanı geldi. Bu romandan sonra Werther Salgını çıkmış ve Almanya'daki gençler sokaklarda mavi ceket sarı pantolon giymeye başlamışlardı ve biz de ortalıklarda yün içlik üzeri mayolu gençler görürsek bu durumun sorumlusu Olcay'dır!.. Ülkü'nün de ayakkabıları ve bağcıkları bir ilginçti!..

Bugün öğle yemeğinden sonra Ben, Meral ve Jale tekrar Pınargözü mağarasına gitmiştik. Gidiş geliş, orada dolaş derken bu 10 km'lik bir yürüyüş oldu; yarınki zirve tırmanışı bağlamında teknik açıdan doğru mu yanlış mıydı bilemem ama o serin suları yeniden görmek beni mutlu etti. Yürüyüşümüze Rüştü bey de katıldı, Rüştü Hatipoğlu. Rüştü bey dediğimde, "Bana Rüştü demeni tercih ederim" diyince ben de Rüştü'yü kullandım. Esasen karşımızdakinin yaşı ne olursa olsun ona ismiyle hitap etmek daha güzeldir, daha doğaldır elbette ve ben karşı tarafın tutumuna göre bir sakınca yoksa her zaman onun ismini kullanmayı tercih ederim. Himalayalar'a da gitmiş olan Rüştü'yle bir süre sohbet ettikten sonra kamp yerine geri geldiğimizde upuzun yemek sırasını gördük. Belki 1 saate yakın bekledik ama sonunda tantuni ya da tas kebap gibi bir şey, pilav, helva, biber ve domatesten oluşan yemeği aldık; bunu Aksu Belediyesi vermekteydi. Makinemin pili bitmesin diye fazla fotoğraf çekmiyordum.


Sağımız solumuz her yerimiz insan doldu, aşırı kalabalık ve gürültü ortamı oluştu. Ben sabah 2.34'de uyandım. Etrafımızda rakı içip araba kapıları açıp kapayan tiplerden dolayı galiba en fazla 1 saat uyuyabilmiştim. Zaten adamlar 2.30 gibi yattılar, ben 2.34'te tulumdan çıktım!.. Sabah 4'te zirve çıkışı başlayacaktı. Bir gece önceden termoslara sıcak su koymuştuk ve sabah bu sıcak sular tencereye dökülüp yeniden ısıtıldı; burada sular pek çabuk kaynamıyordu, böyle bir taktik uygulamak gerekiyordu.



EDK, yani bu işleri düzenleyenler, kamp alanı için gerekli kuralları yazmışlardı ama bunlara uyulmuyordu. Maganda/piknikçi grubunu yaylada başka bir yerde konuşlandırmaları ve buraya dağcılık için gelen kayıtlı grupları da başka bir yere almaları gerekirdi, yani kısacası yaylayı 2'ye bölmeleri gerekirdi; seneye umarım EDK bundan bir ders alır ve "daha zekice" düzenlenmiş, zekanın daha yüksek olarak hissedildiği bir ortam yaratırlar. İnsan her şeye katlanır, gerekirse hiç uyumadan da zirveye çıkılır, ama biz ideal olanı bulmak zorundayız!..



Sabaha kadar uyutulmayan bizler sabah kalktığımızda aynı şeyi onlara yapmadık, "kısasa kısas" demedik ve "Azami bir sessizlik" içinde hazırlıklarımızı yapıp Müslüm hocanın çadırının önünde kafa lambalarımız açık bir şekilde toplandık; galiba yola çıkan ilk ekip de bizdik; yükseldikçe uzaklardan, kamp alanından yola yeni çıkan ekipleri görebiliyorduk. Sabah, guguk kuşları ve bülbüller ötüyordu. Şanslı bir günümüzdeydik çünkü 2 gündür yağan yağmur ara vermişti; 3-4 saatte zirveye çıkıp 2-3 saatte de inmeyi planlamıştık.


Zirve çıkışı başladı. Hanife, kondisyon eksiği olduğundan kampta kalmayı ve oralarda sakince dolaşarak fotoğraf çekmeyi tercih etti; Tahsin hoca ekipteydi; zaman zaman öksürüyordu. Herhalde 2500 ya da 2600'lere kadar çıktı ve daha sonra kampa geri döndü. O öksürüklere rağmen o kadar çıkmak tıbben ne kadar doğru bilemem ama başarılı bir çıkış yaptı, hava daha sıcak olsaydı daha da çıkardı diye düşünüyorum. Yukarılarda hava iyice soğudu; uzaklardan Beyşehir gölü göründü; bulutlara güneşin ilk ışıkları vurdu, göklerin kızıl lambaları yandı ve Nazım hocanın batonu kırıldı; tek batonla ve azimle tırmanışa devam etti; oynak taşlara bastı, düştü, kalktı, yeniden yola devam etti; hep devam etti, hep olumlu düşündü, hep olumlu konuştu ve bize de onu takdir etmek düştü.

Bir ara küçük bir gruba rastladık. Ben bu grubun disiplinini sevdim; gerçi ben de yürürken sohbet etmeyi, konuşmayı kesinlikle severim ama dağcılık tekniği açısından yüksek irtifa zirve çıkışlarında sessizce, sakince, yavaş ama kararlı ve sabit bir hızda ilerlemek en doğru olanıdır. O gruba dikkat ettiğimde çok düzenli ve ağırbaşlı bir tempo gözlemledim; insanların konuşmaktan ziyade gözlerle, baş ya da el işaretleriyle de anlaştıklarına tanık oldum. Onlarda gerçek bir "zirve çıkış ciddiyeti" gördüm ve takdir ettim.


Hava soğudu demiştim. Ellerim iyice üşüdü; Gore-Tex eldivenimi çıkarıp giydim. Benim elim şehirde de biraz soğuktur, çabuk ısınmaz, çabuk soğur, küçükken elimde lokal romatizma vardı, şimdi biraz azaldı. Hasan Dağı'ndaki kadar olmasa da 2800'lerde ellerim, daha doğrusu parmak uçlarım epeyce bir dondu. Parmaklarımı oynatmaya ve elimi sürekli hareket ettirmeye başladım. Zirveye çıktığımızda bulutlar aşağılarda kalmıştı, bir "klasik zirve manzarasıydı" bu. Fotoğraflar çekildi. Rüzgar vardı; kuytuluk bir köşede sigara içen bir ekip de duruyordu. Dağa çıkıp orada sigara içmek kadar tuhaf ve gereksiz bir şey yok sanki! Bunlar böyle sigara içmeyi bir marifet sanan, kendilerine sigarayla bir hava vermeye çalışan iradesiz tiplerdi. Sigara, insana yalnızca bir aptal görünümü verir, ona başka hiçbir hava vermez, tersine ciğerlerini yani havasını alır!..

Galiba 15 dakika kadar zirvede kaldık; Müslüm hoca zirve defterine bir şeyler yazdı; ne yazdığını bilmiyorum, ama öğrenmek isterim. İnişe geçtik; inerken onlarca farklı gruba rastladık. Herkes saygılı ve dostane bir şekilde birbirlerine şans diliyor, tebrik ediyordu; bu bölüm hoşuma gitti; birbirlerini hiç tanımayan insanlar durup ayak üstü 3-5 saniye 3-5 kelime laflıyorlardı. "Göklerin Efendisi Güneş," tokalaşan insanların gülen yüzlerinde bir görünüp bir yok oluyordu; her şey bir görünüp bir yok oluyordu; baktığımız her şey birden bir anıya dönüşüyordu. Mitolojide, gözlerine bakanı taşa çeviren yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar Medusa misali bizler de bize bakan her şeyi bir anıya dönüştürüyorduk. Her kim ki bizimle bir şey yaşadı, bir şey paylaştı, biz onu anıya dönüştürdük. Biz, bir dönüştürücüyüz.


Kamp yerine ulaşıp "Gözleme-Ayran" sırasına geçtik; zirve yorgunluğundan sonra 1 saat sadece 1 gözleme için ayakta bekledik!.. Sonunda ayranla birlikte mutlu sona ulaştık; gerçi tam mutlu son değildi çünkü gözleme hamurdu, ama ayran hoştu, tuzsuzdu, ekşi değildi ve hafif serinceydi ve ben koparmada 2, toplamda 4 ayran içtim!.. "Dağcı, umduğunu değil bulduğunu yer," mantığıyla gözlemeyi de yedik. Analar babalar küçük çocuklarını sıraya gönderiyor, onlara fazladan gözleme aldırtıyorlardı. Bütün dünya "Bedavacılığı" seviyordu, herkes hak ettiğinin fazlasının peşindeydi!..


Artık toparlanma zamanıydı; her şey gibi bunun da bir sonu gelmişti; yelkenlerimizi açıp başka bir limana yanaşmalıydık ve en sonunda kendi limanımıza dönecektik!.. Çadırları teker teker toplayıp Isparta'nın Sütçüler ilçesine 10 km uzaklıkta bulunan Yazılı Kanyon'a doğru yol aldık. Değirmendere Çayı'nın dibinde bir yere, Bilal Turhan'ın işletmeciliğini yaptığı kamping alanına çadırları yeniden kurduk. Kısa bir dinlenmeden sonra kanyon yürüyüşüne başladık. Bu kanyonun bazı yerlerinde, özellikle mağara gibi olan yerlerinde bazı yazılar vardır; bunlar Bizans dönemine ait yazıtlardır; bu yazıtlardan dolayı kanyonun ismi "Yazılı Kanyon" olmuş.

Kanyonda gezinti gerçekten müthiş rahatlatıcıydı; ben olsaydım buraya "Meditasyon Kanyonu" ismini verirdim; düşüncelere dalıp gitmek için ya da düşünceler varken onları Değirmendere Çayı'na döküp kafayı boşaltmak için enfes bir gezinti ve keşif alanıydı; eğer Ankara'da böyle bir yer olsaydı hiç şüphesiz ben oranın münzevi müdavimlerinden biri olurdum.


Bitki örtüsünün zenginliği, örümcek ağlarının büyüklükleri karşısında şaşırdım; Müslüm hocanın kaya tırmanışı yaptığı sarp kayalıkları gördük. Burada aynı zamanda tıpkı Likya Yolu'nda olduğu gibi işaretlenmiş bir St. Paul Yolu var. Bu yol, Antalya Perge'den başlar, Adada antik kentinden devam eder. Yazılı Kanyon yürüyüşümüzü tamamladığımızda hava kararmıştı. Çok güzel bir alabalık ve enfes bir salata yedik; sumaklı soğanlar pek hoştu. 1 kadeh şarap içtim; tatlı olmamasına üzüldüm, Tahsin hoca tatlı işini masaya tahin pekmez getirerek halletti, fakat içinde az olan kutuyu getirmişti şimdilik ve tadımlığı pek sevmeyen ben yemedim, eğer kutuda bolca olsaydı şüphesiz defalarca kaşıklayacaktım; yeniden çadıra gidip öteki kutuyu alması da ona haksızlık olacaktı. Saat 22.00 olduğunda ekipte uyku halleri belirdi, masada her an bir horlama duyulabilirdi ve erkenden yatıldı. Sabah, Kovada Gölü Milli Parkı'na doğru yola çıktık.

Kovada Gölü, Eğirdir gölünün güneye doğru olan uzantısıdır. Göl faunası, yani orada yaşayan hayvanlar ve florası yani oradaki bitkiler çok zengindir. Eğirdir gölündeki sular kanalla Kovada'ya akarlar ve o yüzden Eğirdir'le Kovada esasen aynı göldür. 900 metre rakımlı bu göldeki gezintimiz pek hoş geçti. Bitkilerin isimleri tahta levhalarda yazılı olduğundan eğitici bir geziydi; elbette burayı sağanak yağmurdan sonra sabah erken vakitlerde ya tek ya da 1-2 kişiyle sessizce gezmek oradaki zengin yaşamı daha iyi algılamamızı sağlardı. Daha sonra Adada antik kentini gezdik.

Ve nihayet, yelkenimiz, rotamız Ankara'ya çevrildi; 95 oktanlık rüzgarla Ankara limanına doğru yelken açtık. Fazla hızlı gitmedik; birkaç yerde durup hava aldık. Yol boyunca arabanın orta bölümündeki çanta yığınını ben kendime çektim, Şule de öteki taraftan kendisine çekti, çünkü her ikimiz de ötekine daha fazla yer kalsın istedik; kendini değil de başkasını düşünen herkese selamlarımı yolladım ben içimden. Polatlı'da akşam 22.00 gibi yemek yemeyi düşünüyorduk ki Edessa kebap isimli yeri gördük. Çorba içtik; mikro dalga fırında tam ısıtılmamış bir çorbaydı bu; ortaya 2 kişilik karışık istettik, sanki 10 kişilik karışık geldi; havuç dilimi yedik; çünkü çok tatlı ihtiyacımız vardı ve benim halen de var, galiba beni ancak Hacıbaba Kadayıfı tatmin edecek. Emekteki Edessa sanırım kaliteli bir kebapçıydı; buradaki ise "Eh işte" gibi bir şeydi. Dedegöl Etkinliği sona erdi. Yeni şeyler öğrendik, islere bulandık, duman aldık, oksijen aldık, insanları inceledik, onların tuhaflıklarına tanık olduk, geliştirmedikleri yönlerini gördük, kendimizi de inceledik, ölçtük, biçtik, tarttık. Güzel bir etkinlikti. Rehberimiz Müslüm hocaya ve bütün arkadaşlara teşekkür ederek yazımı yine bir müzikle sonlandırıyorum, Leman Sam, Rüzgar:

http://videoizle.video75.com/WLssPVItXUt/leman-sam-ruzgar/

Yabancısın buralara

Nerelerden geliyorsun

Otur dinlen başucuma

Belli ki çok yorulmuşsun...

Mehmet Murat ildan

Tuesday, May 4, 2010

Eğirdir ETUDOSD Dağcılık Şenliği


Bugün 2010 yılının 5 Mayıs Çarşamba günü. Ben yazılarımı ve yorumlarımı genellikle etkinliklerin ya da olayların ve gezilerin sonrasında yazıyorum, fakat bu kez 21-23 Mayıs arası yapılacak olan Dağcılık Şenliği etkinliğiyle ilgili önceden edindiğim bazı bilgileri buraya aktarmak ve değerli okuyucuyla paylaşmak arzusundayım. Etkinliğin toplantısı da 7 Mayıs Cuma günü yapılacak ve Müslüm hocadan ek bilgileri, gerekli malzeme listesini elde edeceğiz.


Ankara Dağcılık Kulübü ADK'nın son birkaç etkinliğine katılamamıştım. Mezar yaptırılması işleri, yurtdışından gelen ablamın gezdirilmesi, bir "Lise-hayalim" olan ya da bu hayalimin değişik bir versiyonu olan CollectedQuotes projem üzerindeki çalışmalar şeklinde günlük hayat meşgaleleriyle, olağan yaşam akışlarıyla geçti. Aslında general Napoleon Bonaparte, Marco Polo veya Christopher Columbus ya da Kaptan James Cook'un yaşamları gibi büyük bir risk ve sonsuz bir keşif içeren bir hayat yaşamadığımızdan dolayı yaşamımızın her günü o tarihi şahsiyetlerin yaşamlarına göre bir anlamda olağan ve durgun geçmektedir. Son haftalarda Ankara dışında yürüyemediysem de hızlı tempoda 1-2 saatlik ODTÜ yürüyüşlerimi hiç aksatmadım.



ETUDOSD isimli bir dağcılık kulübü var. Bunun açık yazılışı şöyle: Eğirdir Turizm Tanıtma ve Doğa Sporları Derneği. Bu dağcılık kulübü Isparta ilinin Eğirdir ilçesinde faaliyet göstermektedir; etkinlikte ETUDOSD'un konuğu olacağız. Kulübün kısaltmasının pek başarılı olduğunu söyleyemem. Yazımda EDK (Eğirdir Dağcılık Kulübü) şeklinde kendi pratik kısaltmamı kullanacağım. Ben Isparta'ya veya Eğirdir'e hiç gitmedim; bebekken gittiysem de bebeklik hafızam neredeyse hiç olmadığından hatırlamıyorum. Hiç gitmediğim bir yere gidince bende daha fazla hayal gücü zenginliği oluşuyor. Bazen gideceğim yerle ilgili hiçbir bilgi edinmiyorum; bazen de tam tersi orada ne var ne yok önceden bir bakıyorum. Bazı yollar sislidir; siz ilerledikçe keşfedersiniz; her şey bir sürprizdir; bazen de bir bilgi açlığı olur, insan bu açlığa dayanamaz ve Şirinler'deki Meraklı Şirin karakteri misali her şeyi kurcalar, her şeye burnunu sokar; artık sürprizlerin vereceği hazzı bir kenara bırakırsınız, bilgi edinmeye başlarsınız; önceden bilgi edinince sisler de kalkar. Sürprizin vereceği zevki "önceden bilgi edinme zevkiyle" değişirsiniz; ben de bu zevki kullanmak adına biraz ön bilgi edindim; "arka bilgi" oraya gittiğimde gelecek.



Eğirdir'in değişik özellikleri var. Öncelikle bu ilçeyle bitişik Türkiye'nin 4. büyük gölü olan Eğirdir Gölü var. Ispartalılar bu gölün arıtılmış suyunu içerler, yani bir bölümünü içerler. Fırsat olur mu bilmiyorum ama buradaki Can Ada'yı görmek isterim. Can Ada, Atatürk'ün Eğirdir'i ziyaretinde kendisine hediye edilmiştir; sonra yeniden belediyeye geri verilmiştir. Aslında bu ada piknik alanı olduğundan Yeşilada denilen yeri görmek daha mantıklı galiba. Yeşilada'da Aya Stefanos Kilisesi bulunur. Eğirdir ilçesi de Isparta'ya 34 kilometre kadar bir uzaklıkta bulunuyormuş.

Anadolu'da pek çok yerde olduğu gibi biz Türkler Eğirdir taraflarına da sonradan, yani 1071'den sonra gelmişiz. Selçuklular bu bölgeye Cennetabad demişlerdir. Dinlerin kafadan uydurduğu bir kavram olan "cennet" sayesinde nerede doğal bir güzellik varsa oraya hemencecik "cennet" denilmiştir. Aslında cennetin daha güzel bir tarifi var: İnsanın kendisini mutlu, huzurlu ve aidiyetle hissettiği yer neresiyse "cennet" orasıdır. "Aidiyet" müthiş önemli bir kavram. Bazen bir yere, bir kasabaya, bir köye ya da bir ülkeye gidersiniz ve orada "Ben buraya ait değilim" şeklinde bir duygu oluşur, bütün güzelliklere rağmen bu duygu derinlerimizde bir yerde oluşur ve ruhumuza daha doğrusu zihnimize yapışır. Ben uzunca bir süre İngiltere'de kalmışken bunu yaşamıştım; İngiltere'de sisleri, yemyeşil kırları, kiliseleri, kaleleri, malikaneleri, şatoları, Londra'nın esrarengizliğini, eşsiz yürüyüş parkurlarını, şatafatlı mezarlıkları, kraliçenin arazilerini, Kraliyet tartışmalarını, antikacı dükkanlarını, dünya çapında olmalarına rağmen okula bisikletle gelen müthiş alçakgönüllü ve kot pantolonlu "baba profesörleri" ve daha pek çok şeyi severdim; oralarda dolaşmaktan, üstat Shakespeare'in kasabasında gezmekten, "sirkeli fish and chips - sirkeli balık kızarmış patates" yemekten zevk alırdım, ama orada bende bir "aidiyet" duygusu oluşmadı çünkü insanlarında bizi sarabilecek, bizi kendilerine ve kendi kültürlerine kopmaz bağlarla bağlayabilecek şeylerde bir noksanlık, bizim ruhumuza yumuşakça dokunabilecek öğelerde bir eksiklik vardı ve her şeyden önemlisi dünyanın en büyük huzurlarından biri olan her şeyi kendi dilimizde duymak, kendi dilimizde konuşmak eksikti. Şu aralar mecburen İngilizce özdeyişler yazıyorum ama Türkçe özdeyiş yazarkenki rahatlık, özgürlük ve keyif asla yok. Bu yazıyı akarak, zevkle, kısa bir sürede ve kolaylıkla yazıyorum çünkü kendi anadilim bu. "Aidiyet" önemli. Biz neye, nereye, nelere ve kime aitiz? Bu sorular önemli ve bir başka yazının konusu...


Yeniden asıl konumuza dönecek olursam, EDK Dağcılık Şenliği etkinliği için ADK'dan 15 kişi bu etkinliğe katılacak, belki sayı daha da artabilir; toplamda Türkiye'nin değişik dağcılık kulüplerinden gelenlerle birlikte Eğirdir'de tahminen 300 kişi olur diyorum; her çadırda 1 kişi kalırsa 300 çadır eder!.. Dağcılık/trekking gruplarının dışında kamp alanına geleceklerle birlikte büyük bir panayır ve festival yeri havası oluşacaktır.
Etkinliğin ilk günü olan 21 Mayıs Cuma günü saat 10'da EDK binasından yola çıkılıp Aksu ilçesi yakınlarındaki Aksu Zindan Mağarası gezilecek. Ben askerliğimi Burdur'da yaparken orada en çok İnSuyu mağarasını ziyarete gitmiştim. Bu mağaraları esasen toplu olarak değil de müthiş sessizlik ve sakinlik içinde tek başına veyahut birlikteyken tek başınaymış gibi hissettiğiniz senkronize/uyumlu biriyle gezmek gerek ki mağaranın o bütün dünyadan izole edilmiş, mutlak saadet dinginliğine erişmiş şatomsu sağlam atmosferi ve gizemli düşleri yakalanabilsin.


Aksu Zindan mağarasına giderken güzel bir köprüden geçeceğiz, yani umarım geçeriz. Buna Roma Köprüsü diyorlar. Bir Roma Dönemi mimarisi hayranı olarak Roma harabelerine her zaman sevgi ve saygı duymuşumdur. Buraki çayın ismi Köprü Çay'dır ya da Yunanca ismiyle Eurymedon'dur. Eurymedon bir tanrı, Jüpiter gezegeninin tanrısı. Köprü kemerinin taşları üzerinde kazılı tanrı portresini görmeyi umuyorum; üşenmeden ve çaktırmadan eğilip bu portreye bakacağım, mümkünse fotoğrafını çekeceğim, mümkün değilse yine çekeceğim, kısacası çekeceğim.


Zindan Mağarası önündeki alana kutsal alan derler, bir çeşit tapınaktır orası. Bu tapınağın tanrıçası meşhur Kibele'dir ya da daha Türkçe söylersek Sibel'dir. Pek çok aile çocuğuna Sibel ismini koyarken bunun bir Anadolu tanrıçası olduğunu bilmez. Anladığım kadarıyla bu mağaranın etrafı tanrı doludur. Köprüçayı Tanrısı Eurymedon, en çok bildiğimiz tanrılardan olan Baş Tanrı Zeus, haber tanrısı Hermes, Bereket tanrıçası Demeter!..


Mağaranın giriş ücreti 2 liraymış. Mağara 1300 metre yükseklikte ve 765 metre uzunluğunda. Bir zamanlar MADAG gibi mağara topluluklarına girecektim ama sağlık açısından mağaracılık pek cazip bir spor dalı değil; ufuklar yok, darlık ve karanlık ve soğuk ve güneşsizlik ve ağaçsızlık ve oksijen azlığı ve kuşsuzluk ve cıvıltısızlık ve solgunluk ve klostrofobi ve yine karanlık, hep karanlık, hep bulutlu, kara bulutlu, sonsuz karanlık ve solgunluk ve havasızlık!.. ODTÜ'de bir zamanlar Mağara işleriyle uğraşan bir arkadaşım da pek sağlıklı bir uğraş değil diye bu işi bırakmıştı ve doğru olanı yapmıştı bence.


Bizim gideceğimiz bu mağara demirden bir yola sahip ve yol da aydınlatılmış. Uzun bir zamandan beri derin sayılabilecek bir mağaraya girmediğimden ilginç olacağını düşünüyorum. Tabii mağaralara kaskla girilecek büyük bir ihtimalle; ben henüz kask almadım, ama alıp bir kenara koyacağım. Bir zamanlar bu mağara ibadet yeri olarak da kullanılmış. İlk 300 metrelik kısmı aydınlatılmış, sonrasında kafa lambaları devreye giriyor olmalı ya da yol bitiyor diye düşünüyorum!.. Umarım insanlar mağaradayken sessizlik ya da alçak ses kuralına uyarlar, en azından fazlaca bağırmazlar!..


Bu mağaradan sonra programda başka bir mağara daha var; bu arada öğle yemeği nerede ve nasıl yenecek hiçbir bilgim yok, Cuma günü bu konudaki bilgiler netleşecek; ben çabuk acıkan biri olarak kişisel önlemimi alacağım; ton balıkları, barbunya türü bazı konserveleri, kuru yemişleri Ankara'dan götüreceğim. Şenlik alanında şarap da içileceği için şaraplar, domates, elma, salatalık türü şeyler Eğirdir'den alınacaktır herhalde.
Pınargözü mağarası önemli bir yer!.. 15 kilometre uzunluğunda müthiş bir mağara, gerçi Fransızlar 16 kilometre kadar ilerlemişler içeride. Gerçek bilgi hangisidir bilemeyiz, tek yol içeri girip ölçmektir!.. Türkiye'nin en uzun mağarasıdır bu; içinde bazen 150 kilometre hızında hava akımları oluşur, yani içeride uçurtma pek uçurulamaz ve hatta uçurtmanın bizatihi kendisi olunur!.. Ağustos ayında 5 derecelik su ısıları vardır. Mağara halen keşfedilmeye devam edilmekte. Mağaraya girebilecek miyiz bilemiyorum, çünkü girişinin kapalı olduğu şeklinde bilgiler var ve bu üzücü. Girişi kapalı bir mağaraya gidip herhalde ucundan içeri doğru bakacağız ve bir de 660 yaşında ve çevresi 4.5 metre olan olan bilge bir çam ağacıyla tanışacağız, mağaranın içinden dışarı doğru taşan buz gibi suda kim kaç dakika elini ya da ayağını orada donmadan tutabilir yarışması yapacağız belki de. Ben burada Nazım hocanın bir şiir okuyacağını düşünüyorum, belki bilge çam ağacının önünde okunur bu şiir.


Dünyanın en büyük yeraltı gölü mağaralarından birinin önüne kadar gidip girişi demirle kapalı bölümün önünde sadece içerisini hayal edeceğiz; ama hayal gücü bazen bilgi kırıntılarıyla çok daha büyük boyutlara ulaşabilir. Ben bazen çok bilgi edindiğim konularda hiç yazamam, çünkü o kadar bilgi vardır ki hayal için yer kalmamıştır!.. Hayalin yaşaması için bir şeylerin az olması gerekir; diyelim ki birisini sevdiniz, onu her gün görürseniz artık onu hayal edemezsiniz; hayal, onu uzun bir süre görmeyince oluşur, zenginleşir, tıpkı üstat Dante ve Beatrice olayında olduğu gibi. Şair Dante, Beatrice'i ilk kez 9 yaşındayken görür ve aşık olur, sonra onu 18 yaşına gelince bir kez daha görür; sonrasında Dante başka biriyle evlenmiş olsa da onun sonsuz ve "zaman-ötesi" bir tutkuyla bağlandığı, hayalleriyle zenginleştirdiği kişi Beatrice olmuştur; uzun bir hikayedir bu.


Bu yukarıda bahsettiğim mağarada geçmişte kaybolanlar olmuş, o yüzden giriş yasağı şeklinde önlemler alınmış. Mağaradan dışarı rüzgar akımı olduğuna göre mağaranın başka yerde ya da yerlerde çıkışı ya da çıkışları olmalı. Bu mağara tek ağızlı değil kısacası. Tek bir tane ağzı olmadığına göre tek bir dili de yoktur ve mağaranın içinde değişik diller konuşuluyor olmalıdır; esrarengizliği seven, mistisizimden zevk alan insanlar bulup içeri mumlarla girip bu esrarengiz dilleri dikkatle dinlemeli. 213 bitki türü barındıran bu mağaradan sonra akşam bir slayt gösterisi olacak. İçeriğiyle ilgili bir fikrim yok ama EDK'yı, civar yöreleri tanıtan, eski faaliyetleri gösteren bir "reklam-slayt" olabilir.


Etkinlik boyunca çadırda kalınacak. Bu çadırlar, yaklaşık 3000 metrelik Dedegöl Dağı'nın aşağılarındaki Melikler Yaylasındaki kamp alanında konuşlanacaklar. Burası Eğirdir merkezine 63 kilometre uzaklıktadır. Fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla çam ormanı içinde hoş bir kamp yeri. Eğirdir'deki EDK kulüp binasından bizi bu alana midibüslerle götürecekler. Geceleri bu mevsimde hava sıcaklığı 5 dereceye kadar düşebilmekteymiş; o nedenle serine karşı ve her şeye karşı önlem almakta fayda var; ben şahsen Goretex eldivenimi de yanıma alacağım, zirve taraflarında tipi ve soğuk her zaman mümkündür. Yağmur yağmadığı sürece etkinliğin güzel geçeceğini umuyorum. Yağmur yağarsa da Pollyanna karakterine bürünüp hoş olmayan veyahut bizim hoş olmadığını düşündüğümüz gerçeği de birkaç günlüğüne hoş göreceğiz, gerçeğe katlanacağız!.. Yağmuru seversek, gerçekle birlikte akarız ve gerçekle akarken yaşam kolaylaşır; gerçekle dost olursak hayat kolay geçer.


22 Mayıs Cumartesi günü Yaka Kanyonu geçişi var, eğer gerçekleşirse tabii; önceki senelerde bu kanyon geçişleri yapılamamış, sebep de inek ölüsü gibi bir şeymiş. Oraya kadar gitmişken 50 tane gergedan da ölse kanyona gidip gezmekten yanayım; su soğuk olacak, ıslanılacak, yedek ayakkabı şart olacak. Bu arada EDK'nın internet adresini de merak edenler için aşağıya aktarıyorum:



Ben bu yazıyı yazarken Dedegöl Melikler yaylası için sıcaklık 25 derece gösteriyordu web sitelerinde. Kulüp binası otogara çok yakınmış, 2 dakika mesafede, limanın içindeymiş, lokalin fotoğraflarına da baktım; o kadar çok şeye baktım ki artık gitmeme gerek kalmadı diyeceğim neredeyse!.. Yok, tabii ki "Gerçek" her zaman gerçektir ve sanallık gerçeğin yerini hiçbir zaman tutamaz, sanal olan sanaldır!..

Bu Dedegöl dağının zirvesi Anamas Dağ grubunun içinde yer alan bir doruktur. Her yerdeki uydurma söylenceler burada da yapılmış; bir eren, artık neye ermişse, buralara güller ekmiş. Yani dağın doruğunun ismi Dedegül doruğu, dağın ismi de Dedegöl dağı. Bu eren, Horasan erenlerindenmiş. Dedegöl gölü de var ve dağ da adını bu 870 metre derinliğindeki gölden almış; gölün ürkütücü bir derinliği var, sanki yerkürenin merkezine giden bir yol, sudan yapılmış bir dehliz!..


Doruğun güneyinden bakılınca Kara Göl diye küçük bir göl görünür, galiba bu Dedegöl gölüdür; kuzeyden bakılınca da Pınargözü mağarası görülür. Zaten bu mağara Dedegöl dağının 1550 metresinde yer alır. Yukarıda Köprü Çay'dan bahsetmiştim; bu çayın kaynağı da bu dağdır. Bu dağda Kuzey Güney transı (geçişi) Batı Doğu transı gibi şeyler yapılabilmektedir.

22 Mayıs Cumartesi günkü programda yer alan Yaka kanyonu 4 kilometre kadardır. Suyu çok soğukmuş; ayakların altından geçen alabalıklar varmış, 2 metrelik şelaleler ve etrafta uçuşan kelebekler de varmış!.. Ben de sanki masal anlatıyor gibi yazıyorum, çünkü henüz kendim deneyimlemedim. Şirinler'deki Hayalci Şirin gibi hayal ediyorum sadece. Bu Şirinler de çok harika bir çizgi filmdir.


Cumartesi akşamı şenlik yemeği verilecek ve ertesi gün de Dedegöl Dağı tırmanışı var; en güzel kısım bu kısım; bu dağ Isparta'nın en yüksek dağı. Buraya klasik rota denilen yerden çıkılacaktır büyük ihtimalle; klasik rotalar teknik tırmanış gerektirmezler ama uzun olurlar; kamp yerinden zirveye yürüyüş bağlamında "zikler" ve "zaklardan" dolayı olsa gerek 6 kilometrelik bir yol var; zikzaksız dağlara çıkılsa da yorar; ayrıca dağ da galiba uzun bir alana yayılarak yükselmiş, öyle küt diye yükselseydi kamp alanından yukarı 1.3 kilometre dikey tırmanıp daha kısa yol kat etmiş olurduk. Karlar olacaktır ama krampon ve kazma gerekmeyecektir!.. Tabii tırmanışlar her zaman bir mukavemet ister. Melikler Yaylasının Alplere benzediği söylenir. Anamas Dağları silsileri, iki göl arasındaki bu Dedegöl bizleri beklemiyor ancak biz orada olacağız!.. Zirve çıkışı sabah 6'da başlayacak olsa da biz sabah 5'te de çıkabiliriz, Müslüm hocaya bağlı. Böyle zamanlarda kalk borusu 4'te öter ve hatta Müsüm hoca saatiyle 3'te, uykunun en tatlı olduğu bir anda, belki güzel rüyalara dalmışken!.. Horoz ötünce kalkma zamanıdır!.. Umarım ki zirve yolunda henüz gün ağarmamışken, henüz yıldızlar gökte harika bir şekilde parıldarlarken, sabahın esrarengiz kokuları etrafa yayılmışken oldukça serin bir havada yola çıkan ilk ekip biz oluruz; bunu ihtiras bağlamında değil de ufkumuzun açık olması bağlamında, geriden gelen yüzlerce kişiye yukarıdan bakıp görsel bir olayı izleme açısından, sanki geriden gelenleri çeken bir lokomotif güzelliğini ve gururunu yaşamak için söylüyorum.
Yazımı yine bir müzikle bitireyim, Proud Mary, Gururlu Mary:

Mehmet Murat ildan

Sunday, April 18, 2010

ADKK Etkinliği -11


Bugün, yani 2010 yılının 18 Nisan Pazar günü Ankara Dağcılık Kulübü ADK'yla "Kızılcaören-Soğuksu Milli Parkı" yürüyüşüne katıldım. 18 Nisan, tarihte büyük bir trajik olaya sahne olmuş bir gündü. 1906 San Francisco Büyük Depremi 18 Nisan günü olmuş ve binlerce kişi ölmüştü. Yaşadığımız günün geçmişine bakmak artık bende bir alışkanlık haline geldi; geçmişi çok merak ediyorum, çünkü geleceği şekillendiren bütün unsurlar geçmişte varlar.

Bu sabah ancak alarmın sesiyle 6.01'de uyanabilmiştim. Dizimdeki şişlik epeyce inmiş ve yara da kabuk bağlamıştı. Cama vuran seslerden yağmur yağdığını anladım. Hava çok kapalıydı; Kızılcahamam'a kadar da yer yer sağanak yağış vardı. Kurtboğazı barajı tamamen dolmuştu; başka ülkelerde yedek baraj sistemleri vardır; baraj dolunca suları yedek olana alırlar; bizdeyse akar gider; akıl eksik olunca çözümler de eksik olur. Bugünkü etkinliğe Müslüm hocanın küçük kızı Yeliz ve de epeydir görüşemediğimiz Erol hocam da katılmışlardı.



Bugün yürüdüğümüz parkurun önemli bir kısmını daha önceki bir etkinlikte yürümüştük. Bugünkü asıl program olan Kazan-Otacı yürüyüşü parkurun aşırı çamurlu olacağı sebebiyle iptal edilip yerine Kızılcaören-Patalya yürüyüşü konmuştu. Yürüyüşümüz Kızılcaören'e Hoşgeldiniz yazısı civarından başladı. Bu rotadan benim hatırladığım yerler arasında Kara Akbabaların havada dolaştıkları vadi vardı. Aegypius Monachus denilen bu akbabalar çok büyükler. Bugün gökte süzülen bir tane gördük; kanat genişliği müthişti. Çok da ağır bir kuş. Kızılcaören Köyü yaylasında bunların gözlemlenebilmeleri için tepelere gözetleme kulübesi de yapılmıştır.


Yol boyunca uzunca bir süre tırmandık. Bu tırmanış parkurlarına ben "Jübile Parkurları" diyorum. Daha önce bu parkurdan çıkan birkaç kişi jübilelerini yaptılar ve piyasadan yok oldular!.. Bizim ilk hedefimiz 1850 metre rakımlı Alıç Dağı'ydı; gerçi Müslüm hoca 2500'ün altındaki yerlere dağcılıkta tepe denildiğini söylemişti. Burası bizi biraz zorladı. Bir ara Ülkü'nün midesi rahatsız oldu ama sonra düzeldi. Yeliz, babasının izinden pek ayrılmadı, tek batonla yokuştaki performansı oldukça iyiydi. Asuman, bu kez biri sopa ötekisi alüminyum baton olan yeni bir sisteme geçmişti; her zamanki gibi dikkatle fotoğraf çekiyordu. Erol hocam biraz masa başı işlerden zaman bulup yorulmayı istemişti ve de bu dileği gerçekleşti. Müslüm hoca, "Kaçkar performans testlerini" bu parkurda yaptı. Performansı iyi olanlar Kaçkar Dağları'na gidebilecekler, kötü olanlar ne yapacaklar bilemem, herhalde şerpa kiralayacaklar!..


Sabah'tan itibaren yağan yağmur saat 10.00 gibi kesilmişti. Mevlana'da çorbalar içilmişti. Yürüyüş için ideal bir hava vardı; ne sıcak ne soğuktu; sadece içlikle yürünebiliyordu; nemden dolayı terleme fazla oluyordu. Yol boyunca Likya Yolu Yürüyüşü anıları konuşuldu. Parkurlar karşılaştırıldı ve Kızılcahamam civarının Likya'dan daha iyi olduğu sonucuna vardık. Orman vardı, tehlikeli köpekler yoktu, zemin yumuşaktı ve taşlar yoktu!.. Zen hikayesinde vardır; bir adam bir şeylere özenir, şu olur, bu olur ve en sonunda yine kendi mesleğine döner. Bazen insan güzellikleri ve huzuru uzaklarda arar, bir şeyler bulur, bulduğunu sanır, yanılsamalara düşer, ama bir de bakar ki her şey, bütün güzellikler esasen uzaklarda değil yanı başındadır; ben bugün Patalya'ya giden sakin orman yolunda, tatlı bir güneşin altında, dağ incirimi cevizle yerken, halen sağda solda görülen kardelenlere ve mor sümbüllere bakarken böyle hissettim.
Alıç dağının zirvesine yakın yamaçlarda halen kar bulunmaktaydı. Etkinlik boyunca Tahsin hoca pek çok hikaye anlattı; şaşırtıcı bir şekilde her konuda anlatacak bir hikayesi vardı. Kadir bey epeydir gelmeyenlerdendi, ancak tempoya çabuk uydu. Nazım hoca şiirini her zamanki coşkunluğuyla okudu ve bizi edebiyatın altın saraylarında konuk etti. Birkaç saat boyunca, hemen hemen saat 13'e kadar sürekli bir çıkış yaptık; yer yer 60-70 dereceye çıktı eğim. 12 kişiydik. Yemek molasını, dağ başında bir kral koltuğu gibi duran ayaksız "Meçhul Koltuğun" orada vermeye karar verdik, ancak uzak olduğundan Alıç Dağı inişinde bir yerde yemekleri yedik.


Bu kez ben "Domates-beyaz peynir-roko-salatalık-biber"den oluşan bir menüyle idare ettim, cebimde de biraz incir ve ceviz vardı, fakat hiç doymadım; artık yeniden 2 kutu Ton balığı sistemine döneceğim; ideal olan neyse onu bulacağım, idealden, ideallerden vazgeçmek yok!.. Belki Ülkü'nün bahsettiği haşlanmış patates de karbonhidrat açısından güzel olabilir. Yol boyunca hatırladıklarım şeyler arasında yine Jale'nin üzerinden elle alınan ve Tahsin bey tarafından elle ezilerek defteri düzülen bir keneydi; "keneleri elle ezmeyin, virüs varsa bulaşabilir" diyorlar, bunu da notlarım arasına eklemiş olayım!.. Ben yakından baktım, küçük bir keneydi ve kesinlikle bir keneydi!.. Tozluklara kene kovucu serpmek yetmiyor, bunlar ağaçtan, çalıdan çırpıdan da geliyorlar. Kene kovucular da zaten 3 saat kadar geçerliler. Bugün Meral'dan şunu da öğrendim: Termosa bir gece önceden sıcak su doldurup sonra da sabah onu döküp yeniden kaynar su koymak termostaki suyun gün boyunca daha sıcak kalmasını sağlıyormuş ki oldukça mantıklı bir işlem. Bir şey aklıma yatarsa ne kadar karmaşık olursa olsun hemen uygularım.


Bir ara, tam o "Meçhul Koltuğun" olduğu yerde Yahya hocam Antalya'dan, Serik'ten aradı ve de iyi yürüyüşler diledi. Ara sıra yağmur çiseliyordu; devasa yığınlara dönüşmüş karınca yuvalarının üzerine damlayıp yok oluyorlardı; bazen Erol hocamla sohbet ediyorduk; Decathlon mağazasından güzel malzemeler almış. Ben de yarın gidip 100 liralık o su geçirmez yazlık pantolona bir bakacağım, ama sadece bakacağım, bu malzeme işi biraz baydı. Bir de fırsat bulursam Jale ve Şule'nin önerisine uyarak yamulan batonumu Leki ile değiştirmeye çalışacağım; onların tavsiyesiyle o meşhur sözü söyleyeceğim: "Kendimi bu batonla güvende hissetmiyorum."
Hava yağmurlu olduğundan fotoğraf makinemi almamıştım; Murphy kanunları gereği, Patalya'yı uzaktan gören enfes vadinin üzerinde harika bir gökkuşağı oluştu ve sanki Edward Murphy bir yerlerden kahkaha atıp fotoğraf makinesini yanlarına almayanlara güldü. Vadiye indik. Şule'nin adımölçeri 30 binin üzerine çıkmıştı bile. Adımlar için 60 cm üzerinden hesaplama yapılınca 18 km eder. Biz yaklaşık 21 km kadar yürüdük sanırım. 9.30'da başlamıştık, 17-17.30 gibi bitti; 8 saat yürümüşüz. Sıkı bir yürüyüş oldu. Ahmet bey çaylarımızı hazırlamıştı; tam o sırada sağanak yağış başladı. Bütün bunlar yaşamın günlük, olağan, sıradan şeyleridir elbette. Sıradan olmayan şeyler ise "Büyük gerçeklerdir."
National Geographic'te Süper Volkanlarla ilgili bir belgesel izlemiştim; izledim ve hemen ikna oldum. ABD başkanı olsaydım şahsen küresel önlem için doğrudan talimat vermiştim. Buraya nereden geldik derseniz, biz sakince Patalya vadisinde yol alırken Eyyafyallayöküll yanardağı da İzlanda'da öfkeli bir şekilde patlamaktaydı; bu yanardağın ismini yazmak bile bir bela!.. Lokal bakış açımız var ve dünyayı olduğumuz yerle sınırlı görme alışkanlığımız var; halbuki bu yanardağ patlamasıyla birlikte dünyanın ne kadar küçük, ne kadar "güdük" olduğunu anlayabiliriz.
Dinlerde bir "Kıyamet günü"nden bahsederler. Böyle bir gün tabii ki yok; bilimsel düşünce, dünya için her günün bir "Potansiyel Kıyamet Günü" olduğunu söyler ve bu doğrudur. Mesela ABD'nin kuzeyinde Yellow Stone diye benim görmeyi çok istediğim harika bir bölge var; beni mutlu edecek doğallıklarla dolu bir yer; burada bir süper volkan uyuyor; volkanlar uzun süreli uykuları ya da horlamayı severler; süper volkanlar bir yanardağdan 100 kat daha güçlüdürler; Endonezya'nın Sumatra adasında ve Yeni Zelanda'da yine böyle süper volkanlar var, Japonya'da meşhur Sakurajima var; güzelim Kiraz ağaçlarının ismini bu tehlikeli volkana vermişler Japonlar. Hemen burnumuzun dibinde Santorini var, bir Yunan adası; daha doğrusu ada görünümünde dev bir volkan!.. Bunlar yarın patlayabilirler ve bu da Küresel felaketler yaratabilir, dünyadaki yaşamı dahi sona erdirebilirler. Bunlar fantezi değil, hepsi gerçek. İnsanların büyük bir çoğunluğu boş ve anlamsız işlerle uğraşırken bazı zeki adamlar bunlarla ilgileniyorlar. Mesela Londra Jeolojik Kurumu bu konuda pek çok rapor hazırlıyor; bu kurumları ve burada çalışanları, bu mesele üzerine kafa yoranları çok takdir ediyorum.
Bence dünyanın en büyük şansızlığı bu tür işlerde lokomotif görevi görebilecek lider ülke ABD'nin başına bilime sonsuz inanç ve bağlılık gösteren zeki bir başkanın gelmeyişinde, lokal işlerle uğraşan, ağzı laf yapan sıradan adamların başkan olmalarında yatmaktadır.
Bilim adamları süper volkanlardan birinin 70 yıl içinde her an patlayabileceklerini söylüyorlar. İzlanda'da uyduruk bir patlama oldu; Avrupa'nın ısısı bile belki değişecek, hava ulaşım sistemleri altüst oldu, uçaklar kalkmıyor. Bütün dünyanın bir kül bulutuyla kaplanması hiç de zor değil ve yıllarca sürecek Volkanik Kış'tan hangi canlılar sağ çıkabilecekler? Belki hamamböcekleri... ama biz hamamböceği değiliz!..
"Existenz über alles!" Varoluş her şeyin üzerindedir. Önemli bir kısmını bilimadamlarının oluşturduğu küçük ve zeki bir azınlık bunu anladı, ama ötekiler uykudalar ve zamanı geldiğinde herkes uyanacak. Dünyayı koruyan hiçbir ilahi şemsiye yok; kutsal kitaplar, bu mitolojik hikayeler, uydurma masallar bizi korumayacak; yalnızca insan aklı yani bilim var; onun emrine bütün kaynakları tahsis etmezsek dünya tarihinde insanoğlunun başına gelmiş bütün büyük felaketler yine başına gelecektir. Belki dünyada yaşam yok olacak, 100 bin yıl sonra yeniden başlayacak, yeniden evrimleşme olacak, milyonlarca yıl geçecek, eğer evrimleşme sonucunda yine insan benzeri bir varlık türerse yeniden kafası çalışmayan yöneticiler, kaplumbağa hızındaki sıradan adamlar, bütün bu küçük gölgeler uygarlıklarımızın başında olacaklar ve aynı hataları tekrarlayacaklar... Son söz: Yaşasın Bilim!

Mehmet Murat ildan





Sunday, March 28, 2010

ADKK Etkinliği -10



Bugün 29 Mart 2010 Pazar günü. Ankara Dağcılık Kulübü'yle Kızılcahamam'ın Doğanözü köyüne bir doğa yürüyüşü yaptım. Bu yürüyüşten aklımda kalanları ya da algıladıklarımı algıladığım şekliyle buraya aktaracağım.



Kızılcahamam'daki Mevlana lokantasında klasik çorba içimini yaptık. Bu lokantada torbalar içinde kırmızı pul biber ve turşu da satılmaktadır, galiba Aspergillus Flavus denen aflatoksin de hediye olarak verilmektedir!.. Biz oradayken çok sayıda kamyon şoförü kahvaltı yapmaktaydılar. Kamyoncular belki içine 20 yumurtanın kırıldığı tavaya ekmek bandırarak tavayı silip süpürmekteydiler; tavanın kendisini de yiyecek gibiydiler. Kızılcahamam pazarında kısa süreli bir alışveriş yapıldı. Müslüm hoca akşam yenilmek üzere bol miktarda bazlama ve peynir aldı. Ben minibüste yenilmek üzere Anamur'un kokulu muzlarından bolca aldım; bunlar ithal muzlardan çok daha güzel ve lezzetlidirler. Ülkü hanım birkaç kilo Amasya elması aldı. Bu etkinlikte 2 tane Ülkü olduğundan isimler karıştırılabilir.

Kızılcahamam'dan sonra Güdül yoluna gittik ve yol üzerinde bir yerde, Eskice levhasının yazılı olduğu sapakta durarak yürüyüşe başladık. Etkinlik saat 10'da başladı ve yaklaşık 9 saat sürdü. Hava gerçekten sıcaktı; tek bir katmanla, yani içliklerle yürüyüş yeterliydi. Müslüm hoca tozluk yerine ayaklarını koli bandıyla bantladı, tozluğunu tozluksuz birine vermişti sanırım; bir kene bölgesinde etkinlik yapacağımız için bu bantlama bu yöre için en garanti yoldu aslında. Çünkü ilerleyen zamanlarda Jale'nin tozluğunun içinden bir kene çıktı. Bunların yerdeki otların üzerinden ayakkabıya tutunup sonra da tozluğun altındaki küçük boşluklardan ayağa girmeleri çok da zor değil ve hatta hiç de zor değil. Köylerin sıkça bulunduğu alanlarda hayvancılık yaygındır ve hayvanların olduğu yerler kene bölgeleridirler. Uygun önlem alınıp yürümekte bir sakınca yoktur.



Uzaklardaki bir dağın zirvesi hariç hiçbir yerde kar yoktu; Haziran başlarını andıran kurumsu bir hava ve zemin vardı. Serince bir rüzgar esiyor, vücudun üzerine yumuşakça çarpıp bir parça ferahlama sağlıyordu. Müslüm hoca Viking borusunu öttürmeye başlamıştı bile. Arkadan gelenlerle göz bağlantısı koptuğu anda bu Viking borazanı öttürülüyor ve geriden gelenler için İşitsel bir Deniz Feneri rolünü oynuyordu. Bu tarz sesler bana hep gizemli gelmiştir ve yüzyıllar öncesinde İngiltere'de yapılan av partilerindeki sesleri, borazanları anımsatır. Bu arada aklıma gelmişken şunu da ekleyeyim ki rota üzerinde kaybolduğunu anlayan kişi hemen durmalı, düdük çalmalı ve orada beklemelidir, sağa sola gitmemelidir. Bu sayede bulunması kolaylaşır. İhtiyaç molası verenlerin de bunu en az bir kişiye mutlaka haber vermeleri gerekir.


Yol boyunca Nazım bey nerede kayalık görse "Kaya Eğitimini" hatırlayarak heyecanlanıyordu; birkaç kez de şiir okudu; böyle uzun şiirleri nasıl ezberliyor bilemiyorum. Yürüyüşte oldukça eski ağaçlar gördük; besili ineklerin ya da organik ineklerin yanlarından geçtik, tek başlarına devasa bir şekilde duran büyük çam ağaçlarının gölgeleri altından ilerledik ve Eskice köyüne vardık. Yolda "kene muhabbeti" yapıldı. Varlar mı yoklar mı konuşuldu; kuytu bir yerden geçerken ben, "Ben kene olsaydım buraya, bu ağaçlık tünele gizlenirdim," dedim. Birkaç dakika sonra Şule'nin kolunda bir kene gördüm. Beyaz giymenin avantajıdır bu. Çalılıklardan, sık ağaçlık yerden çengel atmıştı büyük ihtimal. Tırnakla vurarak ileriye fırlattık. Daha önce de Olcay'ın boyun bağından boynuna giderken bir kene görülmüş ve de Olcay çabuk farkına varıp onu yere atmıştı.


Bu kene işlerini ciddiye almakta yarar var; varoluşumuzu tehdit edebilecek her konuda ciddi olmaktan asla zarar görmeyiz. Bu bölgedeki keneler için köylüler, "Bizde anarşik kene yok," derler. Yani Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına yol açan türden olmadıklarını söylerler, bu genel olarak doğrudur, ancak bu bilimsel bir saptamadan ziyade genel pratik bir bilgidir ve o tehlikeli türün orada olmadığının ispatını hiçbir şekilde sağlamaz. En garantisi keneyi vücuda yapıştırtmamaktır, hortumunu cilde indirtmemektir!.. Bu kez yanımızda kene kovucu yoktu. Tozluklar da tam garanti sağlamıyor. Tozluğu koymadan önce pantolonun paçalarını mutlaka çorabın içine koymak gerekir ve ayakkabının bağcıklarını da sıkıca bağlamak lazımdır. Yolda rastladığımız bir teyze böyle yapmıştı. Kesinlikle uzun kollu giymek gerek. Doğada şort değişik riskler içerir ve şort işini plajlarla uygar alanlara bırakmak daha güvenli olur. Eskice köyündeki teyzenin bir elleri ve bir de yüzü açıktı. Geri kalan yerler kapalıydı. Yerde oturmuş el işi yapıyordu. Bu insanlar oldukça konuşkandırlar; şehirlilere göre daha saf ve daha doğaldırlar. Ama "köylü kurnazı" sözü de laf olsun diye ortaya çıkmış bir deyim değildir!..



Eskice civarında sakin mezarlıklar, huzur içinde otlayan inekler, yemyeşil çayırlar gördük. Etrafta pek fazla çiçek yoktu, o yüzden makro çekimler yapamadım. Bir evin önünden geçerken karı kocayla konuştuk. Adam biraz panik atakta gibiydi. Bizi görünce aşırı heyecanlandı ve balkondan kendisini atmaya kalkıştı. Müslüm hoca hızla eve girip amcanın yanına gidip sakinleştirdi, hal hatırını sordu. Karısı ise oldukça sakindi. Eskice'den sonraki durağımız Sazak köyüydü. Bu köyün içler acısı ilkokulunu görünce Abidin hocam üzüldü. Köyün camisi ise oldukça iyi konumdaydı ve bu durum Türkiye'nin geri kalmışlığının matematiksel kesinlikteki bir ispatıdır; bir ülkenin okulları onun dini binalarından daha iyi koşullarda olmak zorundadırlar; doğru bir eğitim aklı geliştirir ve bu eğitimin verildiği binalar da birer "Akıl Geliştirme" yuvalarıdırlar. Önce akıl, sonra cennet, yani olmayan cennet!.. Zaten aklı geliştirdiğiniz zaman cennet de yok olur gider. Bu "taşıma sistemiyle" eğitim verimli bir eğitim değil. Eğitimi yerinde vermek daha sağlıklı olur.


Köy içindeki 3 eşeğin önünden geçtik; birisi "Çekimlik" diye bağırdı; Tahsin hoca "Çekimlik mi Kesimlik mi?" diye yanıt verdi. Memlekette eşek eti satışlarının çoğalmasına bir göndermede bulundu sanıyorum. Bugünkü yürüyüşte "yukarı çıkış," ağırlıklı olarak yer aldı. Çoğu kez yokuş çıktık; yokuş çıkmak dünya döndüğü için zordu, çünkü dünya dönmese yer çekimi de olmayacaktı; gerçi o zaman biz de olmayacaktık!.. Daha önceki bir yürüyüşten tanıdığımız Kubilay da bu etkinlikte vardı ve esasen ADK'da benden eskiydi; geçen yılllardaki etkinliklerden bahsedebiliyordu. Benim ADK'daki 10. etkinliğimdir bu.


Tarlalardan, korkulukların uzaklarından geçtik. Jale-Şule'nin ikram ettiği yıkanmış kaysılardan yedik. Ben bu kez erken acıktım; yanıma ekmekle yağsız ton balığı almıştım. Sabah buzdolabında maydanoz veyahut ot da bulamadığım için yanıma aldığım yiyecekler çok yavandı. Keyifle yiyebileceğim bir sandviç hazırlamayı henüz başaramadım. Fakat Müslüm hoca gibi bir kapta ya da poşette yeşil biber, domates, salatalık gibi sebzeler getirmek gerekir. Özellikle domates doğada enfes bir tat vermektedir. Belki de Kızılcahamam'daki molada bunlar pazar yerinden toplu olarak alınabilir.


Yolumuz boyunca ağaçlarda ökse otları gördük. Bunlar armut, ıhlamur, elma, erik ve kiraz gibi ağaçların üzerinde asalak olarak yaşarlar. Zaman zaman ufka doğru uzanan yeşil çayırları ve bunların bitimindeki harika vadileri gördük. Ben vadileri, özellikle derin vadileri çok severim. Kanyon yürüyüşleri benim her zaman hayalimdeki yürüyüşlerden biridir. Sanki sonsuzdan gelip sonsuza akar gibi görünen derelerden sıkça geçtik. Onlar bizden bilgeydiler, çünkü onlar Aristo'yu da, Erasmus'u da, Konfüçyüs'ü de gördüler, işittiler. Hannibal'in savaşlarını, Galileo'nun teleskoplarını, Gandi'nin eylemlerini gördüler. Doğa bizden bilgeydi, çünkü doğa tecrübeliydi, çünkü doğa bizim bilmediklerimizi bildi, görmediklerimizi gördü, yaşamadıklarımızı yaşadı, bizim 4 ayaklı halimizi de bilirdi o, henüz sudan çıkmadan, henüz evrimleşmeden önceki küçüklüğümüzün de canlı tanığıydı o.


Ağaçlar üzerine yapılmış tahta kulübecikler görüp üzerlerine merdivenlerle çıktık. Bu kulübecikler çok havadar ve pek manzaralıdırlar. ADK ve Türk bayraklarıyla hatıra fotoğrafları çekildi.


İstikametimizi Davutlar köyüne doğru çevirdik. Bu köyün girişindeki Dağ Evi'nin önünden geçtik; büyükçe bir arazi içinde modern bir ev vardı orada. Piyasada sadece keneler değil sevimli uğur böcekleri de bulunuyordu. Zaman zaman çiçek toplaması yapıldı; oldukça dik bir yokuştan epeyce bir tırmandık. Tahsin beyin eşi burada oldukça zorlandı. Yürüdük, yürüdük ve yürüdük. Nihayet uzaktan gördüğümüz köyün göletine vardık. Burada ana yemek molasını verdik. Her yer çöp doluydu. Göletin adı Karacaören göletiydi. Sağda solda piknikçiler vardı. Biz çöplerimizi çöplüğe değil çantamıza attık ve "Şehirden gelen şehre gider," kuralına bağlı kaldık. Kenelere rağmen yere battaniye serip rahatça uyuyanlar gördük. Keneleri zararsız gördüklerinden insanlar herhalde kene yapışsa bile onu koparıp atıyorlardı.


Bu keneleri ben hiç sevemedim! Başka canlıların kanlarıyla besleniyorlar; bir kuş gibi bütün gün meyve ya da yiyecek toplamıyor, kalleşçe bir tuzak kurup avını sömürüyor. Tıpkı örümcekler gibi; örümcekler de bazı dinlerde sevilse de ve dahi kutsansa da bence onlar berbat ve kötü hayvanlar; kurt gibi avıyla karşı karşıya gelip onunla mertçe dövüşmez, sinsice tuzak kurar, yani adi ve düşük karakterli sevimsiz bir yaratıktır. Gerçi kurtlar da tuzak kuruyorlardı ya neyse!.. Ayılar tuzak kurmaz galiba; erkekçe dikilirler avlarının karşısına. Tanrısal Düzen denen şey her canlının birbirini yemesi üzerine kurulu bir Barbarlık Düzenidir, ilkel ve şeytani bir düzendir, ama bu kaos düzeninde bile canlıların bir "Ahlaki sıralaması" ya da "Karakter sıralamaları" yapılabilir. Bu bağlamda mesela kuzular, ceylanlar sıralamada oldukça yukarıdadırlar, ama örümcekler, keneler vs. tabanda yer alırlar!..


Moladan sonraki durağımız Saraycık köyüydü. Bu köy yüksek bir tepenin eteklerindedir; ufku geniş bir yerdir. Buradaki eski bir biçerdöğerin yanından aşağıdaki vadiye süzüldük. Pek çok çeşmeden geçtik ve Doğanözü köyüne vardık. Esnetme hareketleri yapıldı. "Doğanözü Köyü Köy Konağı" yazılı bir binaya girdik. Ahmet bey her zamanki gibi çay demlemişti; soba yakılmıştı; Doğanözü muhtarı İlhan Öztürk hoşgeldine geldi. Müslüm hocanın önceki sene yürüyüşlerden tanıdığı Cafer bey vardı. Köyde çok az hane kalmış. Herhalde 3-5 hane kalmıştı.



Köylülerden biriyle konuştum. Osman abi 75 yaşında. Çok dinç, çok sağlam görünüyorsun Osman abi dediysem de ben şehirde 75 yaşında olup ondan çok daha dinç ve genç görünen kişiler hatırlıyorum. Köy yaşamı zordur ve yıpratır. Köylülerin yaşlarına göre genç göründükleri olayı çoğu kez bir "Köy efsanesidir." Ben 80 yaşında nine sandığım köy kadınlarının 65 yaşında olduklarına pek çok kez tanık oldum. Dediğim gibi zor yaşam insanı diri tutar ama optimum düzeyin üzerindeki zor yaşam da tam tersine onu yıpratır. Osman abi yıllarca Ankara'da çalışıp köyüne, ait olduğunu hissettiği yere dönmüş. İnsan ancak ait olduğunu hissettiği yerde kendisini mutlu hisseder. Babasından kalan tahta evin yanına tek katlı betonarme bir ev yapmış. Evde her şey var. Bu arada yukarıda yazdığımla çelişmiş oldum. Osman abi hep köyde yaşamamış, uzun yıllar şehirde yaşamıştı!.. Ama yine de o söylediğim halen geçerli; yani köyde yaşından epeyce fazla yıpranmış insanlar çoktur.
Evdeki kadınlarla Ülkü, Jale ve Şule bir süre sohbet ettiler ve de Ekim ayında burada turşu yapmak üzere sözleştiler. Ben de "Ekim'e kadar kim ölür kim kalır," diyerek yarının bir yanılsama olduğu şeklindeki felsefemi yineledim. Tabii bu turşu gerçekten güzel ve lezzetliydi. Ekim'de turşu için gidilirse ben de bu etkinliğe katılırım, tabii turşunun yapılması değil yenilmesi aşamasına katılırım!.. Bir ara ineklerden süt sağmak ve buzağıları sevmek için birkaç kişi yok oldular. Ben süt sağmaktan ziyade Real'den Pınar yağsız sütü tercih ediyorum!..


Biz içerideyken şöminenin olduğu yerdeki tülbent, bacaya doğru çekilmeye başladı; sanki bir hayalet bacadan dışarı çıkıyor gibiydi. Sebep yağmurdu; dışarıda sağlam bir sağanak ve rüzgar başladı ve rüzgarla birlikte hava akımları. İçeride Müslüm hoca bazlama peynirleri hazırladı; sobanın üzerinde Tahsin bey onları pişirdi; Olcay bey çayları ikram etti; Cafer bey acılı ve domates soslu enfes bir turşu getirdi; herkes ekmekleri batırıp yedi.
İçeride elektrikler kesikti. Tüp lamba yakıldı. Boş odada loş ama hoş bir ortam yaratıldı. Zen ustalarının dediği gibi bir şey şans mı şansızlık mı bilemeyiz. Elektriklerin olmayışı bir şansızlıktı diyemeyiz, çünkü tüp lamba ve kafa lambaları güzel bir atmosfer yarattı, eski zamanların romantik loşluğu oluştu; tabii bu şanstır da diyemeyiz, çünkü loş karanlıkta çaydanlık döküldü; bu şansızlıktır diyemeyiz çünkü... Evet, meşhur Zen hikayesinin mantığı böyle çalışır ve ben Zen ustalarını sever, saygı duyarım. Hemen yargıya varmadan önce hikayenin sonunu görmek gerekir; sonlar önemlidir ve en önemlisi sonlardır. Bir işin sonu, en sonu nasıl bitmiş, tatlıya mı tuzluya mı bağlanmış, hep buna bakmak gerekir, tablonun sadece küçük bir parçasına bakmak bilimsel bir bakış da değildir. Yargı en sonda verilmelidir, başta ya da ortada değil!.. Zen ustaları bir şey olduğunda yargıda bulunmayın derler. İşte sloganımız: Bir şey şans mı şansızlık mı bilemeyiz, durup bekleyelim, tablonun tamamını görelim!..


Köy evinde yoga yapıldı; ayaklar dinlendirildi. Erol hocam hafta içi işleri olduğundan etkinliklerin 5 saatte tamamlanıp 7 gibi bitmesini arzu ediyordu. Ayrıca bugünkü Fenerbahçe Galatasaray maçını seyredememekten dolayı da bazlamaları buruk bir şekilde yedi. Biraz yorucu ama güzel ve öğretici ve eğitici bir etkinlik daha sona erdi. Ben ODTÜ fitneste 5 dilim yerine 9 dilim ağırlık kaldırdığımdam belimde biraz ağrı vardı. Çabuk geçeceğini sanıyorum. Yürüyüş beli rahatlatır, yürüyüş zihni dinlendirir ve berraklaştırır.
Etkinliğin fotoğrafları şu linkte mevcut:
Yazımı yine bir müzikle sonlandırıyorum; Son Dansı Bana Sakla, Michael Buble:
Mehmet Murat ildan

Saturday, March 13, 2010

ADKK Etkinliği -9


Bugün 14 Mart 2010 Pazar günü. Bundan tam 127 yıl önce ünlü filozof ve ekonomist, eski meslektaşım Karl Marx 14 Mart'ta ölmüştü. Bugün aynı zamanda Tıp Bayramı; Türkiye'de modern tıp eğitimi 14 Mart'ta başlamıştı. Ben bazen içinde bulunduğum günde tarihte neler olmuş diye bakarım; böylece insan gün boyunca farklı bir imgelem boyutunda olabilir. Mesela bugün Albert Einstein'ın doğum günüdür; 131 yıl önce doğmuştu Einstein!.. Evrende hiçbir anlam yoktur; ona bütün anlamları biz yükleriz, bütün anlamları biz yaratırız; evren sadece boş, anlamsız bir kağıttır; onu dolduran, renklendiren, anlamlarla süsleyen, günlere, dakikalara, saniyelere anlam katan ya da anlam çıkaran biziz. Biz hem yazıcı hem silgiyiz!..



Geçmişi biraz hatırladıktan sonra bugün nereye yürüdüğümü belirtmekle yazıma başlayayım: Bugünkü Ankara Dağcılık Kayak ve Kış Sporları İhtisas Kulübü ADKK doğa yürüyüşü Gerede Yakaboy yaylasına yapıldı; 3 haftadır yürüyüşlerden uzak kalmıştım; araba işleri, anneannemin vefatı derken 3 hafta ağır bir şekilde ama hızla geçiverdi. Bugünkü etkinliğe 12 kişi katıldı. Nazım bey ve Erol bey son anda gelemediler; Yahya hocamla Faruk da bu hafta gelemeyenlerdendi.


Gerede, Ankara'ya 130 km uzaklıktadır ve yaylalarıyla ünlüdür. Evliya Çelebi 17. yüzyıl civarlarında Gerede'den geçerken şu güzel cümleyi yazmıştır: "Abuhavası latif yayla yerdir." Abuhava Farsça "iklim" anlamına gelir. Facebook'da Yakaboy köyünün sayfası bile var; herhalde o köyden çıkan, sonra da şehirlere yerleşen insanlar oraya üye olmuşlardır. "Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür" bağlamında bir şeydir bu.


Etkinlik öncesinde yine çoğu kez olduğu gibi biraz malzemelerden bahsedeceğim. Tahmin edileceği üzere yine K2 mağazasına gittim. Ülkealan pasajındaki bu mağazanın sahibi Uğur iyi bir arkadaş. Çoğu kez ben bir şey almak isterim, o bana "Boş yere alma, ona ihtiyacın yok, paran cebinde dursun," der. Kibar, son derece saygılı ve malzeme konusunda bilgili biri. Diğer esnaftan çok farklı; mal satmaya çalışmıyor, ihtiyaca uygun doğru mal vermeye çalışıyor. Ben böyle terbiyeli insanlara fırsat bulunca para kazandırmaya çalışırım. Bugün Marmot marka ince bir iç eldiven aldım. Bu Marmot ürünlerine ikna olmuş durumdayım. Bir de Müslüm hocanın tavsiyesine uygun olarak daha sıcak havalar için High Mountain Nepal pantolon aldım. Uygun bir fiyattan verdi.




Dün herhalde orada 2 saat kadar oturdum. Çok değişik müşteriler geldi. Bazılarıyla yarım saat kadar sohbet ettik. Orası bir mağazadan ziyade oturup sohbet edilebilecek bir ortam. Tabii dükkan çok küçük, ama malzemeler yerinde getirildiği için o küçük mağazadan çok şey almak mümkün. Bir de bana, "Türkiye sınırları içinde beğendiğin herhangi bir doğa aktivite ürününü ben sana bulur getiririm," dedi. Benim malzeme eksiği olarak çok az şeyim kaldı. Bir tane 10 000 mm su sütunlu Marmot Teknik Ceket ısmarladım, üstüme giyip beğenirsem alacağım. Bugünkü yürüyüşte şunu iyice anladım ki pançoyla işler yürümüyor; hareketi kısıtlıyor. Ayrıca Abidin hocamın Viola pançosunda kocaman bir "kuşburnu dikeni deliği" açıldı!.. Dikenlere karşı bu panço denen "banyo perde parçaları" çok savunmasızlar. Yalnız malzeme işinde Olcay'ın dediği konuyu da gözardı etmeyeceğim. Olcay bana yakında Boyner mağazasında büyük indirimler olacağını söyledi. Bir ara kendisi mesela 300 liralık iyi bir marka ürününü 100 liraya almış. Bu doğa aktivite ürünlerinde yavaştan büyük indirimler olabilir.




Belki ilerisi için La Sportiva 4x4 Makalu Mountain ayakkabı da alacağım ve bu malzeme işini tümden sonlandıracağım. La Sportiva İtalyan ayakkabısı ve İtalyanlar bu ayakkabı işinde oldukça iyiler ve ileriler. Ayrıca bu şirket belki de 80 yıldır ayakkabı imal ediyor. Ayakkabıdan bahsederken bir de şu aklıma geldi. Çamurlu yürüyüşler için her zaman çantada bir eski dış fırçası bulundurmak ve de ya bir çeşmede veya dönüşte bir benzinlikte ayakkabıları temizlemek gerekir; Müslüm hocanın metodudur bu!..



Bu hafta hoşuma giden şeylerden biri de keşfettiğim bir organik ürünler mağazasıydı; ne kadar doğrudur bilemem ama organik olduğunu iddia etmekteler, sertifikalar falan varmış. Epeydir aradığım Kaçkar Ekolojik balını buldum. Bal, benim en çok sevdiğim yiyeceklerin başında geliyor; balsız kahvaltı pek yapamam. Cumhuriyet Senatosu üyelerinden rahmetli Sırrı Atalay bey hayatteyken yıllar öncesinde bize Kars'tan hakiki bal getirirdi ve doğrusu enfesti; aradan 1 yıl geçse bile ilk geldiği günkü gibi dururdu. Arıların bir damla bal için 60 000 çiçeğe konduklarını düşününce bala karşı bende "Vay canına harika bir şey bunlar," duygusu uyanıyor!.. Organik yiyeceklere karşı da ilgim artıyor. Her şey organik olmalı! Organik araba olsa ondan da almak lazım!! Ama şunu da unutmamak gerekir ki her organik veya bio ürün mutlaka yararlıdır diyemeyiz; çünkü doğada da doğal olarak bize zararlı şeyler var. Örneğin Deli Bal dedikleri Karadeniz Bölgesi'ndeki dağ gülünden elde edilen balı birkaç kaşık yerseniz sizi zehirleyebilir. Bu organik mağazasında bir de güzel bir zeytin buldum. Balıkesir Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu öğrencileri üretiyorlar bu organik zeytinleri. Meslek okullarının önemini bir kez daha anlamış oldum. Meslek okullarına büyük bir önem vermek ve onları desteklemek zorundayız. Organik konusunda son söz olarak şunu söylemeliyim ki "Organik yiyecek alımını çok da abartmamak gerek; ara sıra zeytin gibi gıdalarda yapılabilir!"


ADKK Yürüyüş etkinliği klasik olarak ya da geleneksel biçimde başladı; yani Kızılcahamam Mevlana lokantasında çorba içildi, tozluklar takıldı. Olcay'dan rakım bilgisi aldığımda 935 rakım gösteriyordu lokantanın olduğu yer. Araçtan indiğimizde yağmur yağıyordu; yağmur doğa yürüyüşlerinde pek de aranan bir şey değildir. Ben istemeyerek de olsa pançomu giydim; henüz teknik ceket almadığım için pançoyla bir süre daha idare edeceğim. Bugün kar çiçekleri çekmek arzusundaydım. Fakat makinem yeni olduğundan ve henüz kullanma kitapçığını da okumadığımdan epey bir bulanık film çektim, özellikle Köy odası filmlerinin çoğu bulanık çıkmış. Makineyi cebe koyarken ayarlar değişiyor ve her seferinde düzeltmek gerekiyordu; unutunca uzak mesafeyi makroyla çekme durumu oluşuyordu ki bu da bulanıklık yaratıyordu. Kısacası her defasında ayarları kontrol etmek gerekir.

Bugün her yerde kar çiçekleri vardı diyebilirim. Zambakgillerden çiğdemler, nergisgillerden kardelenler, süsengillerden kar çiçekleri ve isimlerini hiç bilmediğim daha pek çok çiçekler vardı; üstat Shakespeare olsa Latince adlarına kadar bütün çiçek isimlerini hiç şüphesiz gerçek bir botanikçi zekiliğiyle bilebilirdi. Abidin bey, Tahsin bey ve ben bunları bolca çektik. Bu çiçekleri çoğu kez ayaklarımızla da ezdik ve sanırım bu konuda suçluyuz, ama ezmemek için havada uçmak gerekir ve de şeyh uçmaz müritleri uçurur!..


Geçtiğimiz her yer sulaktı; yer yer bataklık diyebileceğimiz ölçüde çamurluydu. Bu mevsimde buralar hep kar olurdu, ancak kar çok az yerde sadece öbek halinde kalmıştı. Bu sene yağmur bol yağdı. Şu an bile Ankara'da yağmur yağmakta. Başlangıçta dikçe bir tırmanış yaptık. Tek tük çiçekler görmek heyecan vericiydi ancak aniden saklı köşelerde çiçek tarlalarına rastladık; yüzlerce çiçek bir miting alanındaki insanlar gibi bir araya toplanmışlar, sanki bir tartışma yapmaktaydılar. Belki de değişen mevsimleri konuşmakta ve "Bu Mart ayında karın altında olmamız gerekiyordu," diyerek küresel ısınmayı tartışmakta, insanları eleştirmekteydiler. Lupus est homo homini, İnsan insanın kurdudur, sözü eksiktir, çünkü insan öteki canlıların da kurdudur!..


Yosunlu taşları, küçük gölcükleri, "hayır amaçlı" yapılmış çeşmeleri, devrilmiş çamları, kesilmiş kütükleri, kütükleşmiş mantarları, mantarlaşmış kütükleri geçtik. Tahsin beyin meşhur pekmezinden yedik. Bir tabak dolusu kar, bir kayanın üzerine konuldu ve üzerine pekmez döküldü. Herkes ilk kaşığı ağıza götürürken biraz endişeli gibiydi, ancak ilk lokmadan sonra bu karamel tadındaki dondurma hemen kaşıklanıp bitirildi. Yakaboy yaylasındaki tahta evlerde ana yemek molası verdik. Bu evlerin kapıları da açıktı; içlerinde sobalar bile durmaktaydı. Her zamanki gibi yiyecek paylaşımları yapıldı. Abidin hocam üzüm dağıttı, konserve ton balığını sessizce yiyiverdi ve ben de belki bir dahaki sefere ton balığını düşüneceğim; Meral ve yeğeni Ezgi'nin yedikleri sarmadan da epeyce yiyenler oldu; başarılı bir sarmaydı çünkü yaprağı yumuşaktı, "sarış işçiliği" düzgündü. Ülkü hanımı kırmızı biber yerken, Tevfik beyi keçi peyniri götürürken ve Mürsel beyi de tahin helvası yerken ve dağıtırken hatırlıyorum. Olcay ise plastik bir bidondan dönerli koltuk yapmanın keyfini yaşıyordu. Bu sırada dışarıda kar yağıyordu. Sis de zaman zaman gizemli yüzünü bizlere gösteriyordu. Islak bir gündü; damlaların, su moleküllerinin günüydü; doğanın eşsiz imparatorluğunda bugün imparator onlardı, biz onun tebaasıydık.

Yol boyunca gün kurusu kaysı, besni üzümü, normal çekirdeksiz İzmir üzümü, siyah üzüm gibi pek çok tatlımsı şey paylaşıldı. Jale-Şule 1 kilo kadar tuzlu yer fıstığı almışlardı ancak fıstıklar minibüsteydi, dönünce yiyilmek üzere onu da hafızamıza almıştık. Müslüm hoca Antalya'da Maraton koşmuş ve çok iyi bir derece elde etmişti.


Yolun uzatılmasına karar verildi. Fakat sonrasında yorgunluklar başladı. "Öldük, bittik, mahvolduk," türküleri devreye girdi. 7 saat kadar yürümüştük; bu da 20 kilometreden fazla bir mesafeyi katetmişiz demekti. Fotoğraf çekimleri için artçı olarak yürüdüm genelde. Bazen Abidin hocamla bazen yeğen Ezgi'yle ve bazen de üçümüz arkada yürüdük. Abidin hocamın coğrafya bilgileri gayet iyi; meslekten gelen de bir bilgi birikimi var. Nazım hoca olmadığından bu hafta şiir okuyan olmadı, onun kulaklarını çınlattık. Yağmurluklar ve çanta yağmurlukları rengarenkti; arkadan bakıldığında gökkuşağı benzeri bir izlenim oluşuyordu. Müslüm hoca geçtiğimiz yaylalarla ilgili kısa bilgiler veriyordu. Muratfakılar yaylası, Yakaboy yaylası, Tatlar yaylası, Yenşebe, Dağkara, Koçlar yaylası ve son durak olarak Dağkara köyü... bu yayla isimlerini hatırlamak da pek kolay olmuyor; not almak lazım ama kalem kağıtla uğraşmaktansa hafızaya güvenmek daha iyi. Bizim yürüyüşe başladığımız yer Muratfakılar'dı. MehmetMuratfakılar yaylası da vardı belki bir yerlerde!..

Bu yayla isimleri arasında bir tanesi öne çıktı: Dağkara! Biz bu yaylanın köyüne gittik; etkinlik burada sona erdi. Burası Gerede'ye 15 kilometre uzaklıktadır. Rotamız uzamıştı; yolda rastladığımız bir araçtaki köylüden Dağkara köyüne geldiğimizi öğrendik. Amacımız minibüsümüzü bu köye çağırmaktı. Müslüm hoca gerekli ayarlamaları yaptı. Kendisi bir Renault otomobile bindi ve Sefer beyle minibüsü alıp köye getirmek üzere yola çıktı. Minibüsün olduğu yerde telefon çekmiyordu, yoksa onu Dağkara'ya çağırmak daha kolay olurdu. Köyün imamıyla tanıştık. Cemal bey bizi Köy Odası'na götürdü. Kapıyı açtı; hemen sobayı yaktı; 3-5 dakika içerisinde o soba denilen şey bir Güneş'e dönüştü! Bu Güneş ismini laf olsun diye değil sobanın verdiği sıcaklığa en yakın kaynağı temsil ettiği için verdim!.. Ben 2 metre kadar uzakta duruyordum ama yüzüm yanıyordu; yanımdaki bir tabağa mantar koysaydım uzaktan pişecekti! Sobanın içi bile görünüyordu; sacı oldukça inceydi, akkor haline gelmeye başlamıştı, eriyecek gibi duruyordu. Pencereleri, kapıları açtık. Güneş, 150 milyon kilometre ötede değil, resmen odanın içindeydi sanki!..


Hasan Hüseyin Can bey köyün devrik muhtarıydı. Normalde bu odaya bayanlar alınmıyordu ama biz "Tanrı Misafiri" ya da "Turist" kategorisinde değerlendirildik ve köy odası karma odaya dönüştürüldü. Çaylar yapıldı. Bu insanlar böyle sessiz-sakin ve kapalı ortamda yaşadıklarından dışarıdaki insanlara bir anlamda hasrettirler ve onları bulunca bolca konuşmak isterler; bu bir ihtiyaçtır. Yabancılara karşı gösterdikleri ilginin önemli bir kısmı buradan yani "insansızlığı giderme ihtiyacından," gelir. Ben, bendeki çikolataları imama verdim, çocuklarına götürürsün dedim.

Etkinliğin yorgunluğu köy odasının yumuşak divanlarında atıldı; tespihler çekildi, daha doğrusu ben tespih çektim; 33 saydım ama 99'muş; 3'te1'lik bir hata yaptım, sıcaktan olmalıydı; tespih boncuklarını 3'erli de çekmiş olabilirim!.. Herkes sıcaktan deyim yerindeyse "mayıştı." Biraz daha kalınsaydı uykuya dalanlar bile olabilirdi, ama insan ısınınca da işte böyle ısınmalıydı!.. Nihayet Müslüm hocayla kaptan Ahmet bey geldiler; onlar da bir süre eski muhtarla ve birkaç kişiyle daha sohbet ettiler, köy yaşamının hoşluklarından konuşuldu ve pek çok kez ve tek tek teşekkür ederek, el sallayarak oradan ayrıldık; şehirdeki dünyamıza gitmek üzere yola koyulduk. Çiçeklerin hakim olduğu güzel bir ADKK gezisi de sonsuz zamanların içine girip kaybolup gitti...
Yazımı yine bir müzikle bitiriyorum. Bu kez Julio Iglesias'tan İspanyolca bir şarkı, Un Canto a Galicia:
Bir de Mozart K. 378 1. Allegro Moderato; Alman kemancı Anne-Sophie Mutter çalıyor; yetenekli bir sanatçı.
Mehmet Murat ildan

Saturday, March 6, 2010

Sonsuz Zamanlara Dek


Bugün 6 Mart 2010 günü; çok bulutlu, kasvetli bir hava var, serin de bir rüzgar esiyor. Bazen bloglarımı bir "Günlük defteri" gibi kullandığım olur; bu yazı da, belki yarın, belki öteki gün, bir gün ben silinceye ya da e-blogger kalkıncaya kadar burada duracak. Evrene silinmeyecek bir şey yazmak da zaten imkansızdır; o silmeden bizim silmemiz daha şık, daha doğru olur.
Bu yazımda anneannemin vefatı ve buna dair işlemlerden, gözlemlerimden bahsedeceğim. Anneannem dün akşam saat 22.00'da Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde vefat etti.
Başlangıcı olan her şeyin bir de sonu olur; her şey başlar ve her şey biter ve bütün bunlar Evrenin o sonsuz saatiyle göz açıp kapama kısalığında gerçekleşirler. Bilim henüz, başlayıp da bitmeme, ışıktan karanlığa geçmeme olayını başarabilmiş değildir.

Anneannemin doğum tarihi olarak 1921 yılı görünmektedir, ama o zamanlar 3-4 yıllık farklılıklar, yaşı küçük yazmalar sıkça olurmuş. Anneannemin Atatürk'ün Samsun'a çıkışını ve o dönemki olayları hatırlamasından onun 94 yaşın üzerinde olduğunu düşünüyoruz. Son zamanlarda yüzünde, ellerinde ve ayaklarında şişmeler olmuştu. Yıllardır süren romatizma ve kemik erimesi ağrıları türünden ağrıları da vardı; eve getirdiğimiz doktorlar bunun artık yaşlılıktan olduğunu, yaş belirli limitleri aşınca organların yetmezliklerinin de arttığını söylediler. Son zamanlarda nefes almakta zorlanıyor, hafızası gidip gidip geliyordu.

Bazen isimler sayıklıyor, bazense gayet net bir şekilde doğru muhakeme yapabiliyordu. Ancak nefes almakta zorlanma artınca hemen 112 acili aradık. Acil ambulansı 5 dakika içerisinde geldi. 3 görevli kızdan oluşan bir ekip sedyeyi taşımama yardım için benden ricada bulundular. Beraber yukarı eve taşıdık. Kalp için şok makinesi, değişik tıbbi aletler vs. de vardı. Aldığı ilaçlar nedir gibi kısa sorular sordular ve 10 dakikalık bir süre içinde yola koyulduk; anneannemin bakıcısı ve annem de arkadan taksiyle geldiler. Arabaların, sireni çalan ambülans karşısındaki "yoldan çekilme beceriksizlikleri"ne bakıp kendi kendime "Bu nasıl bir tuhaflıktır, nasıl bir duyarsızlıktır," diyordum. Ananeme en yakın hastane Gülhane GATA Askeri hastanesiydi.




Aracı süren görevli kız GATA'ya almazlar dedi, ben önce oraya gidelim dedim. Acil yolu üzerinde 6-7 kadar araç park ettiğinden dolayı ambulans o yoldan geri dönüp ters istikametten acile giriş yaptı. GATA Acil bölümü önünde babam önceden gelmiş bizi bekliyordu. Burası askeri hastanedir, sivilleri alma konusu doktorlara kalmış bir şey sanırım. Babam bir süre yetkililerle görüştü; eski bir Cumhuriyet Senatosu üyesi olarak rica etti; hemen muayeneye aldılar; genel durumu kötü olduğu için doktor hızla yatış onayını verdi ve ben de kayıt işlerine başladım.

Nöbetçi Amirlik, Döner Sermaye Veznesi ve Karantina denilen hasta yatış ofisleri arasında 1.5 saatlik bir mekik dokumadan sonra işlemler bitti. İşlemler uzamıştı çünkü bir yerde telaştan dolayı bilgisayar çıkışı yapılması unutulmuştu. Eğer bir tek birim bilgisayar çıkışı vermezse, sonraki birim onay yapamıyordu ve açığın nerede olduğunu bulmak biraz zaman aldı; hastane içinde birkaç kilometre yürüdüm. Kayıt işlemlerinden hemen sonra tomografisini çektirmek üzere 2. kata çıktık. Bekleyen çok sayıda hasta vardı ancak acil olduğundan kısa bir beklemenin ardından tomografileri çekildi. Bu sıralar güçlükle "Belim ağrıyor," diye sayıklıyordu. Birkaç haftadan beri de Allah, Allah şeklinde sayıkladığını da duymuştum; dini inançları olan birisiydi ananem. Pratik bağlamda ya da uygulama bağlamında değil de alt düzeyde, dua, tespih vs. gibi işleri yapardı; kurban da keserdi.

Tomografi sonrasında anneannemi Yoğun bakım ünitesine bıraktık. Akşam 7 civarları olmuştu. Zaman zaman yaralılar geliyordu. Hüzünlü bir atmosfer vardı. 18 yaşlarında, vücudu belirli derecelerde yanmış, tek bacağı kopmuş bir asker de geçti önümüzden; benim gözüm bu trajik ana takıldı ve o asker ufuktan kayboluncaya dek izledim onu. O gün, gerçeğin korkunçluğuna buzdan bakışlarla bakma günüydü. Herkesin bir hikayesi vardı. Bazen aşiret lideri ya da belediye başkanı gibi duran birilerinin bir yakını geliyor, onlarca kişi geçmiş olsuna geliyorlardı, el öpüyorlardı. Çatışmada yaralandığını düşündüğüm askerler geliyordu, ancak haberlerde herhangi bir çatışmadan bahsedilmiyordu. Ya sansür vardı ya da ben olayı yanlış algılıyordum; birinci ihtimal çok daha yüksekti.


Yoğun bakıma hasta yakınları alınmıyordu, emirler, talimatnameler açıktı, ama rica edilince çok kısa süreliğine hasta görülebiliyordu; kurallar, insanlık adına hastaya risk teşkil etmeyecek şekilde gevşetiliyorlardı ki bu doğru bir şeydi. İhtiyaç duyulabilir diye kısa bir malzeme listesi verdiler bize: Su, peçete havlu, ıslak mendil vs. gibi şeylerdi bunlar. Aynen ananemim durumunda olan birkaç hasta daha oksijen maskesi altındaydılar. Doktorlar kibarlardı; temiz bir hastaneydi. Eğer başka hastanelere yatmış olsa biz üzülecektik, çünkü böyle temiz bir hastanede olmak her şeye rağmen rahatlatıcıydı. Hastane kokusu denen şey yoktu. Öteki devlet hastaneleri ise gerçekten kötü koşullar içindedirler.


Ananem birkaç gün yoğun bakımda koma halinde kaldı ve dün akşam 23.00'dan sonra, sanırım 23.16'da eve bir telefon geldi; ben telefon numarası ve saatin geçliğinden dolayı vefat durumunu daha açmadan anlayabildim; sessizlik oldu, evdekilere vefat haberini ilettim, sonrasında annemin ağlayışları duyuldu. Ben acilen dayımı aradım; onunla konuşurken bir an için ağlamaklı oldum; ben böyle önemli trajik anlarda kişi benim sıklıkla gördüğüm bir yakınımsa biraz ağlamaklı olan, yani gözleri dolan, fakat ağlamaya şiddetle direnen kişilerdenim, çünkü ağlamak benim gözümde halen bir zayıflık belirtisi; çünkü zayıf olma hakkımız ya da lüksümüz bu kaos evreninde pek de yok ve aslında hiç de yok. Fakat işin doğrusu duygulara engel olmamak, onları akışına bırakmaktır elbette.

Bir yanlış anlamadan dolayı gece yarısını bir hayli geçmişken Morg'a, daha doğrusu Adli Tıp isimli birime gittik, fakat kimse olmadığından işlemleri yarına, yani bugüna bıraktık. Bu olayı biraz düşündüm. Böyle önemli bir konuda yanlış anlamamış olmam gerekiyordu. Sabırsız biri olduğumdan bir mesele varsa çabuk ve hemen çözülmesini isterim hep. Galiba bilinçaltımda oraya gece yarısı gidip bu işi yani cenazeyle ilgili ayrıntıları tamamlayıp bitirmek olayı vardı ve bu yüzden arayan doktor "Saat geç oldu, bu saatte birilerini bulmanız zor, bugün yapabileceğiniz bir şey yok" demesine rağmen ben bizimkilere "Morga gidiyoruz," dedim otomatikman!..


Uykusuz bir gece geçti. Sabah erkenden Yoğun bakımdan kişisel eşyalarını aldık; elbiseleri yırtılmak durumunda kalındığından elbiselerini veremediler. Morga gittik; görevli imama anneannemin nüfus cüzdanını verdik; belgeleri doldurduk, soruları yanıtladık. GATA'da ölü yıkama ve kefen hizmeti veriliyormuş. Bütün bu hüzünlü ayrıntıları ilk kez büyük bir bilinç ve büyük bir dikkat içerisinde bir film şeridi gibi izliyordum. Daha önce 1988 yılı civarında dedemin vefatında bu işleri hep babamın tanıdıkları, ahbaplar, dostlar yapmıştı, bu kez biz bizeydik, sadece 4 kişiydik ve her işlemde de bizimkileri bu işlerle yorulmasınlar diye arabada bırakıyordum, bazen dayım bana eşlik ediyordu.

Morga sürekli olarak değişik kişiler geliyordu. Bize yol gösteren hademeye para verdik. Ananem bu tür şeyleri severdi. Ölüm raporunda böbrek yetmezliği yazıyordu. O raporu alıp bağlı bulunduğu belediye götürdük. Buraya 360 lira gibi önemsiz bir rakam yatırılıp mezar yeri alınıyor. Daha önce, yani ölmeden önce Karşıyaka'dan mezarlık almak isteyenler için bu rakam sanırım kişi başına 3000 liranın üzerindeydi. Aile mezarlıkları 15 ooo lira kadar bir rakam. O mezar yeri parasını verdikten sonra ALO 188 cenaze servisini aradık, çünkü belediyede cenaze aracı kalmamıştı. Saat 10.30'da Gülhane Askeri Akademisi GATA'da olmalarını söyledik ve biz tekrar arabayla Morg'a gittik. Ölü yıkanırken bir yakını başında durabilir dediler. Annem bu tip şeylere dayanamadığından onlar yıkadılar. Yıkayan kadına hizmeti için para verdik; elbette onlar para istemiyorlardı ama biz ananemin sağlığındaki yaşam felsefesinde olduğu gibi "hizmeti geçene bir şükran olarak" veriyorduk; vermesek zaten bizim içimiz rahat etmezdi.

Nasıl tuhaf bir meslekti bu ölü yıkama işi; oradayken, Gusülhane denilen yıkama yerinin önünde bunu düşündüm! Sabahtan gelip akşama kadar ölü yıkıyordu bu kadın ve zor bir işti. Dayım ananemi son kez görmek istedi ve kefen açılıp yüzü gösterildi. Biz hastanedeyken bir kadına ananem 94-95 yaşında dediğimde pek de inanmamıştı çünkü yüzünde kırışıklık yoktu. Kendisine iyi bakardı ve Nivea kremini deyim yerindeyse bolca yüzüne sıvardı; bol zeytinyağı yerdi, yüzüne bile sürerdi. Orada, o buz gibi yerde pırıl pırıl yıkanmış, mumyalanmış bir şekilde duruyordu. Saçlarında neredeyse hiç dökülme olmadığından bembeyaz kıvırcık saçlarla sanki canlıymış gibi duruyordu; bu görüntü benim için sürrealist bir andı. Gerçek neydi? Gerçek olmayan neydi? Aslında her şey netti, çok netti...


Napolyon'un meşhur sözü vardır: Ölümle sürgüne tek başına gidilir... Tek başına... Sağlığındayken ve dedem de hayatteyken bazen evlerinde 3-5 kişinin aylarca kaldıkları, 10-15 kişinin gün içinde ziyaretlerine geldikleri, etrafında insanlar olunca çok sevinen, coşan, fıkralar anlatan, komşularını sürekli çağıran, düğünleri hiç kaçırmayan neşeli, canlı biriydi ananem ve şimdi tek başınaydı...


Cenaze aracı geldi. Tabut inanılmaz derecede ağırdı. Adamlara dönüp "Bu nedir ya? Kurşundan mı yapılmış?" dediğimde "Biz de hafif malzemeden yapılsın istiyoruz ama işte böyle ağır yapılmışlar," dedi. Yani tabutu boşken bile gücü kuvveti yerinde 4 kişi zor taşıyabiliyordu; üzerinde Büyükşehir Belediyesi yazısı vardı. Kefenin belirli yerlerinden tutmak için bir şeyler yapılmıştı, oradan kaldırıp tabuta koyduk. Yaşam buydu; o küçük lanet tabutun ta kendisiydi gerçek yaşam ya da hikayenin, bütün hikayelerin sonları, herkesin öyküsünün sonu, sonun başlangıcı... Tabutta bayan olduğunu belirtmek için üzerine bir baş örtüsü bağlandı. İsim ve soyadı yazıldı. Ölüm yılı için önce yanlışlıkla 2075'i bastılar, sonra 2010 yaptılar. Her şey hızla akıp gidiyordu. Sanki berrak bir akarsuya bakıyordum ve her şey önümden akıp gidiyordu; su akarken başım dönmeden akıp giden her şeye, en küçük detaya kadar bakıyordum.


Bu hizmeti yapanlara da para verdikten sonra yola çıktık. Karşıyaka mezarlığına gittik; burası çok büyük bir alan; devasa bir ölçeği var. Yüzlerce insandan oluşan bir kalabalık vardı. Biz sadece 4 kişiydik, başkalarına haber vermedik; ben kalabalıkları, kalabalık, komşulu, akrabalı cenaze törenlerini hiç sevmiyorum; en yakın birkaç kişi hariç başkalarına haber verilmesinden yana da değilim ve öyle de yaptım; her şey sade olmalı; sessiz ve sakince, sadece aile içinde bu işin yapılmasını istiyordum; bazı şeyler yalnızca aile içinde çözülmelidir; aile benim dünyamda bazı konularda bir kaledir ve o kalenin içinde, kimseden destek almadan ne varsa orada, duvarların, surların ardında çözülmelidir. Sonradan bazıları bize kızacaklardır, ama bunun hiçbir önemi yok; bize neden haber vermediniz diyeceklerdir; samimi olanları, ölüm anında büyük bir iyiniyetle gerçekten destek olmak isteyenleri bir tarafa bırakacak olursam, çoğu insan için bu cenaze günleri bir çeşit eğlencedir, bir araya gelip lak lak etme, yiyip içme günüdür; bunları bizzat defalarca gözlemlediğim için biliyorum. Cami avlusunda dolaşırken de kulak misafiri olduğum gruplar ölünün dışında her şeyi konuşuyorlardı!..


Annemle babamı üzülmesinler diye arabada bıraktık; şiddetli bir sağanak yağış vardı; şemsiyeye rağmen ıslanıyorduk; yüksek bir tepeydi, kuşlar zorlukla uçuyorlardı; serince bir rüzgar esiyordu. Öğlen namazına 1 saat vardı. Bekledik ve bekledik ve yine bekledik; hep bekledik, daima bekledik ve bu bekleyişi benim gibi sabırsız biri yaptı; bu süre, dualar, Arapça söylenen, ne söylediklerini hiç anlamadığım şeyler vs. bana çok uzun geldi, sanki asırlar geçti. Böyle trajik anlarda bu boş ve gereksiz ve insan zekasına, insan dehasına tümden aykırı geleneklere karşı içimde hiçbir sempati yok ve ayrıca bir insana bütün hizmet o yaşarken yapılmalıdır; sevgi, o yaşarken ona verilmeli, ilgi, o yaşarken ona gösterilmelidir.


Ben hiçbir dinsel töreni bilmediğimden öylece durdum, gerçeği buzdan bakışlarla inceledim, önümden geçen onlarca farklı yaşama baktım. İnsanlar camide namaz kıldılar ve sonra "Merhumu ya da merhumeyi nasıl bilirdiniz?" kısımlarına geçildi, Fatiha okundu. 1.5 saat içinde bütün bunlar sona ermişti. Herkes telaşla cenazelerini aldı. Hoşuma giden bir şey oldu; bir kişi, "Haydi cemaat, el verin bu tabutu araca atalım," dediler ve 5-6 kişi bize yardım etti. Aynı şey mezarın başında da oldu, yoksa biz 3 kişi çok zor taşırdık. Bu hoş bir davranıştı; onları takdir etttim.


Cami'den mezara gidiş anı da özünde tuhaf bir trajedi taşıyordu. Onlarca cenaze araçları ardı ardına yola koyuldular; yakınları ise aracı gözden kaybetmemek için neredeyse aynı anda harekete geçtiler; trafik bir anda kilitlendi; sanki insanların sevdikleri kişiler bilinmeyen bir yöne, karanlığa doğru ilerliyorlardı ve arkadan gelenler, henüz ışık dünyasında olanlar da onları kaybetmemek için büyük bir çabayla, biraz da umutsuzluğa kapılmış bir şekilde araçlarıyla onların peşlerine takılmaya çalışıyorlardı. Nihayet trafik açıldı. Arabayı bir yere çarpmadan o hengameden zor bela çıktık. Hızla D-17 adasına doğru yola koyulduk. Cenaze aracını gözden kaybetmiştik; bizi telefonla aradılar, D-17 adasını kısa sürede bulduk.


Müthiş yağmur yağıyordu. Yüzlerce kişi beton olarak açılmış mezarlara gömülen yakınlarını ağlayarak, hıçkırarak uğurluyorlardı. İnsanlar sanki çöplermiş gibi bir kuyuya bırakılıyorlardı. Her yer çamurdu; annemim bir ara çamurdan dolayı neredeyse yere yuvarlanmak üzere olduğu, tamamen çamura battığı anı hatırlıyorum; rüzgar, yağmur, çamur, uğuldayan sesler ve yükselen feryatlar; yağmur damlaları insanların yüzlerinde gözyaşlarıyla karışmıştı ve ağlamayanlar da ağlıyormuş gibi duruyorlardı. Kim ağlıyor kim ağlamıyor pek belli değildi. Annem gömülme anını görmemek için arkasını dönmüş ağlıyor, oradaki polis kadına imama ve gömülme işini yapan işçilere hizmetleri için para verebilir miyiz diye soru sorarak dikkatini gömülme anından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Biz işçilere yine hizmetleri için para verdik.


Dualar edildi. İmam, gömülme ruhsatını istedi bizden. Bu aynı zamanda ölüm raporudur da. Bir hafta sonra gidip onun fotokopisi alınıp Emekli Sandığı gibi yerlere verilecek. Ananem yükseğe gömülmeyi arzu ederdi ve D 17 adasında bulunan 460 Nolu parsele gömüldü; önünde alabildiğine bir Ankara manzarası vardı. Benim dini inancım sadece bilinmeyen bir Tanrı'ya inanmaktan ibaret olduğu için "Manzaralı mezar" gibi şeyleri önemsemiyorum, ama havadar bir yer olması, yüksekte olmasına nedense olumlu baktım. İleride buraya mezar yaptıracağız ve herhalde Ankara yakınlarındaki bir köyde olan dedemin mezarını da buraya taşıyacağız. Ben yaşarken aile üyelerine mezar yeri alınmasına şiddetle karşıyım ve buna hiçbir zaman izin vermem.

Dedeme ait birkaç küçük arsayı da 3-5 yıl önce ananem sağlıklıyken satmamıza ve ona kendi hakkını vermemize de seviniyorum. Bence bu bir etik davranıştır ve bir ahlaktır. Büyüklere ait bir şeyler varsa onların ölümlerini beklemek yerine onlar hayatta ve sağlıklılarken satmak ve onlara vermek gerekir. Bu bir ahlaktır; ahlak ve vicdan hukuktan da, her şeyden de önemlidir, her şeyden üstündür; çünkü biz geceleri iyi bir ahlak ve sağlam bir vicdanla rahat uyuyabiliriz ancak. Ben mirasa inanmam; bir şey, bir arsa, bir mal mülk varsa öncelikle onu onlar yemelidir, sağken yemelidirler, çünkü onların hakkıdır bu!.. Dede yemez, anane yemez, çocuğa, toruna kalırsa bu adalet olmaz ve vicdanlar asla rahat etmez!.. Adalet, onlar yaşarken onlara haklarını vermek, kendi emeklerinden kendilerinin azami faydalanmasını sağlamaktır.


Gömülenler arasında küçücük bir tabut da hatırlıyorum ki bu bir bebeğe aitti. Yaşlanmak bir anlamda bir nimettir, bir şanstır, çünkü herkes genç doğar ama herkes yaşlanamaz! Hangi yaşa gelmişsek bu bir kazançtır ve her yaşımız için varoluşa şükran duymamız gerekir. Ben, hiçbir insanın mutlu olarak ölmediğini gayet iyi bildiğim için aynı gözlemi ananem için de yaptım. Mutlu ölüm, Holywood filimlerinin ya da benzeri filmlerin bazı insanlarda yarattığı çocukca bir yanılsamadır, koskoca bir aldanmadır!.. Bir insanın mutlu ölebilmesi için ya deli ya da aptal olması gerekir.


Geriye ne kaldı derseniz, yalnızca anılar... İzmir'de dedemlerin İzmir Körfezi'ne bakan harika bir apartman daireleri vardı. Buradaki balkonda oturur, tatlı bir esinti eşliğinde enfes palamut balıkları yerdik; haşlanmış mısır kokusu da anılarım arasındadır; ananem sıkça mısır haşlardı. Ve mükemmel cevizli-üzümlü kakolu kekler yapardı, çok lezzetli ıspanaklı börekleri vardı... ve daha yüzlerce anı, yüzlerce, binlerce ayrıntı, çantalar dolusu fotoğraflar... Sonsuza zamanlara dek uğurlar olsun!..


Her zamanki gibi yazımı yine bir müzikle sonlandırıyorum.

http://videoizle.video75.com/ifOHDuBAF68/sad-violin-/



Mehmet Murat ildan