Showing posts with label ADKK. Show all posts
Showing posts with label ADKK. Show all posts

Sunday, June 13, 2010

Hasan Dağı Zirve Çıkışı



2010 yılının 12-13 Haziran günleri arasında Ankara Dağcılık Kulübü'nün "Hasan Dağı Zirve Çıkışı" etkinliğine katıldım. Birazdan, bu etkinlikten aklımda kalanları bloglarımda değerli okuyucuyla paylaşacağım.


Etkinlik biraz sürpriz oldu. Google gruptaki duyurusu 10 Haziran'da yapıldı ve hızlı bir hazırlanma sürecinden sonra etkinliğe katıldık. Kışın Hasan Dağı'na bir trekking yapmış, 2500'lerden ve hatta büyük ihtimalle çok daha da aşağıdan, kar, tipi, sert rüzgar ve el donması nedeniyle geri dönmüştük. O zaman zaten eldeki malzemelerle zirve çıkışı yapmak da pek mümkün değildi ya da aşırı riskli olurdu.


Bu dağın yüksekliği 3268 metre. Gerçi Olcay'ın saati sanırım 3270 civarında bir şey gösteriyordu zirvede. Niğde Aksaray il sınırı üzerinde bulunuyor bu volkanik dağ. İç Anadolu'da 3917 metrelik Erciyes Dağı'ndan sonraki en yüksek volkanik dağdır; zirveye baktığınızda ikiz yapı görülür; iki zirvesi vardır yani; tipik bir volkanik konik yapıya sahiptir. Yukarıdan bakıldığında Aksaray ovası, Obruk platosu ve Bor ovası görülür. Sanki sonsuz uzunluktaki dümdüz bir tepsiden yukarı doğru büyük bir kabarma olmuştur. Dağın etekleri diyebileceğimiz yerlerde yaylacılık faaliyeti yapan çok sayıda kişiye rastladık; köylüler bu alanın pek çok yerini kaplamışlardı.





Etkinliğe toplam 7 kişi katıldı; çoğu kişinin işleri vardı; Ülkü'nün finalleri, Nazım hocanın kızının düğünü, Yahya hocanın Amerika seyahati v.s. ; yaşam, bir takım işlerle böyle yuvarlanarak geçiyordu. Cumartesi saat 11.00'da Kulüp binasında buluştuk; gerçi ben sabırsız biri olarak 10.30'da oradaydım!.. 7 kişinin sadece 1 günlük malzemelerini apartman katının girişine yığdığımızda sanki 50 kişi 50 günlüğüne bir ekspedisyona gidiyormuşçasına kalabalık bir malzeme görüntüsü oluştu. Yandaki marketten eksik kalan şeyleri de aldık. Artvinli Ahmet bey yönetimindeki minibüsle yola çıktık. İlk durağımız Tuz Gölü seyir alanıydı. Burada tuzla ilintili pek çok eşya satılmaktadır. Tuz Gölü minerallerinden yapılma ayak bakım kremleri bile vardır. Ayakkabıları çıkarıp Tuz Gölünün sıcak sularında yürüdük. Bu gölün üzerinde onlarca metre yürüyebilirsiniz. Ayak yıkama yerleri de yapılmış. Yürüyüş sonrası ayrıntılar bir şekilde düşünülmüş.



Yolculuğumuz Aksaray'a doğru devam etti; Şereflikoçhisar'dan geçerken Tahsin hocayı hatırlayarak ona telefon açıldı. Acıkmalar başladı; özellikle benim "Acıktım, açım" sözlerimle birlikte Faruk, Aksaray'daki meşhur pideciden bahsetti ve oraya gitmeye karar verdik; önceki plan olan Aksaray Ağaçlı tesisleri iptal oldu. Buraya, yani bu pideciye Vali gibi bürokratlar da gelirmiş. Pidecinin ismi "Kurtuluş Börek Salonu." Galiba o civarlarda pideye börek diyorlarmış. Pideler geldi; tabaklar çok küçüktü, porsiyon da azdı; ama pideyi yer yemez o porsiyonun da çok olduğunu hemen anladım!.. Kuzu etinden yapılmıştı; kaptan Ahmet bey kuzu işini pek sevmese de yedi!.. Pideler müthiş yağlıydı; herhalde 6 aylık yağ ihtiyacımız karşılandı!.. Ben, pideden yağ damlayınca iştahım hemen kaçar; ama açlıktan dolayı hepsini yedim!.. Bir de içinde çökelek peyniri olan başka bir kapalı pide ya da börek geldi; bunun da üzerine şerbet dökülerek yeniyormuş!.. Sürahiler vardı ve içleri şerbet doluydu. Tabii, bir Elazığlı olarak küçükken şekerli-peynirli pide çok yemiştim ama artık o günler geride kaldı; tatlıyla tuzluyu bir arada yemiyorum!.. Şule ve Jale de yemekten pek hazzetmediler, ama ekipte tabağı silip süpürenler oldu; Faruk onlardan biriydi. Müslüm hoca da pideyi beğendi ve hatta başka pideleri de yedi. Kubilay da Elazığlı olduğundan şerbet işini beğendi sanırım.



Aksaray'dan sonraki durağımız Hasan Dağı Kayak Merkezi'ydi. Buranın kışın çekilmiş bir fotoğrafını yukarıya aktardım. Buraya gitmek için Aksaray'dan öncelikle Sağlık'a gidilir, sonra sırasıyla Akhisar, Karaören ve Karkın beldeleri vardır, onlar geçilir. Helvadere'ye ulaşılır. Yolu bilmiyorsanız pek çok kez sormak gerekir, çünkü her yeri Mobese kameralarıyla donatılmış yerlerden geçseniz de basit yol levhaları bile pek yoktur; genel görünüm fakirlik, az gelişmişlik, organizasyonsuzluktur; zekanın, takdir edilecek o ihtişamlı izlerine neredeyse hiç rastlanmaz; laubali ve ciddiyetsiz, uyuşmuş ve mayışmış bir görünüm vardır. Helvadere'den sonra yol dikleşir. 8 kilometrelik dağ yolundan sonra Karbeyaz otele ulaşılır.


Aksaray'la otel arası yaklaşık 30 kilometredir. Bu otelin açık olduğunu pek gören olmamıştır!.. Sağında solunda hayvan sürülerinin olduğu bir ortamda elbette turistik bir otel de olmaz!.. Ankara-Hasan Dağı arası yaklaşık 4-5 saat sürer; yollar bozuktur; Konya ve Adana'ya da giden bu bozuk yol monotondur, uyutur, neredeyse hiç viraj yoktur, tek manzarası Tuz Gölü'dür; onun harika kızıllığıdır, onun yer yer morluğu, güneşin tuzlu sulardaki enfes yansımalarıdır. Yol boyunca pek çok yırtıcı kuşa rastlanır; leylekler özgürce yol üzerinde uçar, tarlalara doğru özlemle, Concorde uçakları gibi süzülürler. Kaba kamyonlar ve zarif kuşlar yolculuk boyunca hep tezatlıklar yaratmışlardır.

Yolun bir noktasında meşhur Ihlara Vadisi'ne de yaklaşılır; gidilmek istense 20 kilometre kadar uzaklıktadır. Bu vadiyi oluşturan da Erciyes'le birlikte Hasan Dağı'dır zaten. Volkanların lavları gelmiş, sonra da Melendiz çayı, bir başka isimle Kapadokya ırmağı buralardan akarak kanyonu oluşturmuştur. Bazı felaketler sonsuz güzellikler de yaratabilirler, ki yanardağlar böyledir.

18 odalı ama cansız ve ölü olan bu otelin yakınlarına kamp attık; 8 kazıklı 3 pollü Nevada ve Lafuma çadırlarımızı imece usulüyle kurduk. Esasen otelin 100 metre yukarısına kamp kuruluyormuş, ama orada sürüler vardı, o yüzden otelin yanındaki düzlüğe kurduk; bir de aşağıda Süt kilisesi yakınlarındaki alan da kamp için kullanılıyormuş. Bizim kamp alanı rüzgar alan bir yerdi ama ilk gün pek rüzgar yoktu. Bu bölge, Melendiz Dağları bölgesidir. Bunlar volkanik dağ gruplarıdır ve Hasan dağı ya da türküdeki ismiyle "Haşan Dağı" bu gruptaki en yüksek olandır. 1900 yıl kadar önce bu dağ aktifmiş. Ağrı, Süphan, Nemrut, Erciyes gibi uyuyan dağlar gibi bu da bir gün yeniden faaliyete geçebilir ve geçecektir. Yol boyunca ben bunun hayalini kurdum; en azından biz oradayken bir kez homurdasa dedim, yalnızca bir kez, sadece homurdanma, öksürme ya da hapşırma değil!.. Yazın bu dağ sevimsizdir ve dağcılar genellikle bu dağa kışın eğitim amaçlı olarak tırmanırlar. Çift tepeli bu volkanın kamp alanlarında su kaynakları yetersizdir.


Uzaklardan dağın eteklerinde kurulu pek çok çadır gördük; önce bunları yaylacıların çadırları diye düşündük ama sonra rengarenk oluşlarından başka dağcıların da orada oldukları kanaatine vardık ve yanılmadık. Yukarı doğru minibüsle çıkarken ağaçta duran kocaman bir şahin de gördük. Aksaray'dan itibaren ben aracın içinden dağın çeşitli fotoğraflarını çektim. Şu anda Picasa'da genel bir sorun var sanırım; düzelince fotoğrafları yükleyeceğim.



Kamp alanında Müslüm hocanın epeyce bir tanıdıkları çıktı. Yanılmıyorsam ya da aklımda doğru kalmışsa bunlardan biri 50'li yılların lider ve yıldız dağcılarından Muzaffer Erol Gez'di; Erciyes'e 100'e yakın tırmanış gerçekleştirmiş, Ağrı'ya 27 kez çıkmış bir dağcı. Bu da ilginç çünkü ben mesela Hasan Dağı'na bir daha kesinlikle çıkmam; yine de büyük konuşmuş olmayayım ama olay biraz tekrara girer gibi geliyor bana. Ama tabii Erol beyi takdir etmek gerek; 70 yaşın epeyce üzerinde olmasına rağmen halen dağcılık yapmaktadır. Ayrıca Türkiye Dağcılık tarihine baktığımızda Ağrı gibi dağlarımıza ilk çıkanların Almanlar olduklarını görerek Türk dağcılarının kayıtlı tırmanışlarının önemini de daha iyi kavrayabiliriz. Evet, bu mesele önemli, yani yapılan işleri kayda geçirme meselesi çok önemli!.. Belki Büyük Ağrı'ya o yöreden bir Türk ya da birden fazla Türk tırmanış yapmıştır ama kayıtlara geçmediğinden ne hatırlanır ne de dağcılık kitaplarında yer alır. Bizim dağcılık sporumuzun başlangıcı bile 1900'lu yılların altına inmez. Erol beyle ilgili bilgi edinmek isteyenler için değişik kitaplar mevcuttur; Ağrı zirvesinde 3 gün kalarak kırdıkları rekor halen kırılmamıştır!.. Burada yüksek irtifanın insan fizyolojisine etkilerini tıbbi olarak incelemişlerdir.

Bizim kamp kurduğumuz düzlükte herhalde 30'dan fazla dağcı vardı; rakılar bile içilmekteydi; galiba rakıcılar sadece kamp keyfi için oradaydılar. Mersin'den gelenler bile vardı; bunlar Mersin Dağcılık Kulübü MERDAK üyeleriydi. Çadırları kurduktan sonra Aksaray ovasına ve Helvadere göletine hakim olan kayalık bir yükseltiye semaveri çıkardık. Semaverin bacasından çıkanlar zaman zaman bana lokomotifleri hatırlattı. Burada biraz rüzgar da yedik ama sıcak çay keyfine değdi.



Bu bölümde pek çok fotoğraf çekildi; güneşin batışı izlendi. Güneş, dünyanın başka yerlerini ısıtmak üzere buradan ayrıldı, bize, alevli elleriyle hoşça kal dedi, daha doğrusu o bize hiçbir şey söylemedi; biz, zihnimizde onun adına konuştuk, bir oyun yazarı gibi onu biz konuşturduk; hava serinledi; 4 Çeker ekibinin 3 çeker bölümü olarak haşlanmış patates, domates çorbası, tahin helvası, muz, elma tarzı şeyler yedik. Komşu çadırda Müslüm hoca makarna yaptı. Çadırlar birbirlerine oldukça yakın kuruldular. Akşama doğru Olcay da kendi özel aracıyla gelerek bize katıldı ama çadır kurmadı, akşam arabada yattı.

2000 metrelik bu düzlük iyice karanlığa gömüldü; çok uzaklarda Aksaray'ın ışıkları görünüyordu ve bu da bir derece "ışık kirliliği" yaratıyordu. 1 saat kadar dışarıda oturduk; gökleri seyrettik; ilk yıldız kaymasını Kubilay gördü; sonrakini ben gördüm. Bu arada pek çok uydu gördük. Akşam 9 civarlarıydı. Gökkubbenin altında semayı izlemenin insanda uyandırdığı hayranlığı ve şaşkınlığı yaşadık; şaşkınlığı yaratan şey kainatin boyutlarıydı, bizim minnacıklığımızdı; bütün bu minnacıklığımıza rağmen egolarımızın, kibrimizin bu evrenden çok daha büyük boyutlarda olduğunu da düşündük. Bu dağa bile, bizim dağlara olan sevgimizin dışındaki bir gücün, derinlerimizdeki egomuzun fısıltılarıyla, bir şeylere meydan okumanın derinlerimizdeki itici gücüyle gelmiştik sanırım.


Akşam 10 gibi tırmanışa geçelim, krater bölgesindeki çanakta çadır kuralım, sabaha kadar çadırda sohbet edelim, güneşin doğuşunu izleyip inişe geçelim görüşü ortaya çıktı; sanırım benden başka herkes buna ikna oluyor gibiydi. Doğrusu bu tip işlerde yani macera olayında genelde ben öne atılanlardan, dolduruşa getirenlerden, teşvik edicilerden olurum ama bu kez, belki de midemin pek rahat olmamasından zirve çıkışına sabah başlanmasından yanaydım, gerçi karar alınsaydı uyardım ben de. Bu yeni gelişen plandan, uykusuz kalınacağı ve de uykusuzluğun dönüşte kazalara yol açabileceğine karar verilip vazgeçildi. 10.30 gibi herhalde ben yatağa girdim; yatak dediğim, kaz tüyü kefen!.. Yine de haksızlık veyahut nankörlük yapmayayım, Marmot uyku tulumumdan çok memnunum.


Dedegöl dağındakinden farklı bir gürültü yapısı vardı burada. Uzun bir süre, uzak çadırlarda sohbet edenlerden bir kadının keskin kahkahaları bizi uyutmadı; sonrasında yakındaki çoban köpeği havlamaları ve de eşek anırtıları uykuyu engelledi. Ben galiba 1 saat kadar uyuyabildim ancak, gerçi ondan da emin değilim. Eşekler bazen sürü halinde anırıyorlardı; garip kuş ötüşleri duyuldu; yan çadırda biri sağa sola dönse bile duyulabiliyordu. Sabah 1 gibi başka sesler duymaya başladım ve Müslüm hocanın kalktığını düşündüm. 1.07'de çadır fermuarlarının o meşhur seslerini çıkararak çadırı açıp başımı dışarı uzattım, Müslüm hoca zirve için semaverin altını yakmıştı bile, su ısıtıyordu; hoş bir serinlik ve ot kokusu vardı; yıldızlar çoğalmıştı. Sonra teker teker herkes kalktı. Kahvaltıda çok şey karıştırdım ve midem bundan pek hoşlanmadı. Sabah 2.50'de çadırlardan uzaklaşmaya başlamıştık bile. Durgun bir hava vardı ve sıcak sayılırdı.


Ben bu kez birkaç hata yaptım; boyun bağımı başıma geçirdim sonra kaskı taktım ama herhalde psikolojik olarak boynum fazla korunmasız kaldı şeklinde düşündüm, üşüyor gibi hissettim. Sonra marmot kış beremi giydim, bu kez de güneş doğduğunda kaskın içinde kafam pişti, çıkarmaya üşendim!.. Uzaklarda bir ışık görüyorduk; belirli aralıklarla yanıp sönüyordu sanki. Işığa ulaştığımızda şaşırdık; bir denizaltı emekli askerdi bu kişi. Tek başına yolu da pek bilmeden dağa tırmanıyordu Atilla bey; 66 yaşındaymış ama kesinlikle hiç göstermiyordu. Mersin'den gelen Atilla bey yavaş ilerliyordu. Onu geçip yukarılara tırmandık; ışık çok gerilerimizde kaldı. Doğrusu yaptığı şey bir cesaret gerektiriyordu.


Her dağın çok çeşitli tırmanış rotaları olur; klasik rota uzundur ama fazla yormaz ve riski daha azdır. Büyük Hasan Dağı 3268, ziyaretçi defterinin bulunduğu küçüğü de 3235 metredir. Biz, her ikisine de tırmandık, 2 zirve yaptık, başarılı bir tırmanıştı!.. Tırmanış öncesi 6-8 saat arası uyumak elbette verimi atırırdı ama artık bu kadarlık uykuyla idare edilecekti. Sabah 2.50'de yola çıkan ilk ekiptik biz. Hava puslu ve Doğu yönü biraz bulutlu olduğundan güneşin doğuşunu göremedik ama ilerleyen zamanda Nazım hocanın "Yangınlı Ufuklarını" gördük. Bu dağda eteklere gelinceye kadar eğim 45 dereceyi bulmaz; yumuşak otlar, dikenli gevenler vardır, basamak gibi yükselirsiniz, ama sonra taşlar, kayalar başlar, rota dikleşir, 70 dereceleri geçer, zemin çirkinleşir. Bazen 300-400 kiloluk dev kayaların üzerine basarsınız ve bunlar oynar, şaşırırsınız; öyle bir açıda dururlar ki siz 60 kiloluk bir ağırlıkla bu devasa taşları oynatırsınız.

Ben, bu etkinlikte kendi performansımı pek beğenmedim; burnumda sağdan pek rahat nefes alamam, sağdan nefes alışım %30'dur genelde, herhalde küçük bir deviasyon var, soldaki de havadan dolayı burnum akınca kapandı ve nefes almak daha zorlaştı. Buna midemin rahat olmayışı eklenince itiraf etmem gerekirse yoruldum; çıkıştan ziyade inişte yoruldum; zaten çıkışlar bana her zaman daha kolay gelmiştir. Dönüşte minibüste herkesteki uyku ve uyuklama durumundan ekibin de bu 10 saatlik iniş çıkıştan yorulduklarını söyleyebilirim; yalnızca yorulma derecelerinde kondisyona göre farklılıklar vardı; kondisyonu iyi olan daha canlıydı.


Bu yorulma işlerinde fiziksel ve psikolojik eşikler vardır. Bazen fiziksel sınıra gelirsiniz, işte burada psikolojik güç devreye girer ve vücudu o taşır; bir ara Şule'nin ayağında bir sorun oluştu, dışarı pek yansıtmadı ama acı veriyordu sanırım; buralarda psikolojik güç tıpkı uçaklardaki otomatik pilot gibi kontrolü alır, acıya rağmen bedeni irade gücüyle bir şekilde ilerletir.


Kafa lambalarımız sönüp de dağı bütünüyle gördüğümüzde bana pek sevimli bir dağ gibi gelmemişti; sanki Mars'taki, Jüpiter'deki o kuru dağlardan hiçbir farkı yoktu. Bizim geçtiğimiz yerlerden başkalarının geçmediklerini ve onların klasik rotadan çıktıklarını görüyorduk. 2800'lerde bile kırlangıçlar etrafta uçup duruyorlardı ve çok sayıda uğur böceğine de rastlıyorduk. Biz kamptan ayrılıp sola doğru yükselmeye başladık. Seslerimizi duyan köpekler havlıyorlardı. Orta kulvardan çıktık. Burası bir kar kulvarıydı. Ayakkabıyla sertçe vurduğunuzda iz açılabilen kar kulvarları başlangıçlarından birinin fotoğrafını aşağıya ekledim.

Klasik rotalar dikliği en az olan, göreceli olarak daha kolay olan ve bu yüzden de daha az yıpratıcı, daha az riskli, daha uzun olan rotalardır ama bizim rotamız farklıydı ve dikçeydi. Hasan Dağı'nın klasik rotası doğu rotasıdır, bir çarşak çıkış rotasıdır bu ve de doğrudan, bir zamanlar bir göl barındıran zirve çanağı dediğimiz yere çıkar. Kuzey rotası dik ama kısadır. İster doğu rotası olsun isterse kuzey rotası, sonuçta Hasan dedenin mezarının olduğu sırta gelinir. Bu sırt 3200 metre yüksekliktedir.


Doğrusu kar rotalarını hiç sevmiyorum; bu etkinlikte herhalde Hasan Dağı'nda ne kadar kar kulvarı varsa geçtik gibi geldi bana!.. Dik geçişler nispeten daha iyiydi; Müslüm hoca önden 4x4'lerle iz açıyordu, karlar etrafa fırlıyorlar, bazen üzerimize gelip ensemizden içeri dalıyorlardı; çıkışta derin ve iyi basamaklar oluştu; Olcay da benim gibi bu karda kayma riski olayını hiç sevmiyordu. Bir ara bağlamalı kramponunu giydi; ama krampon ters döndü, sonra kramponu kapatamadı, yaklaşık 15 dakika kadar dik bir yamaçta hareketsiz bekledik ve tırmanışa devam ettik. Bu kısımlarda ayaklar üşüdü. Aşağısı, Yahya hocanın hiç de sevmeyeceği bir diklikteydi ve yine Yahya hoca deyimiyle "tırsıtıcıydı!" İpli emniyet almadık; kar yumuşakçaydı, ama kayıp da durmak için bir çaba gösterilmezse epeyce bir süre gidilirdi aşağıya! Olcay bir ara 4 metre kadar kontrollü olarak kaydı; dönüşte benim de aşağıya doğru 2 metrelik bir kayışım oldu; bir kayış anım, bir kayış hatıram olsun istedim herhalde!.. Yan kar geçişlerinden biriydi bu. 2008 yılında Müslüm hocanın fotoğraf makinesinin aşağıya uçtuğu yerden herhalde yarım saat kadar ötede bir yerdi benim kaydığım yer; bu arada o makine de sonradan bulunmuş!..


Aslında ben, dağı bırakalım, Kızılay'da bile Kışın hafif kaygan zeminlerde kayma olayına fazlaca gıcık oluyorum. Bu etkinlikte de özellikle kar kulvarı yan geçişlerinde "Hay lanet yine kar" dediğim çok oldu. Galiba zihnimde ayağımın kaymasına karşı güçlü bir direnç var; Olcay da bir ara "Kayak türü bir şey yapalım, bu duygu yok olur" dedi bana. Küçüklüğümde kızakla kaymışlığım çoktu aslında. Birkaç şey hariç kötü tecrübemi pek hatırlamıyorum. Bir keresinde yurt dışındayken büyükçe bir naylon torbanın üzerine 20 kişi oturmuşlar, aşağıya kayacaklardı ve ben en öne geçip oturmuştum; torbayla kaydık ve torba bir ağaca yöneldi; ben en önde ayağımı koydum, 20 kişinin ağırlığı üzerime yüklendi, sanki ayağım kürdan gibi kırılacak şekilde hissettim; bir de küçükken buzda kayıp kafamı çarpmıştım. Bazı korkularımızın kaynağı çocukluk zamanlarıdır derler, bilemem; ama her korku aşılır; hiçbir korku kendi irade gücümüzün üzerinde değildir, olamaz!..


Meslek icabı ben başkalarını olduğu gibi kendimi de incelerim. Kar bulvarı geçişlerine geldiğimde daha fazla susadığımı, ağzımın kuruduğunu ve bunun da heyecandan olduğunu kendimde gözlemledim, çünkü, basit bir şekilde söylemem gerekirse, 10 cm bile kaymak hoşuma gitmiyor. Elbette daha sert kar zemini olsa Müslüm hoca da ipli emniyet alacaktı. Fakat ben yine de o yumuşak kar zemini altında yer alan buzumsu tabakalardan hep gıcık kaptım, ürktüm. En iyisi 4x4 ayakkabı ve tam otomatik krampon alıp ıslık çala çala rahatça, huzur içinde o tarz yerlerden geçmek. "Kar mı kaya mı denildiğinde," ben her seferinde kaya dedim! Gemi mi kara yolu mu deseler ben kara yolu derim, altımdaki zeminin sağlam olmasını her zaman tercih ediyorum, uçaklardan nefret ederim, ama mecburen binerim!

Bu etkinlikte kazma ile basamak açacak kadar sertleşmiş buz yapısı yoktu. Zirveye çıkarken de uzaktan yalnızca ayı izlerinin olduğu bir kar kulvarından çıktık yine!.. Dik kar çıkışları pek sorun olmuyordu; bazen Faruk'a "Basamak kalitesi bozulmasın Faruk!" diye hatırlatmada bulunuyordum ya da "Basamakları güzel açalım" diyordum. Ekip, saniye ya da dakika farklarıyla zirveye çıktı; etkinlik boyunca ekipte, özellikle çıkışta 2-3 metrelik aralıkların dışında hiç kopma olmadı, bütün halinde çıktık. Ne Erciyes'i ne de Aladağları ve ne de Tuz gölünü görebildik. Ufuklar yangınlı değil pusluydu.


Gelirken, dağa adını veren Evliya Hasan dedenin mezarını da gördük, fotoğraf çektirdik. Başka mezarlar da vardı. Burası, krater çukurunun batı sırtı üzerindedir. Tabii bu tür dede işlerinin çoğu uydurma şeylerdir. O mezar kazılsa orada büyük bir ihtimalle insan kemiği de bulunmayacaktır diye düşünmekteyim; evliya diye bir şey de tabii ki yok. Bu dede denilen kişilerin bilgelikleri de çoğu kez hikayedir ve hatta bazı cahillikler, uydurma şeyler bilgelik altında halka sunulmuştur. Hasan dede hamama gitmiş, elindeki kar topu hamamda hiç erimemiş... vesaire vesaire...


Hasan Dağı'nın türküleri de vardır; Faruk bize bir tanesini Karbeyaz oteli kayalıklarında cep telefonundan dinletmişti. Bir tane de Ruhi Su'nun yazdığı vardır. TKP üyesiyken, cezaevi aracından Hasan Dağı'nı gören bir yerde sabaha kadar durduklarında yazmış türküyü:




Hasan Dağı Hasan Dağı

Eğil bir bak, eğil bir bak

Sıkıyor zincir bileği

Jandarmada din iman yok



Gidiyor kalktı göçümüz

Gülmez, ağlamaz içimiz

İnsan olmaktı suçumuz

Hasan Dağı, insan olmak


Bu tür siyasi türkülerin dışında hoş türküler de var elbette!.. Ben siyasi türküleri pek sevmem açıkcası!..


Günümüzden 9000 yıl önce Çatalhöyük'teki bir evin duvarında Hasan Dağı'nın resmi bulunmuş. Lavlar püskürüyormuş o resimde. O zaman yaşayanlar için bu dağ bir tanrıydı ve kutsal bir dağdı. İnsan geliştikçe, bilgisi arttıkça, algılamalar değişir; tanrılar, evliyalar, dinler, bütün bu palavralar, bütün bu çocuk masalları ortadan kalkarlar; gerçekler çıkar sahneye!.. Gerçi, üstat Arnulf Zitelmann'ın "Etki eden, gerçektir" şeklindeki görüşü de aklıma gelmiyor değil!


Zirvede bir süre oturduk; fotoğraflar çekildi. Benim midem halen karışıktı; ama sohbet ederken "Kıymalı börek olsa kendime gelirim" dediğimi hatırlıyorum. Çok fazla şekerli şey yemiştim, dengem bozulmuştu; tuzlu şeyler istiyordum ya da ilginç bir şekilde soğan yemek istiyordum ve maalesef yanımızda pek tuzlu bir şey de yoktu. İkramlar da hep tatlıydı; ama bedenim tuzlu istiyordu, baharat istiyordu. İnişe geçtik. Yol bir türlü bitmedi; inişler her zaman sıkıcıdır; git git bitmez!.. İnişte yumuşak topraklı dik bir yerden geçerken keyifli sayılabilecek bir iniş yaptık; 1 adım atıp 3 adımı bedavadan aldık; burada da bir düşüş gerçekleştirdim, çünkü "düşme hakkım" vardı; yani şunu demek istiyorum ki, bazı sakat yerler olur, orada düşme hakkınız yoktur, düşemezsiniz, çünkü düşerseniz ölürsünüz; kayalık yerdesinizdir, kaskınız yoksa "düşme hakkınız" yoktur; o yüzden insan "düşme hakkı"nı bu tür yerlerde, yani düşüp de pek bir şey olmayacak yerlerde kullanabilir!..

İnişte sert bir rüzgar vardı; bu dağın rüzgarları, fırtınaları meşhurdur; rüzgarın estiği belirli bir yön de yoktur, sanki her yerden eser. Buna "Karışık rüzgar" derler. İnişte düşenlerin düşmesinde rüzgarın da belirli bir rolü oldu. Bazı dağcılar Ağrı, Süphan ve hatta Demavent gibi dağlarda yaşamadıkları zorlukları Hasan Dağı'nda yaşamışlardır ve üstelik bunu kışın değil yaz ortasında yaşamışlardır.

Uzaklardan Karbeyaz oteli gördüğümde sevinmiştim. Çadırların yanına vardığımızda esnetme hareketlerinden sonra biraz dinlenip, biraz da beslenerek oradan ayrıldık, Müslüm hoca oradakilerle vedalaştı. Çok sert bir rüzgar vardı, çadırları toplarken biraz sorun yarattı. İlk çıkan ekip bizdik, ilk dönen de biz olduk. Dönüşte Helvadere'ye gittik; Saray Gölbaşı Alabalık tesisi denen yerde alabalık yedik. Burası bir tesis değildi esasen, tuvaletinden bardaklara kadar müşteriye bir anlamda hakaret eden bir yerdi. Hasan Dağı'ndan gelen buz gibi suyu güzeldi ama!.. Burada ayak yıkamak müthiş rahatlattı, harika bir duygu verdi; insan, nefesi kesilse bile bazen soğuk suya dalmalıdır, dalmaya çalışmalıdır. Ahmet beyin yemeği geç gelince biraz sinirlendi ve balığını yemedi, sigara içti. Ayrıca balıktan gelen kokunun o kiremit tabaktan kaynaklandığını söyledi ve kendisi o kokuyu hiç sevmiyormuş.

Garson çocuk iyi niyetli gibiydi; fakat bu işlerin temeli eğitim ve ahlaktır elbette. Müşteriye kirli bardak vermek kişinin ahlakıyla ilgilidir; yani böyle bir şey yapmayacak kadar ahlaklı olmak, karşıdaki insana saygı duymak, bunlar eğitim işidir de. Güzel lokanta eksikliği Türkiye'nin pek çok yerinde bir sorun ve biz her yerde ideali arıyoruz; bir ülkedeki insanlar ancak ideali, ideal olanı ararlarsa o ülke gerçek manada gelişir... ancak o zaman, kesinlikle daha önce değil!.. Ben en çok kiremitteki soğanları yedim, biberi ve patatesleri yedim. Galiba bazı şeyleri eksik yediğimden vücut bu tarz şeyleri istiyordu. Akşam 8'e doğru Ankara'ya döndük; yoruculuğuna rağmen sonuç itibariyle ya da "son" itibariyle güzel bir etkinlikti. Disiplinli bir çıkış oldu; önde her zaman Müslüm hoca yürüdü; normal trekkinglerimizde olduğu gibi bazen başkası öne geçmedi. Özellikle sabah çıkışında bazen epeyce bir süre sessizlik hakimdi ve ekipte profesyonel bir hava vardı.

Yazımı Faruk'un bize dinlettiği Aksaray Hasan Dağı Türküsü'yle sonlandırıyorum.

Hasan Dağı'nın Gülleri

Ötüşür hep bülbülleri

Taze söyleyen dilleri

Ben vuruldum Hasan Dağı...

http://videoizle.video75.com/QTj1yl4tt6j/aksaray-hasan-dagi-turkusu/


Mehmet Murat ildan

Sunday, March 28, 2010

ADKK Etkinliği -10



Bugün 29 Mart 2010 Pazar günü. Ankara Dağcılık Kulübü'yle Kızılcahamam'ın Doğanözü köyüne bir doğa yürüyüşü yaptım. Bu yürüyüşten aklımda kalanları ya da algıladıklarımı algıladığım şekliyle buraya aktaracağım.



Kızılcahamam'daki Mevlana lokantasında klasik çorba içimini yaptık. Bu lokantada torbalar içinde kırmızı pul biber ve turşu da satılmaktadır, galiba Aspergillus Flavus denen aflatoksin de hediye olarak verilmektedir!.. Biz oradayken çok sayıda kamyon şoförü kahvaltı yapmaktaydılar. Kamyoncular belki içine 20 yumurtanın kırıldığı tavaya ekmek bandırarak tavayı silip süpürmekteydiler; tavanın kendisini de yiyecek gibiydiler. Kızılcahamam pazarında kısa süreli bir alışveriş yapıldı. Müslüm hoca akşam yenilmek üzere bol miktarda bazlama ve peynir aldı. Ben minibüste yenilmek üzere Anamur'un kokulu muzlarından bolca aldım; bunlar ithal muzlardan çok daha güzel ve lezzetlidirler. Ülkü hanım birkaç kilo Amasya elması aldı. Bu etkinlikte 2 tane Ülkü olduğundan isimler karıştırılabilir.

Kızılcahamam'dan sonra Güdül yoluna gittik ve yol üzerinde bir yerde, Eskice levhasının yazılı olduğu sapakta durarak yürüyüşe başladık. Etkinlik saat 10'da başladı ve yaklaşık 9 saat sürdü. Hava gerçekten sıcaktı; tek bir katmanla, yani içliklerle yürüyüş yeterliydi. Müslüm hoca tozluk yerine ayaklarını koli bandıyla bantladı, tozluğunu tozluksuz birine vermişti sanırım; bir kene bölgesinde etkinlik yapacağımız için bu bantlama bu yöre için en garanti yoldu aslında. Çünkü ilerleyen zamanlarda Jale'nin tozluğunun içinden bir kene çıktı. Bunların yerdeki otların üzerinden ayakkabıya tutunup sonra da tozluğun altındaki küçük boşluklardan ayağa girmeleri çok da zor değil ve hatta hiç de zor değil. Köylerin sıkça bulunduğu alanlarda hayvancılık yaygındır ve hayvanların olduğu yerler kene bölgeleridirler. Uygun önlem alınıp yürümekte bir sakınca yoktur.



Uzaklardaki bir dağın zirvesi hariç hiçbir yerde kar yoktu; Haziran başlarını andıran kurumsu bir hava ve zemin vardı. Serince bir rüzgar esiyor, vücudun üzerine yumuşakça çarpıp bir parça ferahlama sağlıyordu. Müslüm hoca Viking borusunu öttürmeye başlamıştı bile. Arkadan gelenlerle göz bağlantısı koptuğu anda bu Viking borazanı öttürülüyor ve geriden gelenler için İşitsel bir Deniz Feneri rolünü oynuyordu. Bu tarz sesler bana hep gizemli gelmiştir ve yüzyıllar öncesinde İngiltere'de yapılan av partilerindeki sesleri, borazanları anımsatır. Bu arada aklıma gelmişken şunu da ekleyeyim ki rota üzerinde kaybolduğunu anlayan kişi hemen durmalı, düdük çalmalı ve orada beklemelidir, sağa sola gitmemelidir. Bu sayede bulunması kolaylaşır. İhtiyaç molası verenlerin de bunu en az bir kişiye mutlaka haber vermeleri gerekir.


Yol boyunca Nazım bey nerede kayalık görse "Kaya Eğitimini" hatırlayarak heyecanlanıyordu; birkaç kez de şiir okudu; böyle uzun şiirleri nasıl ezberliyor bilemiyorum. Yürüyüşte oldukça eski ağaçlar gördük; besili ineklerin ya da organik ineklerin yanlarından geçtik, tek başlarına devasa bir şekilde duran büyük çam ağaçlarının gölgeleri altından ilerledik ve Eskice köyüne vardık. Yolda "kene muhabbeti" yapıldı. Varlar mı yoklar mı konuşuldu; kuytu bir yerden geçerken ben, "Ben kene olsaydım buraya, bu ağaçlık tünele gizlenirdim," dedim. Birkaç dakika sonra Şule'nin kolunda bir kene gördüm. Beyaz giymenin avantajıdır bu. Çalılıklardan, sık ağaçlık yerden çengel atmıştı büyük ihtimal. Tırnakla vurarak ileriye fırlattık. Daha önce de Olcay'ın boyun bağından boynuna giderken bir kene görülmüş ve de Olcay çabuk farkına varıp onu yere atmıştı.


Bu kene işlerini ciddiye almakta yarar var; varoluşumuzu tehdit edebilecek her konuda ciddi olmaktan asla zarar görmeyiz. Bu bölgedeki keneler için köylüler, "Bizde anarşik kene yok," derler. Yani Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına yol açan türden olmadıklarını söylerler, bu genel olarak doğrudur, ancak bu bilimsel bir saptamadan ziyade genel pratik bir bilgidir ve o tehlikeli türün orada olmadığının ispatını hiçbir şekilde sağlamaz. En garantisi keneyi vücuda yapıştırtmamaktır, hortumunu cilde indirtmemektir!.. Bu kez yanımızda kene kovucu yoktu. Tozluklar da tam garanti sağlamıyor. Tozluğu koymadan önce pantolonun paçalarını mutlaka çorabın içine koymak gerekir ve ayakkabının bağcıklarını da sıkıca bağlamak lazımdır. Yolda rastladığımız bir teyze böyle yapmıştı. Kesinlikle uzun kollu giymek gerek. Doğada şort değişik riskler içerir ve şort işini plajlarla uygar alanlara bırakmak daha güvenli olur. Eskice köyündeki teyzenin bir elleri ve bir de yüzü açıktı. Geri kalan yerler kapalıydı. Yerde oturmuş el işi yapıyordu. Bu insanlar oldukça konuşkandırlar; şehirlilere göre daha saf ve daha doğaldırlar. Ama "köylü kurnazı" sözü de laf olsun diye ortaya çıkmış bir deyim değildir!..



Eskice civarında sakin mezarlıklar, huzur içinde otlayan inekler, yemyeşil çayırlar gördük. Etrafta pek fazla çiçek yoktu, o yüzden makro çekimler yapamadım. Bir evin önünden geçerken karı kocayla konuştuk. Adam biraz panik atakta gibiydi. Bizi görünce aşırı heyecanlandı ve balkondan kendisini atmaya kalkıştı. Müslüm hoca hızla eve girip amcanın yanına gidip sakinleştirdi, hal hatırını sordu. Karısı ise oldukça sakindi. Eskice'den sonraki durağımız Sazak köyüydü. Bu köyün içler acısı ilkokulunu görünce Abidin hocam üzüldü. Köyün camisi ise oldukça iyi konumdaydı ve bu durum Türkiye'nin geri kalmışlığının matematiksel kesinlikteki bir ispatıdır; bir ülkenin okulları onun dini binalarından daha iyi koşullarda olmak zorundadırlar; doğru bir eğitim aklı geliştirir ve bu eğitimin verildiği binalar da birer "Akıl Geliştirme" yuvalarıdırlar. Önce akıl, sonra cennet, yani olmayan cennet!.. Zaten aklı geliştirdiğiniz zaman cennet de yok olur gider. Bu "taşıma sistemiyle" eğitim verimli bir eğitim değil. Eğitimi yerinde vermek daha sağlıklı olur.


Köy içindeki 3 eşeğin önünden geçtik; birisi "Çekimlik" diye bağırdı; Tahsin hoca "Çekimlik mi Kesimlik mi?" diye yanıt verdi. Memlekette eşek eti satışlarının çoğalmasına bir göndermede bulundu sanıyorum. Bugünkü yürüyüşte "yukarı çıkış," ağırlıklı olarak yer aldı. Çoğu kez yokuş çıktık; yokuş çıkmak dünya döndüğü için zordu, çünkü dünya dönmese yer çekimi de olmayacaktı; gerçi o zaman biz de olmayacaktık!.. Daha önceki bir yürüyüşten tanıdığımız Kubilay da bu etkinlikte vardı ve esasen ADK'da benden eskiydi; geçen yılllardaki etkinliklerden bahsedebiliyordu. Benim ADK'daki 10. etkinliğimdir bu.


Tarlalardan, korkulukların uzaklarından geçtik. Jale-Şule'nin ikram ettiği yıkanmış kaysılardan yedik. Ben bu kez erken acıktım; yanıma ekmekle yağsız ton balığı almıştım. Sabah buzdolabında maydanoz veyahut ot da bulamadığım için yanıma aldığım yiyecekler çok yavandı. Keyifle yiyebileceğim bir sandviç hazırlamayı henüz başaramadım. Fakat Müslüm hoca gibi bir kapta ya da poşette yeşil biber, domates, salatalık gibi sebzeler getirmek gerekir. Özellikle domates doğada enfes bir tat vermektedir. Belki de Kızılcahamam'daki molada bunlar pazar yerinden toplu olarak alınabilir.


Yolumuz boyunca ağaçlarda ökse otları gördük. Bunlar armut, ıhlamur, elma, erik ve kiraz gibi ağaçların üzerinde asalak olarak yaşarlar. Zaman zaman ufka doğru uzanan yeşil çayırları ve bunların bitimindeki harika vadileri gördük. Ben vadileri, özellikle derin vadileri çok severim. Kanyon yürüyüşleri benim her zaman hayalimdeki yürüyüşlerden biridir. Sanki sonsuzdan gelip sonsuza akar gibi görünen derelerden sıkça geçtik. Onlar bizden bilgeydiler, çünkü onlar Aristo'yu da, Erasmus'u da, Konfüçyüs'ü de gördüler, işittiler. Hannibal'in savaşlarını, Galileo'nun teleskoplarını, Gandi'nin eylemlerini gördüler. Doğa bizden bilgeydi, çünkü doğa tecrübeliydi, çünkü doğa bizim bilmediklerimizi bildi, görmediklerimizi gördü, yaşamadıklarımızı yaşadı, bizim 4 ayaklı halimizi de bilirdi o, henüz sudan çıkmadan, henüz evrimleşmeden önceki küçüklüğümüzün de canlı tanığıydı o.


Ağaçlar üzerine yapılmış tahta kulübecikler görüp üzerlerine merdivenlerle çıktık. Bu kulübecikler çok havadar ve pek manzaralıdırlar. ADK ve Türk bayraklarıyla hatıra fotoğrafları çekildi.


İstikametimizi Davutlar köyüne doğru çevirdik. Bu köyün girişindeki Dağ Evi'nin önünden geçtik; büyükçe bir arazi içinde modern bir ev vardı orada. Piyasada sadece keneler değil sevimli uğur böcekleri de bulunuyordu. Zaman zaman çiçek toplaması yapıldı; oldukça dik bir yokuştan epeyce bir tırmandık. Tahsin beyin eşi burada oldukça zorlandı. Yürüdük, yürüdük ve yürüdük. Nihayet uzaktan gördüğümüz köyün göletine vardık. Burada ana yemek molasını verdik. Her yer çöp doluydu. Göletin adı Karacaören göletiydi. Sağda solda piknikçiler vardı. Biz çöplerimizi çöplüğe değil çantamıza attık ve "Şehirden gelen şehre gider," kuralına bağlı kaldık. Kenelere rağmen yere battaniye serip rahatça uyuyanlar gördük. Keneleri zararsız gördüklerinden insanlar herhalde kene yapışsa bile onu koparıp atıyorlardı.


Bu keneleri ben hiç sevemedim! Başka canlıların kanlarıyla besleniyorlar; bir kuş gibi bütün gün meyve ya da yiyecek toplamıyor, kalleşçe bir tuzak kurup avını sömürüyor. Tıpkı örümcekler gibi; örümcekler de bazı dinlerde sevilse de ve dahi kutsansa da bence onlar berbat ve kötü hayvanlar; kurt gibi avıyla karşı karşıya gelip onunla mertçe dövüşmez, sinsice tuzak kurar, yani adi ve düşük karakterli sevimsiz bir yaratıktır. Gerçi kurtlar da tuzak kuruyorlardı ya neyse!.. Ayılar tuzak kurmaz galiba; erkekçe dikilirler avlarının karşısına. Tanrısal Düzen denen şey her canlının birbirini yemesi üzerine kurulu bir Barbarlık Düzenidir, ilkel ve şeytani bir düzendir, ama bu kaos düzeninde bile canlıların bir "Ahlaki sıralaması" ya da "Karakter sıralamaları" yapılabilir. Bu bağlamda mesela kuzular, ceylanlar sıralamada oldukça yukarıdadırlar, ama örümcekler, keneler vs. tabanda yer alırlar!..


Moladan sonraki durağımız Saraycık köyüydü. Bu köy yüksek bir tepenin eteklerindedir; ufku geniş bir yerdir. Buradaki eski bir biçerdöğerin yanından aşağıdaki vadiye süzüldük. Pek çok çeşmeden geçtik ve Doğanözü köyüne vardık. Esnetme hareketleri yapıldı. "Doğanözü Köyü Köy Konağı" yazılı bir binaya girdik. Ahmet bey her zamanki gibi çay demlemişti; soba yakılmıştı; Doğanözü muhtarı İlhan Öztürk hoşgeldine geldi. Müslüm hocanın önceki sene yürüyüşlerden tanıdığı Cafer bey vardı. Köyde çok az hane kalmış. Herhalde 3-5 hane kalmıştı.



Köylülerden biriyle konuştum. Osman abi 75 yaşında. Çok dinç, çok sağlam görünüyorsun Osman abi dediysem de ben şehirde 75 yaşında olup ondan çok daha dinç ve genç görünen kişiler hatırlıyorum. Köy yaşamı zordur ve yıpratır. Köylülerin yaşlarına göre genç göründükleri olayı çoğu kez bir "Köy efsanesidir." Ben 80 yaşında nine sandığım köy kadınlarının 65 yaşında olduklarına pek çok kez tanık oldum. Dediğim gibi zor yaşam insanı diri tutar ama optimum düzeyin üzerindeki zor yaşam da tam tersine onu yıpratır. Osman abi yıllarca Ankara'da çalışıp köyüne, ait olduğunu hissettiği yere dönmüş. İnsan ancak ait olduğunu hissettiği yerde kendisini mutlu hisseder. Babasından kalan tahta evin yanına tek katlı betonarme bir ev yapmış. Evde her şey var. Bu arada yukarıda yazdığımla çelişmiş oldum. Osman abi hep köyde yaşamamış, uzun yıllar şehirde yaşamıştı!.. Ama yine de o söylediğim halen geçerli; yani köyde yaşından epeyce fazla yıpranmış insanlar çoktur.
Evdeki kadınlarla Ülkü, Jale ve Şule bir süre sohbet ettiler ve de Ekim ayında burada turşu yapmak üzere sözleştiler. Ben de "Ekim'e kadar kim ölür kim kalır," diyerek yarının bir yanılsama olduğu şeklindeki felsefemi yineledim. Tabii bu turşu gerçekten güzel ve lezzetliydi. Ekim'de turşu için gidilirse ben de bu etkinliğe katılırım, tabii turşunun yapılması değil yenilmesi aşamasına katılırım!.. Bir ara ineklerden süt sağmak ve buzağıları sevmek için birkaç kişi yok oldular. Ben süt sağmaktan ziyade Real'den Pınar yağsız sütü tercih ediyorum!..


Biz içerideyken şöminenin olduğu yerdeki tülbent, bacaya doğru çekilmeye başladı; sanki bir hayalet bacadan dışarı çıkıyor gibiydi. Sebep yağmurdu; dışarıda sağlam bir sağanak ve rüzgar başladı ve rüzgarla birlikte hava akımları. İçeride Müslüm hoca bazlama peynirleri hazırladı; sobanın üzerinde Tahsin bey onları pişirdi; Olcay bey çayları ikram etti; Cafer bey acılı ve domates soslu enfes bir turşu getirdi; herkes ekmekleri batırıp yedi.
İçeride elektrikler kesikti. Tüp lamba yakıldı. Boş odada loş ama hoş bir ortam yaratıldı. Zen ustalarının dediği gibi bir şey şans mı şansızlık mı bilemeyiz. Elektriklerin olmayışı bir şansızlıktı diyemeyiz, çünkü tüp lamba ve kafa lambaları güzel bir atmosfer yarattı, eski zamanların romantik loşluğu oluştu; tabii bu şanstır da diyemeyiz, çünkü loş karanlıkta çaydanlık döküldü; bu şansızlıktır diyemeyiz çünkü... Evet, meşhur Zen hikayesinin mantığı böyle çalışır ve ben Zen ustalarını sever, saygı duyarım. Hemen yargıya varmadan önce hikayenin sonunu görmek gerekir; sonlar önemlidir ve en önemlisi sonlardır. Bir işin sonu, en sonu nasıl bitmiş, tatlıya mı tuzluya mı bağlanmış, hep buna bakmak gerekir, tablonun sadece küçük bir parçasına bakmak bilimsel bir bakış da değildir. Yargı en sonda verilmelidir, başta ya da ortada değil!.. Zen ustaları bir şey olduğunda yargıda bulunmayın derler. İşte sloganımız: Bir şey şans mı şansızlık mı bilemeyiz, durup bekleyelim, tablonun tamamını görelim!..


Köy evinde yoga yapıldı; ayaklar dinlendirildi. Erol hocam hafta içi işleri olduğundan etkinliklerin 5 saatte tamamlanıp 7 gibi bitmesini arzu ediyordu. Ayrıca bugünkü Fenerbahçe Galatasaray maçını seyredememekten dolayı da bazlamaları buruk bir şekilde yedi. Biraz yorucu ama güzel ve öğretici ve eğitici bir etkinlik daha sona erdi. Ben ODTÜ fitneste 5 dilim yerine 9 dilim ağırlık kaldırdığımdam belimde biraz ağrı vardı. Çabuk geçeceğini sanıyorum. Yürüyüş beli rahatlatır, yürüyüş zihni dinlendirir ve berraklaştırır.
Etkinliğin fotoğrafları şu linkte mevcut:
Yazımı yine bir müzikle sonlandırıyorum; Son Dansı Bana Sakla, Michael Buble:
Mehmet Murat ildan

Saturday, January 30, 2010

ADKK Etkinliği -6


Bugün, yani ünlü şair Dante Alighieri'nin doğumu olan 1265 yılından 745 yıl sonraki 31 Ocak Pazar günü, Ankara Dağcılık, Kayak ve Kış Sporları İhtisas Kulübü ADKK ile Çubuk/Karagöl Doğa Yürüyüşü'ne katıldım.


Şimdi bu yürüyüşten edindiğim izlenimleri buraya, yani kişisel bloglarıma aktaracağım. Karagöl'ün bir sonbahar fotoğrafını da nasıl bir yer olduğuna dair hızlı bir fikir vermek için yazımın henüz başlarına koyuyorum.



Bir gün önce, ADKK google grupları sayfasına Müslüm Öndeş bey "Dağcılara Öğütler" başlıklı bir yazı göndermişti. Bu tür özlü sözlerin çoğalmasını dilerim. 18 Maddelik o sözler Türkiye Dağcılık Federasyonu Başkanı A. Mecit Doğru'nun "Dağcılık ve Yüksek İrtifa" kitabından alınmış. 8. Madde benim hoşuma gitmişti ve bu maddeyi buraya aktarayım: "Kendini dağda kimse yardım etmeyecekmiş gibi hazırla ve teşkilatını ona göre yap. Bilmek gerekir ki kalabalık bir güvence değildir ve ona güvenme." Tecrübelere dayanan isabetli bir sözdür bu. İnsan her zaman için önce kendisine güvenmelidir, öncelikle kendi gücünü kendisine dayanak yapmalıdır. Tabii kalabalığa güvenme denirken kalabalıktan kalabalığa da bu durum değişir. Mesela benim yürüyüş yaptığım ADKK grubunda birinin bir şeyi eksik olsa öteki ona hemen yardım eder. Örneğin ben kendi suyumu sırt çantamdan almaya üşenmiştim; Celal Akyaman hemen kendi suyundan bana verdi!.. Elbete bu "Dağcılık özlü sözleri" olayı çok yararlı; dediğim gibi, bu sözlerin devamını Müslüm hocadan bekliyoruz... Ve belki biz de oturup böyle sözler yazmalıyız.

Ankara'da yıllardır yaşayıp da hiç görmediğim bir yerdi Karagöl. Türkiye'de o kadar çok kara göl var ki birinden bahsederken başına yerini de eklemek gerekir. Çubuk ilçesi sınırları içinde yer alan bu göl bir krater gölüdür. Ankara'ya 74 km, Çubuk'a da 29 km uzaklıktadır; Kavak dağı ve Yıldırım dağı eteklerindedir. Bu gölün bazı yerlerinin derinliğinin 90 metreye kadar ulaştığını öğrendiğimde Karagöl yerine "Deringöl" ya da "Dipsizgöl" isminin verilmesi daha orijinal olurdu diye düşündüm. Ayrıca buranın bir piknik alanı olduğunu da duymuştum; bu da özellikle yaz aylarında kirlilik var demektir. Doğrusu burayı benim açımdan ilgi çekici kılan yan özellikle gölün derinliğiydi. Bir de elbette göller ve çevresi doğanın bukalemunluğunun yani renk değişimlerinin en çok görülebildiği yerlerdir. O yüzden bir de sonbaharda buralara gelmek gerekir. Zaten Erol Engin bey sonbaharda buranın güzelliklerinden bahsetti bana.


Bu gölün kenarında olta balıkçılığı yapılmaktadır. Bazen 20 kiloya varan sazanların olduğu söylenir. Gölün kenarındaki ormanlarda kayaların arasından son derece soğuk kaynak suları çıkar; o denli soğukmuş ki Ağustosta bile donduğu söylenir; tabii kendi gözümle görmediğim için doğru mu değil mi bilemem. 15. yüzyılın başlarında Çubuk ovasında bir Ankara savaşı yapılmıştı. Yıldırım Beyazıt'ın orduları buralarda kamp kurmuşlar, bu suları içmişlerdir. Geçmişte bu gölde boğulanlar da olmuş; yüzmenin oldukça tehlikeli olduğu söylenir.

Sabah, 5.50'de yataktan kalktım. Ankara'da dün yağan yağmurdan sonra şehirdeki karlar neredeyse tamamen yok oldular. Malzemeleri, sandviçlerimi akşamdan hazırlamıştım. Malzeme alımında önemli bir aşamayı daha geride bıraktım ve nihayet kendime güzel bir dağcılık çantası aldım. Çanta işlerini epeydir araştırıyordum ve sağdan soldan duyduklarımı kendi kanaatlerimle birleştirerek Alman yapımı olan Deuter aldım ve çanta almayı düşünenlere tavsiye ederim. Bugün her zamankinden daha fazla ağırlık taşımama rağmen omuzlarımda hiçbir acı yok! İşte olay bu!.. Yaşasın Deuter, çantamı sevdim!.. Tam ismi: Deuter Actlite; 40 + 10 litrelik hacmi var; kırmızı rengini aldım. 240'a düşmüştü, 5 taksit yaptılar. Kavaklıdere Bayındır'ın yanındaki Adrenalin mağazasından aldım. Uzun yıllar kullanırım diye düşünüyorum; seyahatlerde de kullanılır. Artık bir tek yağmurluk kaldı; benim yeşilimsi olan yağmurluğum çok bol ve güzel görünmüyor, gerçi rengini herkes beğeniyor; bugün yanıma aldığım lacivert ise oldukça uyduruk, su geçiriyor.

Geçen bir tane Faruk'un favori markalarından Marmot marka yağmurluk gördüm, 650 Avro'ydu; müthiş pahalı; nedense Mahsuni Şerif'in "Yuh Yuh" türküsü aklıma geldi!.. :) Ama şunu söylemeliyim ki, eğer yeterli paranız varsa, malzemenin gerçekten de iyisini almak lazım. Bir İngiliz atasözü var: "Pahalıdan ucuzu yok!" 1 kez alacaksınız ve yıllarca güvenle kullanacaksınız. Hele dağlarda, iyi malzeme hayat kurtarır. Malzeme bizi korurken biz de onu korumalıyız. Müslüm bey kar suyuyla ıslanmış bir ayakkabıyı öyle kurutursanız Gore-Tex özelliği bozulur dedi; o yüzden evde ayakkabıyı iyice bir sulamak gerekir. Ben zaten duşa girerken şapka, bere, tozluk, buff gibi malzemelerimi üşenmeden duşa atıp yıkıyorum!.. Malzemenin temiz kalması güzel bir şey.

Bu arada aklıma geldi, batonlarda Leki marka iyiymiş. Faruk söylemişti bana. Bir de bunu konuşurken aklımıza bir tekerleme gelmişti. Şarkıcı Deniz Seki, Leki marka baton almaya gider ve tezgahtara şöyle der: Leki ver! Tezgahtar da cevap verir: "Leki ne ki Deniz Seki?" Aman ne komik! :) Neyse, Leki Makalu Ultralight Titanyum Antishock Cortec baton 190 lira! Yani bir kez daha "Yuh Yuh!" Baton kesinlikle almayacağım; benimki idare eder.

Evet, asıl konuya dönecek olursam, Yahya Kabak beyle sabah 7.15'te Bilkent köprüsünde buluşup onun arabasıyla CHP binasının parkına gittik; buradan ADKK minibüsüne bindik; duraklardan teker teker dostları aldık; şehir içinde yaklaşık olarak 55 km yol yaptık. Kibar ve beyefendi birisi olan Abidin Demirkaya uzun bir aradan sonra yine aramıza katıldı. Herkes alındıktan sonra Esenboğa Havalimanı yoluna çıktık; saat 8.30 olmuştu; Çubuk I barajı ayrımından sağa sapmadık; ilerideki Çubuk II Barajı yolundan sola saptık. Bu yol berbat bir yol; yol bile değil, asfaltlaması yapılıyor ama yapım hızına bakılırsa 22. yüzyılda asfaltlaması bitecek!.. Yolda Çubuk'ta mola verdik. Molada Müslüm Öndeş bey herkese bazlama ekmek aldı; gerçekten lezzetli ekmeklerdir bunlar. Ben de 4 tane eve aldım.




Bu ekmekler aşağıda görülen sevimli arabalarda satılmaktadırlar.




Molayı bir kahvehanede verdik. Çay ve simit ısmarlandı; ısmarlayanlara teşekkür ederiz. Siyah Ankara simitleri çok tazeydi. Kahvehanede değişik insanlar vardı; televizyon seyrediyormuş gibi görünseler de çaktırmadan bizi dinliyorlardı. İçerisi soğuktu; sadece 1 tane UFO elektrikli sobayla tavandan ısıtılmaya çalışılıyordu. Kahvehane değil Morghaneydi sanki!..



Çubuk'ta yarım saat kadar oyalandık. Oranın turşucuları meşhurmuş. Müslüm bey turşucudan taze tulum peyniri aldı. Böylece oradan ayrılıp yola devam ettik.



Yol boyunca pek kar yoktu ve ben biraz hayal kırıklığı yaşadım. Arabanın önünde oturuyordum. Bu hafta Muharrem Varol bey hastalandığı için gelemedi; bu vesileyle kendisine geçmiş olsun diyorum, nazarımız değdi herhalde diyeceğim ama sevdiğimiz insanlara nazarımız değmez!..


Panaromik açıdan güzel yerlerden geçerek yükselmeye başladık. Artık kar manzaraları başlamıştı ve ben heyecanla öndeki koltuktan manzara resimleri çekiyordum. Fakat şunu da ekleyeyim ki artık öne oturmayacağım! Öndeki kalorifer yeterli ısıtmıyor; önden üçüncü sıradaki koltuğun kaloriferleri çok iyi; gerçi bugün arızalıydı ama her zaman iyi. Ayrıca bugün 2 araba hata yaptı ve az daha bize çarpacaklardı; yani ortada oturmak daha mantıklı ve güvenli bence! :) Öndeki yerimi kim isterse ona veriyorum! :)




Kışlacık isimli köye geldik ve ardından Karagöle, Türklerin Anadolu'yu ilk fethettikleri yörelerden birine vardık. Başka bir trekking grubu da gelmişti. Burada Gülsen Salman hanıma rastladım; bir süre sohbet ettikten sonra karşılıklı güzel geziler dileyip ayrıldık.



Yukarıdaki fotoğrafta Karagöl'e bakan dağ ya da dağcık görülmektedir. Selçuklu Komutanı Çubuk bey bu yöreleri ele geçirince herhalde onun ismi de buralara verilmiş. Etraf karlıydı ve bu güzel bir haberdi; böyle derken, yürümeye başlayınca bunun sulu kar olduğunu gördük!.. Güneş görünce sular karın birazcık altına iner; bu tür kar ayakları müthiş ıslatır; resmen külçe gibi ağırdır; ağaçlardan böyle sulu kar kitlesi kafaya düşse yıldızlar sayılabilir!.. Müslüm bey de daha baştan epeyce ıslanacağız dedi!.. Bunlar eğimli vadilerde çığ da yaratırlar ve altında kalınca kurtulmak çok zordur. Müslüm bey öteki toz karın da inanılmaz ölçüde akışkan olduğunu, insanın kulaklarından bile içeri aktığını, çığ düşerken altında kalınacağı kesinleşirse hemen cenin pozisyonu almak gerektiğini ve mümkünse nefes alabilecek boşluk yaratmak gerektiğini söyledi.

Aşağıdaki fotoğrafta da Yahya Kabak bey daha şimdiden Likya Yolu projelerini düşünürken görülmektedir.



Genellikle tepesine çıkılıp Karagöl'ün izlendiği dağın ya da tepenin sağından, eteklerinden yukarı doğru çıkmaya başladık. Fotoğrafta bu dağ görülmektedir.



Hedefimiz Yıldırımevci Göleti ve yaylasıydı. Müslüm bey zaman zaman ekiptekilerin öne geçip kar izi açmayı tecrübe etmelerini sağlıyordu. Öne geçen önce bir seviniyordu, sonra kar biraz kalınlaşmaya başlayınca arka sıraları, ticari kar yolunu tercih ediyordu! :)





Ayrıca Müslüm bey, "Önde olunca grubun arkadan fotoğrafını çekemiyorum," diyerek bazen en arkaya geçip oradan ekibin fotoğrafını alıyordu. Tabii en ufak bir sağa sola dönüş kavşağına gelindiğinde Müslüm beye dönülüp yön soruluyordu, o öne geçiyordu. Önce yukarı sonra sağa sonra sola derken Yıldırımevci Göletini uzaktan gördük. Üzeri tamamen karla kaplı olduğundan gölet olduğu bile belli değildi. Sanki bir "Kar Çölü" gibi duruyordu.





Yol boyunca bazı küçük derelere de rastladık. Ayrıca halen yenilebilen kuşburnu bitkisi de insanın "mayhoş yiyecek" ihtiyacını karşılıyordu. Böyle meyveler görünce mola verip bunlardan iyice faydalanmak gerek. Ben birkaç tane yedim, çok lezzetliydi. Bu etkinlik boyunca oldukça uzun süreler en önde kar yolu açma fırsatını yakaladım. Bu benim en keyif aldığım işlerden biridir ve de yorgunluktan ayaklarımı dahi kaldıramayacak aşamaya kadar iz açmayı severim!.. Kar oldukça derindi, yer yer 40-50 santim bile oluyordu. Ama Zigana'daki kadar değildi. Müslüm bey geçen hafta oradaymış; -26 derecede çadırda kalmışlar. Çadır -6 derece daha sıcak olsa bile çadırın içi gece uyurken -20 falandır!.. Karda yürümek için de ayakları bazen 80 cm yukarı kaldırıyorlarmış ve en berbatı da fena bir rüzgar varmış. Rüzgar gerçekten de dağcının en büyük düşmanlarından biridir. Aslında dağcının en büyük düşmanı kendisidir! Matematikçi ve Ressam olan Hasan Tahsin Çetin beyin dediği gibi "Oturalım evimizde rahat rahat, ne işimiz var dağlarda!" :)


Yıldırımevci göletine yaklaştıkça bir araba ya da kamyon sesleri duyduk. Sonradan gördük ki bunlar, 4x4'lük arazi araçlarıyla off-road'çularmış. Çok sayıda cip yokuş yukarı ticari orman yolunda ilerliyorlardı ki zorlu bir yerde bazıları takılıp kaldı. Herhalde arabası iyi olanlar burada gururlanıyor ve hava atıyorlardı; sonra da arkadaşlarını battıkları yerden kurtarmak için seferber oluyorlardı. Off-road "yol dışı" demektir; ama onlar ticari yolda ilerliyorlardı, yani esasen "On-road"çuydular!.. On-road'çuları uzaktan seyrederken kar yağışı başlamıştı bile.


Birkaç gün önce Ankara'ya 20 cm kadar kar yağmıştı ve ADKK Dağcılık Kaptanı Müslüm Öndeş bey birkaç kez "Yaw eğer 2-3 gün önce burada olsaydık, ortam ne güzel olurdu, enfes kar yağışı vardı," demişti. Hava ilk başlarda açıktı, sonra süratle değişti ve lapa lapa kar yağmaya başladı. Müslüm beyin dilekleri ilahi bir hızda ve çok etkili bir şekilde gerçekleşti. Uzun zamandır böylesine güzelce lapa lapa yağan bir kar görmemiştim. Rüzgar olmadığı için pamuk taneleri halinde yere yavaşça, sanki paraşüt açmışlar gibi düşüyorlardı. Bir yerlerden Noel baba ve onun geyikli kızağını da görseydik tablo tamamlanacaktı; her zaman özlenen "Karlı bir Yıl başı gecesi" atmosferi vardı; ben çaktırmadan Jingle Bells müziğini ıslıkla çalıyordum: Jingle Bells, Jingle Bells, Jingle All the Way, oh, What Fun is to Ride, In a One Horse Open Sleig...


Yer yer küçük dereler geçtik.



ADKK'nın yürüyüşlerinde genellikle atraksiyonlar, hava değişimleri yürüyüşün ikinci etaplarında, ana yemek molasından sonra olur; bugün de öyle oldu. Ana yemek molasına kadar hava açıktı; gemi sakince yol alıyordu ve kaptanın seyir defterine yazılabilecek çok fazla bir şey yoktu; yemekten sonra Kaptanın Seyir defteri açıldı!.. Yemek molasına gelince, ben bugün tavuk sandviç yapmıştım ve kesin olarak ikna oldum ki tavuk dağda gitmiyor!.. Lezzetli bir şey bulmam lazım. Deneyeceğim, yanılacağım ve sonunda doğruyu bulacağım!..


Zaman zaman kısa molalar verdik. Bu molalarda dağcılık bilgileri veriliyordu.



Bu kısa molalardan birinde Olcay Özbey herkese Eti fıstıklı çubuk çikolatalardan dağıttı ve çok iyi geldi. Yürüyüş başında güneş gözlüğü yerine kayak gözlüğü aldım diye yakınıyordu ama öyle bir kar yağışı başladı ki buğulanmayan kayak gözlükleri bu duruma ilaç gibi oldu.




Ana yemek molasında herkes kendisine uygun bir yer bulup hızla yemeklerini yemeye başladılar. Ben ipekli ince eldivenimi çantadan almaya üşendiğim için elim üşüdü; çantayı indir, yağmurluğunu çıkar, oo uzun iş!.. Bu iç eldiven kesin gerekiyor çünkü asıl eldivenimi çıkarıp her fotoğraf çektiğimde yağan karlardan elim ıslandı, eldiveni giymek çok zorlaştı. Ayrıca Yahya Kabak beyin ve Faruk'un kullandığı hortumlu su içme olayı aklıma iyice yattı. Seruma benzer bir torba var ve de onu çantaya koyuyorsunuz; hortumla o suyu rahatça içiyorsunuz. Ondan bir ara kesinlikle alacağım; çanta açmakla uğraşmak zor iş; hortumdan su em gitsin, pratik ve zekice bir çözüm. Sadece arada sırada o hortumun içini temizlemek gerekir.



Aşağıdaki fotoğrafta da Celal Akyaman bey görülmektedir. Kendisi marangozluk yapıyor; güzel 1 mesleği var, 37 yaşında emekli olmuş ama halen de mesleğine devam ediyor. Askeri pançosu ve oturacak koltuğu da vardı. Ben ADKK'nın 6 etkinliğine katılınca herhalde trekking olaylarında en eskilerdenim diye düşünmeye başlamışken, Celal beyin 7-8 yıllık ADKK tarihi olduğunu öğrendim!.. Köklü bir kulüp olduğu için buraya gelenlerin çok uzun yıllara dayanan geçmişleri olabiliyor.



Ekip kar yağışı altında, zaman zaman Hasan Tahsin beyin dolduruşlarıyla türkü söyleyerek ilerledi. Hasan Tahsin Çetin beyle Jale-Şule Bora kardeşlerin keyifli çekişmeleri de yürüyüşe renk katıyordu.



Aşağıda, yoğun kar yağışı altında yerde yatan kişi Müslüm Öndeş beydir. Yerden, sıfır noktasından grubu fotoğraflamaktadır. "Hizmette sınır yok" sloganıyla bu soğukta Atatürk gibi kara uzanıp, fotoğraf çekmiştir, fakat sonrasında orası rahat gelmiş olmalı ki yatmaya devam etmiştir! :)




Erol Engin beyin performası da bu hafta yüksekti. Ne zaman arkamı dönsem yakın plandaydı!.. Lowe Alpin kırmızı montu da su geçirmediğinden rahatça yürümekteydi. Ben de markalara sürekli baktığımdan hepsi zihnime yapıştılar adeta. Müslüm beyin tozluklarının Salewa, Asuman Özaltay'ın çantasının United Colours of Benetton ve de Yahya beyin çantasının da North Face olduğunu hatırlıyorum.




Aşağıdaki fotoğrafta da Olcay bey lider rehberlik yaparken görülmektedir.



Müslüm bey ise sık sık grubu fotoğraflamaktaydı. Bu fotoğraflama durmaları kritiktir, çünkü yeniden yola çıkacağımız zaman Müslüm beyin nereden yola devam edeceğini kestiremeyip bazen en arkada kalabilmektedir insan. Ben ve Olcay bey yola çıkış anında Müslüm beyi en çok kontrol eden 2 kişiyiz; Faruk da buna dikkat eder. Buna dikkat edince anında kaptanın gittiği yöne yönelip arkada kalmaktan kurtuluyoruz! :)




Aşağıdaki fotoğraf ise Karagöl'ün karla kaplı yüzeyini gösteriyor. Akşama doğru sis de başlamıştı; ama kalıcı olmuyor, bir belirip bir kayboluyordu. Saat 16.00 gibi gölün çevresinde bir tur attık.



Bu turu atarken bir kar fırını gördük. Rüzgarda ateş yakmak için kullanılırlar bunlar.



Ne kadar kar yağdı derseniz, Celal beyin aşağıdaki fotoğrafı buna iyi bir yanıttır. Piknik masasının üzerine bakılırsa boyutlar açığa çıkar!.. O kar da masanın üzerinde büyük bir doğum günü pastası gibi durmaktadır. Şubat ayına yaklaşıldığında ki yarın zaten 1 şubat, doğanın içinde yürürken insan yavaş yavaş baharın kokusunu da duymaya başlar. Kışın saltanatı çok fazla sürmeyecektir. Yenilgi kaçınılmazdır! Ama yazın da saltanatı uzun sürmez; doğada hiçbir güreşçi mutlak galibiyet elde etmez, bir o yener, bir öteki!.. Bir dönüşüm vardır, iktidara kazık gibi çakılmak yoktur doğada! Kış, bir dönem iktidarı eline alır sonra paşa paşa yerini yaza bırakır. Yaz da aynısını yapar; hiçbirinde üstünlük yoktur.




Saat 16 gibi minibüse geldiğimizde kaptan Ahmet bey yine çayı demlemişti; bu kez yanında bazlama ekmek ve tulum peyniri de vardı. Kutsal ateş de yanıyordu!.. Bu görüntülerin basına sızması istenmiyordu, yoksa herkes ADKK gibi sıkı ve sağlam bir grup da mı "Et-mangal-sucuk" işlerine döndü diyecekti ve karizma çizilecekti! :) Ama Kaptanın Seyir Defteri'ne tulum peynirli bazlama yendiği kayda geçirildi! :) Burada Hasan Tahsin bey bazlamayı ateşte pişirdi ve dumanda fazlaca bıraktı; ekmeği herkese verdi, "Yahu ne güzel yiyin," dedi ama islenmiş ekmeği kimse yemedi! :) Ben kendi ekmeğimden bir parça çaktırmadan kuşlar için yere attım.



Gölün esrarengiz manzarası netleşmeye ve sis dağılmaya başladı. Sanki bir dağ karşımızda yoktan varoluyordu.




Bu arada Abidin Demirkaya bey ateşi ve bazlama ekmekleri görünce iyice mutlu oldu. Bugünkü performansı da oldukça iyidi. Yine her zamanki gibi pantolonunun ıslandığından, o kadar paraya rağmen kuru olmadığından bahsetti! :)



Ben bir süre ateşin yanından uzaklaşıp 10 dakika kadar çevrede dolaşıp manzaraları seyrettim; çeşme etrafında donmuş sulara baktım. Karların süslediği ağaçların görkemini, rüzgarların parlattığı tüylerle uçuşan kargaların güzelliklerini izledim.



Gökyüzü iyice açtı; bulut denen panjurlardan kurtulduk; tıpkı yürüyüşe başlarkenki gökyüzü koşullarına döndük. Çeşitli kereler Yahya beyin meşhur sloganı "İyi ki gelmişiz yaw" söylendi. Dönüş yolunda daha ben hiçbir şey istemeden Jale Şule Bora kardeşler tuzlu yer fıstığını torba halinde öne gönderdiler ve onlara bu güzel çerezler için teşekkür ederim. Abidin beyin verdiği Amasya elmasını ve dilimlenmiş sulu portakalı da anmadan geçemeyeceğim.


Aşağıdaki fotoğrafı da Karagöl'ün bir başka mevsimde çekilmiş halini göstermek için veriyorum. Durgun göllerde sonsuz düzgünlükte yansımalar olur ve insan hangisi gerçektir diye bir an düşünür; belki de gerçek olan o yansımadır, gerçek, yukarı yansımıştır; yukarıdaki hayaldir!..



Yazımı yine güzel, neşeli bir müzikle bitireyim: Dubliners ve Andre Rieu, İrlanda Dansı, güzel bir keman.




Tahsin Çetin hocam "Yaw memleketin güzel şarkıları varken niye yabancı şarkı koydun?" demesin diye bir de Türkçe güzel bir parça koyuyorum:) İşte Yaşar ve Yıldız Usmanova düeti, Seni severdim:


Mehmet Murat ildan

Saturday, January 16, 2010

ADKK Etkinliği -5


Bugün, yani Gaius Julius Sezar'ın ölümünden 2066 yıl sonraki 17 Ocak Pazar gününde Ankara Dağcılık Kayak ve Kış Sporları İhtisas Kulübü ADKK grubuyla Batı Karadeniz bölgesinde yer alan Küçükhacat Günübirlik Doğa Yürüyüşü'ne katıldım.

Ilgaz Dağları, Batı Karadeniz'in en yüksek dağlarıdır, 50 kilometrelik bir uzunluğu vardır; küçük ve büyük olmak üzere 2 zirvesi bulunur. Büyüğü 2587, küçüğü de 2546 metredir.



Yol bir hayli uzun olduğundan aracın Armada'dan kalkış saati 7.15 civarındaydı. Bu kez her zamankinden daha erken uyanmak gerekiyordu ve ben de alarmımı sabah 5.30'a ayarladım. Alarm sesiyle uyandım; aslında Horoz şeklinde öten güzel bir saatim de vardı ama çatıda bir yerlerde kayıp!.. Böyle erken kalkacağım zamanlar ben sabah gürültü olmasın diye odamın panjurunu da örtmem; götüreceğim malzemeleri de alt kattaki mutfağa yığarım.





Malzeme işlerinde epeyce bir mesafe aldım; az zamanda hızlı alım yaptım, Kapitalizm'in büyük ve yağlı ekmeğine ek miktarda bolca yağ sürdüm!.. Bendeki Adidas Gore-Tex'i ODTÜ arazisi çerezlik yürüyüşlerimde kullanmaya karar verdim ve de Cumartesi günü K2 mağazasından La Sportiva marka orta sertlikte vibram tabanlı su geçirmez bir trekking botu aldım. Marka işlerini iyi bilen Faruk'dan da La Sportiva'nın iyi bir marka olduğunu daha önceden öğrenmiştim. Benim aldığım ayakkabının tam ismi şöyle: La Sportiva Trango Hike GTX XCR. 325 liraydı. Kartla tek çekime 290 liraya indi. Ben pek iyi pazarlıkçı değilimdir; daha doğrusu pek uğraşmak istemem. Özel indirme stratejileriyle bazen insan bir malı yarı fiyatına dahi alabilir! Ben alıveriş yaparken yanımda böyle birinin olması lazım aslında! :)


La Sportiva'nın Val Di Fiemne GTX botu da vardı, Asolo Sasslong'dan da daha iyiydi sanırım; darbelere karşı ya da kesici çakıl ve taşlardan korunmak için çarşak bandı vs. her şeyi vardı, çok rahattı, 400 liraydı, fakat ağırdı. Ama ayağa giyip yürüyünce resmen Hitler tankları gibi bir şey; ayı falan saldırsa ayakkabıyı ayıya göstermek gerekirdi bence; büyük ihtimalle ayı ayakkabıdan ürküp kaçardı!.. Benim yeni aldığım ayakkabı ayaklarımı kuru tuttu, memnun kaldım; ayakkabı da benden memnun kalmıştır, çünkü dikkatli ve özenli kullandım. High Mountain su geçirmez (daha doğrusu suya dayanıklı; 10 000 mm su sütunlu) pantolonum da su geçirmedi!.. Bir şey daha öğrendim ki yurt dışındaki pek çok güzel dağcılık/trekking modelleri Türkiye'ye gelmiyor, sanırım talep yetersiz olduğundan gelmiyor. Bu arada aşağıdaki fotoğrafta ADKK Dağcılık Kaptanı Müslüm Öndeş görülmektedir.



Artık uzun bir süre malzeme almayacağım; gerçi halen iyi bir dağcılık çantasına ve iyi, karizmatik, titanyum bir yağmurluğa ihtiyacım var. Faydalı olabilir diye şunu son bir kez ekleyeyim: La Sportiva, Boreal ve Asolo, bunlar dağ/trekking olaylarında en güvenilir ayakkabı markaları. Bir de Erol Engin bey kendi Salewa ayakkabısını tavsiye etti; uzun saatler süren kar yürüyüşünden sonra bile içi kupkuruymuş. Yolda herkes bir şekilde malzeme işlerini konuştu. Malzeme işinin, arayışın sonu gelmez; mesela Müslüm Öndeş bey çok iyi denen markaların bile bazen palavra özellikleri olduğundan bahsetti; yani windstopper der, thinsulate minsulate der ama bakarsınız dağda içeri rüzgar alıyor!.. En doğrusu deneyip görmektir, gerçi deneme-yanılma işi de pahalıya mal olmaktadır!..



Bir sağlam yol da malzemeyi Müslüm beyle almaktır ki sanırım bugün ADKK'dan bir grup Çağdaş Sanat Merkezi'nde buluşup Adrenalin mağazasına gidecekler ve su geçiren ayakkabıların hesabını soracaklar, geçirmeyeni alma umuduyla yeniden paralar bayılacaklar!.. Aslında bütün ayakkabılar, en iyileri bile bir süre sonra su geçirirler; 5 saat geçirmese bile, 7. saatte geçirmeye başlar. Fakat "Arayış" doğru bir felsefedir; insan, her alanda gerçek manada doğru ve uygun olanı buluncaya dek aramalıdır, bulduğunda ise ona ahtapot kollarıyla yapışmalıdır!..


Bugünün ve öncesinin öyküsüne dönecek olursam, akşam bir süre Haiti Depremi ile ilgili haberleri izledim; tabii Türk kanallarından değil, CNN International'dan, çünkü bizim medyamız maalesef böylesine büyük bir insanlık trajedisine uyduruk dizilerden dolayı kapsamlı bir şekilde zaman ayırmadı. Her yer cesetlerle dolu, yağmalar, salgınlar, orası tam bir cehennem. Oradaki insanlara yardım için Türkiye'de ilan edilen güvenilir bir tane banka hesabı dahi yok!.. Oraya giden yardım ekiplerinin ülke bayraklarıyla gitmeleri, koca koca yazılar yazmaları da bence doğru değil. İyilik yapıyorsanız, sessizce, gizlice yapacaksınız. Bir tane ekibin elbiselerinin üzerinde kocaman Mexicana Marine yazıyordu. Bence oradaki yardım ekiplerinin üzerinde hiçbir şey yazmamalı. ABD, trampetler ve trompetler çalarak oraya büyük bir yardım gemisi gönderiyor ve, "Bakın, ey Dünya, biz Amerikalılar ne kadar iyi insanlarız," diyor. Ölüler üzerinden reklam gibi geliyor bu bana!.. İsa'nın meşhur sözünü unutuyorlar: "Sağ elin bile, sol elinin yaptığı iyiliği bilmeyecek!" Yine de ABD'nin geniş çaplı yardımını pratik gerçeklik bağlamında takdir etmek gerek.


Yatma vakti gelmişti ve milyarlarca insan gibi ben de Haiti'deki korkunç gerçeklere gözümü yumup, sırtımı dönüp uyudum, rüyalar alemine daldım. Sabah üzeri, henüz dün yapılmış ev yapımı taze ayva reçelli ve Yörsan yarım-yağlı beyaz peynirli kahvaltımı yaptım, bir de rafadan yumurta yedim; tuzlu ve limonlu pet sularını da aldım. Çantama, bu kez hepsi poşetlenmiş yedek eldiven, yedek çorap ve yedek bere de almıştım. Bize gerekmese bile bazen ekipteki birisinin ihtiyacı olabilir diye de yedek almak faydalı olur ya da birden bere dereye düşer, dere bereye sıçrar, her şey olur.


Faruk'la 7.01'de Bilkent köprüsü altında buluşmak üzere evden çıktım. Yahya Kabak bey bu hafta Kartalkaya'ya kayağa gitti; ancak sonradan öğrendik ki pek fazla kar yokmuş ve Yahya bey de ailesiyle birlikte kayaktan mangal işlerine geçiş yapmış!.. Etkinlik boyunca Yahya beyin "İyi ki geldik yaw!" sözü epeyce tekrarlandı ve kulak çınlatması yapıldı.


Etkinliğe 14 kişi katıldı. Nazım Ata Ilgaz'dan katılacaktı ama zamanlama sorunu çıkmış. Daha önceden tanımadıklarım da vardı: Asuman Özaltay, Emine Kumkaya ve Süleyha Özdemir. İsimler ve soyadlar konusunda hafızam pek iyi değildir, hatalar olabilir; telafi her daim mümkündür.

Gideceğimiz yer Küçükhacat tepesiydi (Küçükhacet). Bu "hacet" sözcüğü acayip bir şey. "Buna hacet yok" derken "Buna gerek yok" anlamı var. Tanrı'dan istenilen bir dilek anlamına da geliyor ve de bir de o meşhur tuvalet anlamı var. Benim pek sevdiğim bir sözcük değildir açıkçası. İslam'da Tuvalet adabı denilen maddeler arasında bu sözcük sıkça geçer.

Çankırı taraflarına yıllardır gitmemiştim ve bu taraftaki coğrafyayı hatırlamak, buralarda ne olup bitmiş, ne tür orman katliamları olmuş görmek istiyordum. Bir arkadaşımla Karadeniz bölgesi turu yapmayı planlamıştık ama o uzun süreliğine yurt dışına gidince proje buzdolabına taze saklanmak üzere kondu. Yol boyunca çok sayıda otobüs gördük; Tekel işçileri Ankara'daki eylem için dalga dalga başkente akıyorlardı, her yerde polis arabaları vardı, sanki düşman güçleri şehre hücum edeceklerdi!.. Yollar nasıldı derseniz, "Duble rezaletti" derim!.. İlk molayı Hacı Ali tesislerinde verdik. Mangal-sucukçu gezi otobüsleri hafta sonu Ilgaz'a akın akın gidiyor ve burada mola veriyorlardı. Trekking piyasasının sosyetik aktörleri oldukça çoğalmıştı; ben kalabalık grupları pek sevmiyorum; 13-14'lük ekipler iyi oluyor.




Tesislerden sonraki ilk hedef 1875 rakımdaki Ilgaz Dağı Karayolları istasyonuydu. Buranın 5 kilometre yakınına kadar ortalıkta kar falan görünmüyordu; tam, "Acaba kar var mı?" derken karın o muhteşem beyazlığı kendisini "Ben buradayım, Murat!" diyerek gösterdi. Ben de, "E ben de buradayım!" dedim!..



Bakım istasyonunda inip yürüyüşümüze başladık. Hedefimiz öncelikle "Yavru Hacetti." Küçükhacat'tan önceki yükseklikti burası. Yanılmıyorsam buraya Geyik Dağı da deniliyor. Geyik Dağı'nın düzlüğü için Küçükhacat'ın balkonu da derlermiş. Değişik yürüyüş ekipleri buraları değişik bir biçimde adlandırabilmektedirler. Bizden önce başka bir ekip de bu yoldan yürüyüşe başlamış, kar yolu açmışlardı; bu durum işimizi ilk etap için kolaylaştırdı. Ticari kar yolunun ince ticari hattında ilerledik. Hava sisliydi. Yolda bir aileye rastladık. Anayoldan içeri birkaç kilometre girmişler ve şimdi de geri dönüyorlardı. Karlı ağaçların Walt Disney tarzı rüyamsı görüntüleri insanın gözlerini esir alıyordu. Sanki bütün ağaçlar kardan bir kürk giymişler, bir Kar Balo'sunda bir araya gelmişlerdi. Ankaralılar bu bakımdan şanslılar; özel araçla 2.5 saat ötede karlar ülkesi bütün güzellikleriyle yer almaktadır.




Yoldaki ilk kısa molada ekiptekiler tespih gibi dizildiler; burada "İncelme" denilen şeyi yani terlememek için katman çıkarma işlemini yaptılar. Orman içinde ilerlemeye devam ettik; inişler ve çıkışlar yaptık. Müslüm bey zaman zaman "Yorulan var mı?" diye bağırıyor, "Evet," yanıtı aldıktan sonra o meşhur cevabını veriyordu: "İyi, ben de yoruldum, yola devam!" diyordu!.. :) Yavru Hacat'a doğru tırmanışa geçtikçe rüzgar artmaya, ısı ve tempo düşmeye başladı. Bizden önce oralara gelen başka bir ekibi yukarıda görüp el salladık, selamladık. Onlar "Yavru Hacat"la yetinecek ve geri dönecek gibi görünüyorlardı ve hatta kesin öyleydi. Biz yola devam ettik; hedefimiz zirveydi. Bir ekip görüp de bir seslenme duyarsak sessiz olup dinlememiz gerekiyordu çünkü belki bizden yardım istiyorlar ya da kendi iç haberleşmelerini yapıyorlardı.




Artık "Karlar ve Gerçek Kurtlar İmparatorluğu"ndaydık. Her yer alabildiğine beyaz, alabildiğine temizdi. Kar, insanda müthiş bir temizlik hissi uyandırıyordu. Ayakkabılarımız, tozluklarımız pırıl pırıl olmuşlardı. Karla kaplı ağaçlar, rüzgar denen görünmez heykeltıraşla ustaca şekillendirilmişlerdi. Olağanüstü bir görsellik vardı ve insan bu görselliğe dalıp gidiyordu, işte o anlar şehre dair hiçbir şey hatırlanmıyordu.




Fotoğraf çekenler, ava giden avlanır misali aniden fotoğraflanıyorlardı!.. Aşağıda, Müslüm bey fotoğraf çekerken, bir başka makinenin merceklerine yakalanmış bir halde görülmektedir.




Yavru Hacat'ı Küçükhacat'a bağlayan boğaza doğru ilerliyorduk. Amacımız saat 12 gibi buraya varmaktı ki yoğun kar ve yavaş tempodan dolayı hedeften en az 1 saat sapmıştık. Ana yemek molasını ağaçlık, kuytu bir yerde verdik. Zirve çıkışı öncesi yemek takviyesi yapıyorduk. Kar kalınlığı ne kadardı derseniz Olcay Özbey buna yanıt verebilir. Aşağıdaki fotoğrafta Olcay beyin sol bacağına bakarsanız kar kalınlığını görebilirsiniz. Elbette kar kalınlığı yer yer değişiyordu.




Ana yemek molasında hızlıca bir şeyler atıştırmaya başladık. Hasan Tahsin Çetin bey bir cam kavanoz çıkardı. Ben önce bunu sarelle gibi bir şey sandım ve de peşinen "yemem!" dedim; meğerse o Tahin-Pekmez'miş. Gerçekten harika bir şeydi. Hasan Tahsin bey 20 kadar kaşık da getirmiş; herkese teker teker kaşıkları dağıttı, ben sadece 2 kaşık yiyebildim; başkalarının hakkını yeme durumu olmasaydı rahatlıkla 10-15 kaşık yerdim; çok lezzetliydi; memleketin harika yiyeceklerinden biridir bu. Çıkış öncesi enerji verdi.


Sis artmaktaydı. Görüş mesafesi bazen 100 metre bazen 20 metre oluyordu. Çıkışa geçtik. 2100 metre civarlarında ekipte önde 10 kişi arkada 4 kişi şeklinde bir yapı oluştu. Herkeste belirli bir yorulma olmuştu ama arka tarafta daha fazla yorulanlar olmuştu. Müslüm bey en önde iz açıyordu. Numune'de anestezi uzmanı olan Süheyla Özdemir hanımın dizinde de bir problem vardı sanırım. Müslüm bey zaman zaman durup geriye gidip onlarla konuştu. Bence mevcut durumdan dolayı zirve yapmadan dönmeye karar vermişti, ama nereden dönüleceğine karar verecekti sadece!.. 2250. metreye geldiğimizde poyraz iyice artmıştı. Sağda solda tavşanlar dikkatli gözlere uzaktan kendilerini gösteriyorlardı. Yaşam, farkındalık içinde olanlara her türlü ayrıntıyı altın tepsilerde sunar.


Termometre eksi 4 kadardı. 300 metre kalmıştı zirveye. Orada sıcaklığın -7 olduğu tahmin ediliyordu; rüzgarla birlikte -10 demektir bu. Müslüm bey ekiptekilere "Burada bir karar verelim," dedi. Ben zirveye çıkmayı istiyordum. Galiba en çok da Erol Engin bey istiyordu; daha önce 150 metre kala geri dönmüştü ve bu kez "kesin çıkacağım, kararlıyım" diyordu. Arkada kalan arkadaşlar, "Siz gidin, biz izleri takip edip yavaşça geri döneriz ya da buralarda bekleriz," dediler. Müslüm bey burada yine "İyi bir profesyonel" olduğunu gösterdi ve "Olmaz!" dedi, "Geri dönüş kararı" aldı. "Beraber yola çıktık, bereber döneriz" güzel ve doğru bir felsefedir. O kardaki izlere güvenmek de olmaz. Tipi başlar, 10 dakikada o izler silinir; sis yoğunlaşır, yön duygusu tamamen kaybedilir. Zaten Müslüm bey bizim izlerimizle başka ekip izleri karışmasın diye de batonlarıyla her iki yana çizgi çekiyordu. Ben 2250. metrede durup baktım etrafa; sis yoğunluğu 20 metreye kadar düşüyordu; zirveye çıksak bir şey değişmeyecekti; bulunduğumuz yerle zirve arasında manzara bakımından ya da panoramik görüntü açısından pek bir fark olmayacaktı, dönmek daha doğruydu. Yanılmıyorsam 2002 yılında bu dağda 8 kişilik bir ekipten bir dağcı kız siste kaybolup uçurumdan düşerek hayatını kaybetmişti. Yani özellikle kışın 2500'lük bir dağ ciddi bir dağdır, şakaya gelmez. Ama temposu aynı, güçleri paralel, tecrübe birikimi birbirlerine oldukça yakın ve çok küçük bir ekip olur, çadır da dahil herkesin yeterli donanımı olur, o zaman basar gidersiniz 2500'lük ya da 4500'lük zirveye, eğer illa ki gerekiyorsa tabii!.. :)



Dönüşte Yavruhacat tepesi yakınında bayraklı bir fotoğraf çekildi. Hasan Tahsin bey altımız donuyor diyip yavaş fotoğraf çekiminin hızlanmasını istedi!..





İnişe geçtik; inişte kar kalınlığından dolayı özgürce sağa sola koşma fırsatı doğdu. Büyük bir kayanın önünde hatıra fotoğrafları çekildi.





Ormana daldık, rüzgar kesildi, manzaralar güzelleşti. Bir ara Asuman Özaltay "Ayağım burkuldu, Müslüm hocam," dedi. Müslüm bey de çantasını indirince Asuman hanım "Yok canım, şaka yapıyordum," dedi. Müslüm bey "Yok, yok, senin ayağın burkulmuş!" dedi. Böylece bir eğitim tatbikatı başlamış oldu. Çantadan balık ağına benzer bir şey çıktı; balık ağı açılınca bunun bir tür taşıma filesi ya da hamak olduğunu gördük. Batonlardan tutamak yapıldı ve Asuman Özaltay zaman zaman eleman değiştirilerek 4 kişi tarafından aşağı doğru taşındı. Bu işin ne kadar zor olduğu görüldü!.. Buradan şu sonuca vardık ki, herkes dikkatli yürümek zorundaydı, çünkü birinin başına bir şey gelse aslında herkesin başına bir şey gelmişle aynı şeydi bu!.. Yalnızca kendimize karşı değil herkes herkese karşı da sorumluydu. Ya 90 kiloluk biri sakatlanırsa, taşınabilir mi diye sorular soruluyordu ki Müslüm bey de "Merak etmeyin, böyle bir şey olsa, 200 kiloluk insanı da taşırsınız!" dedi. Bu tabii "Possunt quia posse videntur," felsefesiyle ilgilidir yani "Yapabilirler, çünkü yapabileceklerini düşünüyorlar." Bir işi yapmanın ön koşulu, o işi yapabileceğine inanmaktır öncelikle. Yapamam dediğiniz anda zaten yapmanız imkansızlaşır. Yürüyüş güzel, eğlenceli ve faydalı bir eğitim çalışmasına dönüştü.


Bir de Scito te İpsum'dan bahsedeyim. "Kendini bil, kendini tanı" demektir bu. Her insanın bir de böyle bir sorumluluğu olması iyidir. İnsan kendi sınırlarını ve gücünü bilirse pek çok şey de kolaylaşır. Mesela "Ben Everest'e çıkacağım" demek için insanın önce kendi limitlerini ve yeteneklerini, donanımlarını çok iyi bilmesi gerekir.


Aşağıda, Asuman Özaltay taşıma/kurtarma tatbikatı için beklemektedir. Bu taşınma rahatlığı olayından sonra ekipte sık sık "Ayağım burkuldu, taşınmak istiyorum" şeklinde talepler oldu!.. :)





Müslüm bey zirve çıkışına alternatif olarak doğaçlama bir şekilde orman içi kar eğitimi vermeye başlamıştı. Herkes belirli aralıklarla ekibin önüne geçip rotayı 5 dakikalığına belirlemeye çalışıyordu. Engin beyin seçtiği rotadaki dik bir iniş parkurunda 5-6 kişi eğlenceli bir şekilde düştüler. Kadir Karaküçük de 70 derecelik dik bir yokuşa vurup kendi ekolünü yarattı, iyi bir yüklenme oldu.

Bir ara Faruk ağaçkakanların delik deşik ettiği bir ağacın önünde ağaçkakan taklidi yaparken kameralara yakalandı!..





İnsanlar çocuklaştı; zaman zaman "ölçülü çocuklaşmalar" büyük keyif verir ve mutlaka yapılmalıdır; bunlar insana geçmişteki, küçüklüğümüzdeki yitip gitmiş, yalnızca anılara dönüşmüş güzellikleri anımsatır. Kar topu oynandı.




Aşağıdaki fotoğrafta Faruk'un bana fırlattığı kar topunu havada flaşlı bir şekilde yakaladığım an görülmektedir. Ben de, kendisine ayakkabı fırlatılan George Bush misali çok seri davranıp kar topunun kafama gelmesini önledim! :)





Orman içi bütün yürüyüşlerimizde gördüğümüz manzaraları burada da gördük. Ağaçlar devrilmişlerdi. Bunların kökleri pek derinde değildi ve zemin de yumuşayınca 20 metrelik ağaçlar devrilip kürdan gibi kırılabilmektedirler. Yaşam, ağaçlar gibi hareket edemeyen sabit canlılar için çok daha trajiktir.





Dönüşte yavaş yavaş hava kararmaya başladı. Yine bir ODTÜ'lü olan Olcay bey'in yeni aldığı kafa lambası kararmaya başlayan havada görsel bir güzellik yarattı. Zaten sıkça, "Hava kararsa da şu lambayı denesem," diyordu. Yuvarlak bir ışık, karların üzerinde ilerlemekteydi. Sanki Tanrı katından aşağıya, biz insanların ülkesine bir projektör tutulmuştu.




Dönüşte yine yaprak dökümleri yaşandı; eğer zirveye çıkmış olsaydık, epeyce bir kişi yorulacaklardı ve Ankara'ya dönüşümüz akşam 21.40 yerine en az 22.40'ı bulabilecekti!.. Dönüşte küçük çaplı kopmalar oldu; ben bir süre arkada kalıp sonra öne geçip ilerledim. Ağaçların arasında gizlenmiş 2 siluet gördüm! Müslüm bey ve bir kişi daha gizlenmişlerdi! Ama bizden kaçmaz tabii! :) İleride bir ateş gördük. Kaptan Ahmet bey semaveri yakmıştı. Buraya ilk gelenlerden Faruk'la Asuman hanım aşağıda görülmektedirler.





Kafa lambaları yine zengin ve sanatsal bir görsellik oluşturdular.




Çaylar pişti ve ikram edildi. Hasan Tahsin bey etkinlik sonrası soğuma, gevşetme hareketleri yaptırdı, fakat o kadar hızlı yaptırdı ki yeniden ısındık! :)





Minibüse geri döndük. Bulunduğumuz yerdeki bir levhanın da fotoğrafını aşağıya aktarıyorum. Levhanın alt direği fotoğrafta çıkmadığı için sanki levha havada asılı durmaktadır ve dahi uçmaktadır!.. Belki de altta direk yoktu! :)





Dönüş yolunda Hacı Ali tesislerinde 2.5 liraya çorba ve çay içtik. Biz Ankara'ya dönerken Tekel işçileri de memleketlerine geri dönüyorlardı; tesis işçilerle doluydu.




Gerek yürüyüş boyunca gerekse de minibüste çok şey konuşuldu. Olcay beyin evde çaldığı baterilerden, komşuları rahatsız olmasınlar diye ses yalıtımı projelerinden, Faruk çocuklarının Saksafon meraklarına, Piyano öğretmenlerinin aldıkları yüksek paralara, Çankırı'nın otlu peynirine, Kazan Dairesi gibi ısıtan minibüs kaloriferine, Olcay beyin buğulanan kayak gözlüklerinin buğulanma gizemine, Ülkü hanımın Merrel marka su geçiren Gore-Tex ayakkabısına, Jale-Şule kardeşlerin yaptıkları yarı kakaolu güzel keklerin tadına, Asuman Özaltay'ın verdiği Kıymalı poğaçalara kadar pek çok ayrıntı konuşuldu. Ekip oldukça konuşkan bir ekipti ve ben bunu olumlu buluyorum! :) Eve geldim, bizimkiler Anka Mall'de kredi kartları da dahil bütün kartlarını sağlam bir hırsıza çaldırmışlar; birkaç saat bu kartların iptalleri için uğraşıp güzel bir etkinlik sonrasının verdiği yumuşak yorgunlukla gece yarısı uykuya daldım.


Yol boyunca, öndeki yeri kapmış olan Muharrem Varol beye takıldık. Ben bazen espiri bağlamında Muharrem beyin koltuğunu arkadan sallıyordum ki belki "Yahu burası çok sallanıyor, ben arkaya geçeyim," desin!.. :) Sağolsun, dönüşte ben arkaya oturuyorum Murat, sen öne geç teklifinde bulundu ki tabii ki kabul etmedim. Öne ilk kim oturmuşsa orası onun yeridir, hak önceliğine saygı gösteririm! :) Esasen orası rehberin yeridir, o da ayrı! :) O koltuk için şerefiye ya da hava parası alınması da söz konusu oldu!..

Bu kez de yazımı 2 farklı müzikle sonlandırayım. Birincisi şu aralar Türkiye'de epeyce popüler ve sevilen bir şarkı: Ferhat Göçer; Götür Beni Gittiğin Yere:


Aşkındır beni yaşatan, beni hayata bağlayan...

Sensiz ben nefes alamam, buralarda hiç duramam...


http://www.dailymotion.com/video/xbbi15_ferhat-gocer-gotur-beni-gittigin-ye_music


İkinci müzik Türkiye'de değil ama benim zihnimde her zaman çok popüler:) Elvis Presley, Baby I Don't Care. Bu şarkının sözleri de hoştur: Sinemaya gitmezsin, dans etmezsin şunu yapmazsın bunu yapmazsın vs. çok modası geçmişsin, ama farketmez, Baby I Don't Care I love You, şeklinde bir müthiş şarkıdır! Elvis Presley Küçükhacat tepesinde kışın eksi 20 derecede bir konser verseydi şahsen tek bir saniye tereddüt etmeden giderdim:)


http://www.dailymotion.com/video/xe5tj_baby-i-dont-care-music


"Yaw arkadaş, iyi ki gelmişiz yaw!" :)

Mehmet Murat ildan