Showing posts with label ildan. Show all posts
Showing posts with label ildan. Show all posts

Saturday, January 16, 2010

ADKK Etkinliği -5


Bugün, yani Gaius Julius Sezar'ın ölümünden 2066 yıl sonraki 17 Ocak Pazar gününde Ankara Dağcılık Kayak ve Kış Sporları İhtisas Kulübü ADKK grubuyla Batı Karadeniz bölgesinde yer alan Küçükhacat Günübirlik Doğa Yürüyüşü'ne katıldım.

Ilgaz Dağları, Batı Karadeniz'in en yüksek dağlarıdır, 50 kilometrelik bir uzunluğu vardır; küçük ve büyük olmak üzere 2 zirvesi bulunur. Büyüğü 2587, küçüğü de 2546 metredir.



Yol bir hayli uzun olduğundan aracın Armada'dan kalkış saati 7.15 civarındaydı. Bu kez her zamankinden daha erken uyanmak gerekiyordu ve ben de alarmımı sabah 5.30'a ayarladım. Alarm sesiyle uyandım; aslında Horoz şeklinde öten güzel bir saatim de vardı ama çatıda bir yerlerde kayıp!.. Böyle erken kalkacağım zamanlar ben sabah gürültü olmasın diye odamın panjurunu da örtmem; götüreceğim malzemeleri de alt kattaki mutfağa yığarım.





Malzeme işlerinde epeyce bir mesafe aldım; az zamanda hızlı alım yaptım, Kapitalizm'in büyük ve yağlı ekmeğine ek miktarda bolca yağ sürdüm!.. Bendeki Adidas Gore-Tex'i ODTÜ arazisi çerezlik yürüyüşlerimde kullanmaya karar verdim ve de Cumartesi günü K2 mağazasından La Sportiva marka orta sertlikte vibram tabanlı su geçirmez bir trekking botu aldım. Marka işlerini iyi bilen Faruk'dan da La Sportiva'nın iyi bir marka olduğunu daha önceden öğrenmiştim. Benim aldığım ayakkabının tam ismi şöyle: La Sportiva Trango Hike GTX XCR. 325 liraydı. Kartla tek çekime 290 liraya indi. Ben pek iyi pazarlıkçı değilimdir; daha doğrusu pek uğraşmak istemem. Özel indirme stratejileriyle bazen insan bir malı yarı fiyatına dahi alabilir! Ben alıveriş yaparken yanımda böyle birinin olması lazım aslında! :)


La Sportiva'nın Val Di Fiemne GTX botu da vardı, Asolo Sasslong'dan da daha iyiydi sanırım; darbelere karşı ya da kesici çakıl ve taşlardan korunmak için çarşak bandı vs. her şeyi vardı, çok rahattı, 400 liraydı, fakat ağırdı. Ama ayağa giyip yürüyünce resmen Hitler tankları gibi bir şey; ayı falan saldırsa ayakkabıyı ayıya göstermek gerekirdi bence; büyük ihtimalle ayı ayakkabıdan ürküp kaçardı!.. Benim yeni aldığım ayakkabı ayaklarımı kuru tuttu, memnun kaldım; ayakkabı da benden memnun kalmıştır, çünkü dikkatli ve özenli kullandım. High Mountain su geçirmez (daha doğrusu suya dayanıklı; 10 000 mm su sütunlu) pantolonum da su geçirmedi!.. Bir şey daha öğrendim ki yurt dışındaki pek çok güzel dağcılık/trekking modelleri Türkiye'ye gelmiyor, sanırım talep yetersiz olduğundan gelmiyor. Bu arada aşağıdaki fotoğrafta ADKK Dağcılık Kaptanı Müslüm Öndeş görülmektedir.



Artık uzun bir süre malzeme almayacağım; gerçi halen iyi bir dağcılık çantasına ve iyi, karizmatik, titanyum bir yağmurluğa ihtiyacım var. Faydalı olabilir diye şunu son bir kez ekleyeyim: La Sportiva, Boreal ve Asolo, bunlar dağ/trekking olaylarında en güvenilir ayakkabı markaları. Bir de Erol Engin bey kendi Salewa ayakkabısını tavsiye etti; uzun saatler süren kar yürüyüşünden sonra bile içi kupkuruymuş. Yolda herkes bir şekilde malzeme işlerini konuştu. Malzeme işinin, arayışın sonu gelmez; mesela Müslüm Öndeş bey çok iyi denen markaların bile bazen palavra özellikleri olduğundan bahsetti; yani windstopper der, thinsulate minsulate der ama bakarsınız dağda içeri rüzgar alıyor!.. En doğrusu deneyip görmektir, gerçi deneme-yanılma işi de pahalıya mal olmaktadır!..



Bir sağlam yol da malzemeyi Müslüm beyle almaktır ki sanırım bugün ADKK'dan bir grup Çağdaş Sanat Merkezi'nde buluşup Adrenalin mağazasına gidecekler ve su geçiren ayakkabıların hesabını soracaklar, geçirmeyeni alma umuduyla yeniden paralar bayılacaklar!.. Aslında bütün ayakkabılar, en iyileri bile bir süre sonra su geçirirler; 5 saat geçirmese bile, 7. saatte geçirmeye başlar. Fakat "Arayış" doğru bir felsefedir; insan, her alanda gerçek manada doğru ve uygun olanı buluncaya dek aramalıdır, bulduğunda ise ona ahtapot kollarıyla yapışmalıdır!..


Bugünün ve öncesinin öyküsüne dönecek olursam, akşam bir süre Haiti Depremi ile ilgili haberleri izledim; tabii Türk kanallarından değil, CNN International'dan, çünkü bizim medyamız maalesef böylesine büyük bir insanlık trajedisine uyduruk dizilerden dolayı kapsamlı bir şekilde zaman ayırmadı. Her yer cesetlerle dolu, yağmalar, salgınlar, orası tam bir cehennem. Oradaki insanlara yardım için Türkiye'de ilan edilen güvenilir bir tane banka hesabı dahi yok!.. Oraya giden yardım ekiplerinin ülke bayraklarıyla gitmeleri, koca koca yazılar yazmaları da bence doğru değil. İyilik yapıyorsanız, sessizce, gizlice yapacaksınız. Bir tane ekibin elbiselerinin üzerinde kocaman Mexicana Marine yazıyordu. Bence oradaki yardım ekiplerinin üzerinde hiçbir şey yazmamalı. ABD, trampetler ve trompetler çalarak oraya büyük bir yardım gemisi gönderiyor ve, "Bakın, ey Dünya, biz Amerikalılar ne kadar iyi insanlarız," diyor. Ölüler üzerinden reklam gibi geliyor bu bana!.. İsa'nın meşhur sözünü unutuyorlar: "Sağ elin bile, sol elinin yaptığı iyiliği bilmeyecek!" Yine de ABD'nin geniş çaplı yardımını pratik gerçeklik bağlamında takdir etmek gerek.


Yatma vakti gelmişti ve milyarlarca insan gibi ben de Haiti'deki korkunç gerçeklere gözümü yumup, sırtımı dönüp uyudum, rüyalar alemine daldım. Sabah üzeri, henüz dün yapılmış ev yapımı taze ayva reçelli ve Yörsan yarım-yağlı beyaz peynirli kahvaltımı yaptım, bir de rafadan yumurta yedim; tuzlu ve limonlu pet sularını da aldım. Çantama, bu kez hepsi poşetlenmiş yedek eldiven, yedek çorap ve yedek bere de almıştım. Bize gerekmese bile bazen ekipteki birisinin ihtiyacı olabilir diye de yedek almak faydalı olur ya da birden bere dereye düşer, dere bereye sıçrar, her şey olur.


Faruk'la 7.01'de Bilkent köprüsü altında buluşmak üzere evden çıktım. Yahya Kabak bey bu hafta Kartalkaya'ya kayağa gitti; ancak sonradan öğrendik ki pek fazla kar yokmuş ve Yahya bey de ailesiyle birlikte kayaktan mangal işlerine geçiş yapmış!.. Etkinlik boyunca Yahya beyin "İyi ki geldik yaw!" sözü epeyce tekrarlandı ve kulak çınlatması yapıldı.


Etkinliğe 14 kişi katıldı. Nazım Ata Ilgaz'dan katılacaktı ama zamanlama sorunu çıkmış. Daha önceden tanımadıklarım da vardı: Asuman Özaltay, Emine Kumkaya ve Süleyha Özdemir. İsimler ve soyadlar konusunda hafızam pek iyi değildir, hatalar olabilir; telafi her daim mümkündür.

Gideceğimiz yer Küçükhacat tepesiydi (Küçükhacet). Bu "hacet" sözcüğü acayip bir şey. "Buna hacet yok" derken "Buna gerek yok" anlamı var. Tanrı'dan istenilen bir dilek anlamına da geliyor ve de bir de o meşhur tuvalet anlamı var. Benim pek sevdiğim bir sözcük değildir açıkçası. İslam'da Tuvalet adabı denilen maddeler arasında bu sözcük sıkça geçer.

Çankırı taraflarına yıllardır gitmemiştim ve bu taraftaki coğrafyayı hatırlamak, buralarda ne olup bitmiş, ne tür orman katliamları olmuş görmek istiyordum. Bir arkadaşımla Karadeniz bölgesi turu yapmayı planlamıştık ama o uzun süreliğine yurt dışına gidince proje buzdolabına taze saklanmak üzere kondu. Yol boyunca çok sayıda otobüs gördük; Tekel işçileri Ankara'daki eylem için dalga dalga başkente akıyorlardı, her yerde polis arabaları vardı, sanki düşman güçleri şehre hücum edeceklerdi!.. Yollar nasıldı derseniz, "Duble rezaletti" derim!.. İlk molayı Hacı Ali tesislerinde verdik. Mangal-sucukçu gezi otobüsleri hafta sonu Ilgaz'a akın akın gidiyor ve burada mola veriyorlardı. Trekking piyasasının sosyetik aktörleri oldukça çoğalmıştı; ben kalabalık grupları pek sevmiyorum; 13-14'lük ekipler iyi oluyor.




Tesislerden sonraki ilk hedef 1875 rakımdaki Ilgaz Dağı Karayolları istasyonuydu. Buranın 5 kilometre yakınına kadar ortalıkta kar falan görünmüyordu; tam, "Acaba kar var mı?" derken karın o muhteşem beyazlığı kendisini "Ben buradayım, Murat!" diyerek gösterdi. Ben de, "E ben de buradayım!" dedim!..



Bakım istasyonunda inip yürüyüşümüze başladık. Hedefimiz öncelikle "Yavru Hacetti." Küçükhacat'tan önceki yükseklikti burası. Yanılmıyorsam buraya Geyik Dağı da deniliyor. Geyik Dağı'nın düzlüğü için Küçükhacat'ın balkonu da derlermiş. Değişik yürüyüş ekipleri buraları değişik bir biçimde adlandırabilmektedirler. Bizden önce başka bir ekip de bu yoldan yürüyüşe başlamış, kar yolu açmışlardı; bu durum işimizi ilk etap için kolaylaştırdı. Ticari kar yolunun ince ticari hattında ilerledik. Hava sisliydi. Yolda bir aileye rastladık. Anayoldan içeri birkaç kilometre girmişler ve şimdi de geri dönüyorlardı. Karlı ağaçların Walt Disney tarzı rüyamsı görüntüleri insanın gözlerini esir alıyordu. Sanki bütün ağaçlar kardan bir kürk giymişler, bir Kar Balo'sunda bir araya gelmişlerdi. Ankaralılar bu bakımdan şanslılar; özel araçla 2.5 saat ötede karlar ülkesi bütün güzellikleriyle yer almaktadır.




Yoldaki ilk kısa molada ekiptekiler tespih gibi dizildiler; burada "İncelme" denilen şeyi yani terlememek için katman çıkarma işlemini yaptılar. Orman içinde ilerlemeye devam ettik; inişler ve çıkışlar yaptık. Müslüm bey zaman zaman "Yorulan var mı?" diye bağırıyor, "Evet," yanıtı aldıktan sonra o meşhur cevabını veriyordu: "İyi, ben de yoruldum, yola devam!" diyordu!.. :) Yavru Hacat'a doğru tırmanışa geçtikçe rüzgar artmaya, ısı ve tempo düşmeye başladı. Bizden önce oralara gelen başka bir ekibi yukarıda görüp el salladık, selamladık. Onlar "Yavru Hacat"la yetinecek ve geri dönecek gibi görünüyorlardı ve hatta kesin öyleydi. Biz yola devam ettik; hedefimiz zirveydi. Bir ekip görüp de bir seslenme duyarsak sessiz olup dinlememiz gerekiyordu çünkü belki bizden yardım istiyorlar ya da kendi iç haberleşmelerini yapıyorlardı.




Artık "Karlar ve Gerçek Kurtlar İmparatorluğu"ndaydık. Her yer alabildiğine beyaz, alabildiğine temizdi. Kar, insanda müthiş bir temizlik hissi uyandırıyordu. Ayakkabılarımız, tozluklarımız pırıl pırıl olmuşlardı. Karla kaplı ağaçlar, rüzgar denen görünmez heykeltıraşla ustaca şekillendirilmişlerdi. Olağanüstü bir görsellik vardı ve insan bu görselliğe dalıp gidiyordu, işte o anlar şehre dair hiçbir şey hatırlanmıyordu.




Fotoğraf çekenler, ava giden avlanır misali aniden fotoğraflanıyorlardı!.. Aşağıda, Müslüm bey fotoğraf çekerken, bir başka makinenin merceklerine yakalanmış bir halde görülmektedir.




Yavru Hacat'ı Küçükhacat'a bağlayan boğaza doğru ilerliyorduk. Amacımız saat 12 gibi buraya varmaktı ki yoğun kar ve yavaş tempodan dolayı hedeften en az 1 saat sapmıştık. Ana yemek molasını ağaçlık, kuytu bir yerde verdik. Zirve çıkışı öncesi yemek takviyesi yapıyorduk. Kar kalınlığı ne kadardı derseniz Olcay Özbey buna yanıt verebilir. Aşağıdaki fotoğrafta Olcay beyin sol bacağına bakarsanız kar kalınlığını görebilirsiniz. Elbette kar kalınlığı yer yer değişiyordu.




Ana yemek molasında hızlıca bir şeyler atıştırmaya başladık. Hasan Tahsin Çetin bey bir cam kavanoz çıkardı. Ben önce bunu sarelle gibi bir şey sandım ve de peşinen "yemem!" dedim; meğerse o Tahin-Pekmez'miş. Gerçekten harika bir şeydi. Hasan Tahsin bey 20 kadar kaşık da getirmiş; herkese teker teker kaşıkları dağıttı, ben sadece 2 kaşık yiyebildim; başkalarının hakkını yeme durumu olmasaydı rahatlıkla 10-15 kaşık yerdim; çok lezzetliydi; memleketin harika yiyeceklerinden biridir bu. Çıkış öncesi enerji verdi.


Sis artmaktaydı. Görüş mesafesi bazen 100 metre bazen 20 metre oluyordu. Çıkışa geçtik. 2100 metre civarlarında ekipte önde 10 kişi arkada 4 kişi şeklinde bir yapı oluştu. Herkeste belirli bir yorulma olmuştu ama arka tarafta daha fazla yorulanlar olmuştu. Müslüm bey en önde iz açıyordu. Numune'de anestezi uzmanı olan Süheyla Özdemir hanımın dizinde de bir problem vardı sanırım. Müslüm bey zaman zaman durup geriye gidip onlarla konuştu. Bence mevcut durumdan dolayı zirve yapmadan dönmeye karar vermişti, ama nereden dönüleceğine karar verecekti sadece!.. 2250. metreye geldiğimizde poyraz iyice artmıştı. Sağda solda tavşanlar dikkatli gözlere uzaktan kendilerini gösteriyorlardı. Yaşam, farkındalık içinde olanlara her türlü ayrıntıyı altın tepsilerde sunar.


Termometre eksi 4 kadardı. 300 metre kalmıştı zirveye. Orada sıcaklığın -7 olduğu tahmin ediliyordu; rüzgarla birlikte -10 demektir bu. Müslüm bey ekiptekilere "Burada bir karar verelim," dedi. Ben zirveye çıkmayı istiyordum. Galiba en çok da Erol Engin bey istiyordu; daha önce 150 metre kala geri dönmüştü ve bu kez "kesin çıkacağım, kararlıyım" diyordu. Arkada kalan arkadaşlar, "Siz gidin, biz izleri takip edip yavaşça geri döneriz ya da buralarda bekleriz," dediler. Müslüm bey burada yine "İyi bir profesyonel" olduğunu gösterdi ve "Olmaz!" dedi, "Geri dönüş kararı" aldı. "Beraber yola çıktık, bereber döneriz" güzel ve doğru bir felsefedir. O kardaki izlere güvenmek de olmaz. Tipi başlar, 10 dakikada o izler silinir; sis yoğunlaşır, yön duygusu tamamen kaybedilir. Zaten Müslüm bey bizim izlerimizle başka ekip izleri karışmasın diye de batonlarıyla her iki yana çizgi çekiyordu. Ben 2250. metrede durup baktım etrafa; sis yoğunluğu 20 metreye kadar düşüyordu; zirveye çıksak bir şey değişmeyecekti; bulunduğumuz yerle zirve arasında manzara bakımından ya da panoramik görüntü açısından pek bir fark olmayacaktı, dönmek daha doğruydu. Yanılmıyorsam 2002 yılında bu dağda 8 kişilik bir ekipten bir dağcı kız siste kaybolup uçurumdan düşerek hayatını kaybetmişti. Yani özellikle kışın 2500'lük bir dağ ciddi bir dağdır, şakaya gelmez. Ama temposu aynı, güçleri paralel, tecrübe birikimi birbirlerine oldukça yakın ve çok küçük bir ekip olur, çadır da dahil herkesin yeterli donanımı olur, o zaman basar gidersiniz 2500'lük ya da 4500'lük zirveye, eğer illa ki gerekiyorsa tabii!.. :)



Dönüşte Yavruhacat tepesi yakınında bayraklı bir fotoğraf çekildi. Hasan Tahsin bey altımız donuyor diyip yavaş fotoğraf çekiminin hızlanmasını istedi!..





İnişe geçtik; inişte kar kalınlığından dolayı özgürce sağa sola koşma fırsatı doğdu. Büyük bir kayanın önünde hatıra fotoğrafları çekildi.





Ormana daldık, rüzgar kesildi, manzaralar güzelleşti. Bir ara Asuman Özaltay "Ayağım burkuldu, Müslüm hocam," dedi. Müslüm bey de çantasını indirince Asuman hanım "Yok canım, şaka yapıyordum," dedi. Müslüm bey "Yok, yok, senin ayağın burkulmuş!" dedi. Böylece bir eğitim tatbikatı başlamış oldu. Çantadan balık ağına benzer bir şey çıktı; balık ağı açılınca bunun bir tür taşıma filesi ya da hamak olduğunu gördük. Batonlardan tutamak yapıldı ve Asuman Özaltay zaman zaman eleman değiştirilerek 4 kişi tarafından aşağı doğru taşındı. Bu işin ne kadar zor olduğu görüldü!.. Buradan şu sonuca vardık ki, herkes dikkatli yürümek zorundaydı, çünkü birinin başına bir şey gelse aslında herkesin başına bir şey gelmişle aynı şeydi bu!.. Yalnızca kendimize karşı değil herkes herkese karşı da sorumluydu. Ya 90 kiloluk biri sakatlanırsa, taşınabilir mi diye sorular soruluyordu ki Müslüm bey de "Merak etmeyin, böyle bir şey olsa, 200 kiloluk insanı da taşırsınız!" dedi. Bu tabii "Possunt quia posse videntur," felsefesiyle ilgilidir yani "Yapabilirler, çünkü yapabileceklerini düşünüyorlar." Bir işi yapmanın ön koşulu, o işi yapabileceğine inanmaktır öncelikle. Yapamam dediğiniz anda zaten yapmanız imkansızlaşır. Yürüyüş güzel, eğlenceli ve faydalı bir eğitim çalışmasına dönüştü.


Bir de Scito te İpsum'dan bahsedeyim. "Kendini bil, kendini tanı" demektir bu. Her insanın bir de böyle bir sorumluluğu olması iyidir. İnsan kendi sınırlarını ve gücünü bilirse pek çok şey de kolaylaşır. Mesela "Ben Everest'e çıkacağım" demek için insanın önce kendi limitlerini ve yeteneklerini, donanımlarını çok iyi bilmesi gerekir.


Aşağıda, Asuman Özaltay taşıma/kurtarma tatbikatı için beklemektedir. Bu taşınma rahatlığı olayından sonra ekipte sık sık "Ayağım burkuldu, taşınmak istiyorum" şeklinde talepler oldu!.. :)





Müslüm bey zirve çıkışına alternatif olarak doğaçlama bir şekilde orman içi kar eğitimi vermeye başlamıştı. Herkes belirli aralıklarla ekibin önüne geçip rotayı 5 dakikalığına belirlemeye çalışıyordu. Engin beyin seçtiği rotadaki dik bir iniş parkurunda 5-6 kişi eğlenceli bir şekilde düştüler. Kadir Karaküçük de 70 derecelik dik bir yokuşa vurup kendi ekolünü yarattı, iyi bir yüklenme oldu.

Bir ara Faruk ağaçkakanların delik deşik ettiği bir ağacın önünde ağaçkakan taklidi yaparken kameralara yakalandı!..





İnsanlar çocuklaştı; zaman zaman "ölçülü çocuklaşmalar" büyük keyif verir ve mutlaka yapılmalıdır; bunlar insana geçmişteki, küçüklüğümüzdeki yitip gitmiş, yalnızca anılara dönüşmüş güzellikleri anımsatır. Kar topu oynandı.




Aşağıdaki fotoğrafta Faruk'un bana fırlattığı kar topunu havada flaşlı bir şekilde yakaladığım an görülmektedir. Ben de, kendisine ayakkabı fırlatılan George Bush misali çok seri davranıp kar topunun kafama gelmesini önledim! :)





Orman içi bütün yürüyüşlerimizde gördüğümüz manzaraları burada da gördük. Ağaçlar devrilmişlerdi. Bunların kökleri pek derinde değildi ve zemin de yumuşayınca 20 metrelik ağaçlar devrilip kürdan gibi kırılabilmektedirler. Yaşam, ağaçlar gibi hareket edemeyen sabit canlılar için çok daha trajiktir.





Dönüşte yavaş yavaş hava kararmaya başladı. Yine bir ODTÜ'lü olan Olcay bey'in yeni aldığı kafa lambası kararmaya başlayan havada görsel bir güzellik yarattı. Zaten sıkça, "Hava kararsa da şu lambayı denesem," diyordu. Yuvarlak bir ışık, karların üzerinde ilerlemekteydi. Sanki Tanrı katından aşağıya, biz insanların ülkesine bir projektör tutulmuştu.




Dönüşte yine yaprak dökümleri yaşandı; eğer zirveye çıkmış olsaydık, epeyce bir kişi yorulacaklardı ve Ankara'ya dönüşümüz akşam 21.40 yerine en az 22.40'ı bulabilecekti!.. Dönüşte küçük çaplı kopmalar oldu; ben bir süre arkada kalıp sonra öne geçip ilerledim. Ağaçların arasında gizlenmiş 2 siluet gördüm! Müslüm bey ve bir kişi daha gizlenmişlerdi! Ama bizden kaçmaz tabii! :) İleride bir ateş gördük. Kaptan Ahmet bey semaveri yakmıştı. Buraya ilk gelenlerden Faruk'la Asuman hanım aşağıda görülmektedirler.





Kafa lambaları yine zengin ve sanatsal bir görsellik oluşturdular.




Çaylar pişti ve ikram edildi. Hasan Tahsin bey etkinlik sonrası soğuma, gevşetme hareketleri yaptırdı, fakat o kadar hızlı yaptırdı ki yeniden ısındık! :)





Minibüse geri döndük. Bulunduğumuz yerdeki bir levhanın da fotoğrafını aşağıya aktarıyorum. Levhanın alt direği fotoğrafta çıkmadığı için sanki levha havada asılı durmaktadır ve dahi uçmaktadır!.. Belki de altta direk yoktu! :)





Dönüş yolunda Hacı Ali tesislerinde 2.5 liraya çorba ve çay içtik. Biz Ankara'ya dönerken Tekel işçileri de memleketlerine geri dönüyorlardı; tesis işçilerle doluydu.




Gerek yürüyüş boyunca gerekse de minibüste çok şey konuşuldu. Olcay beyin evde çaldığı baterilerden, komşuları rahatsız olmasınlar diye ses yalıtımı projelerinden, Faruk çocuklarının Saksafon meraklarına, Piyano öğretmenlerinin aldıkları yüksek paralara, Çankırı'nın otlu peynirine, Kazan Dairesi gibi ısıtan minibüs kaloriferine, Olcay beyin buğulanan kayak gözlüklerinin buğulanma gizemine, Ülkü hanımın Merrel marka su geçiren Gore-Tex ayakkabısına, Jale-Şule kardeşlerin yaptıkları yarı kakaolu güzel keklerin tadına, Asuman Özaltay'ın verdiği Kıymalı poğaçalara kadar pek çok ayrıntı konuşuldu. Ekip oldukça konuşkan bir ekipti ve ben bunu olumlu buluyorum! :) Eve geldim, bizimkiler Anka Mall'de kredi kartları da dahil bütün kartlarını sağlam bir hırsıza çaldırmışlar; birkaç saat bu kartların iptalleri için uğraşıp güzel bir etkinlik sonrasının verdiği yumuşak yorgunlukla gece yarısı uykuya daldım.


Yol boyunca, öndeki yeri kapmış olan Muharrem Varol beye takıldık. Ben bazen espiri bağlamında Muharrem beyin koltuğunu arkadan sallıyordum ki belki "Yahu burası çok sallanıyor, ben arkaya geçeyim," desin!.. :) Sağolsun, dönüşte ben arkaya oturuyorum Murat, sen öne geç teklifinde bulundu ki tabii ki kabul etmedim. Öne ilk kim oturmuşsa orası onun yeridir, hak önceliğine saygı gösteririm! :) Esasen orası rehberin yeridir, o da ayrı! :) O koltuk için şerefiye ya da hava parası alınması da söz konusu oldu!..

Bu kez de yazımı 2 farklı müzikle sonlandırayım. Birincisi şu aralar Türkiye'de epeyce popüler ve sevilen bir şarkı: Ferhat Göçer; Götür Beni Gittiğin Yere:


Aşkındır beni yaşatan, beni hayata bağlayan...

Sensiz ben nefes alamam, buralarda hiç duramam...


http://www.dailymotion.com/video/xbbi15_ferhat-gocer-gotur-beni-gittigin-ye_music


İkinci müzik Türkiye'de değil ama benim zihnimde her zaman çok popüler:) Elvis Presley, Baby I Don't Care. Bu şarkının sözleri de hoştur: Sinemaya gitmezsin, dans etmezsin şunu yapmazsın bunu yapmazsın vs. çok modası geçmişsin, ama farketmez, Baby I Don't Care I love You, şeklinde bir müthiş şarkıdır! Elvis Presley Küçükhacat tepesinde kışın eksi 20 derecede bir konser verseydi şahsen tek bir saniye tereddüt etmeden giderdim:)


http://www.dailymotion.com/video/xe5tj_baby-i-dont-care-music


"Yaw arkadaş, iyi ki gelmişiz yaw!" :)

Mehmet Murat ildan

Sunday, January 10, 2010

ADKK Etkinliği -4



Bugün, yani 21. Yüzyılın ilk 10. yılının 10 Ocak Pazar günü ADKK grubuyla Muratfakılar Doğa Yürüyüşü'ne katıldım. Şimdi biraz bu etkinlik ve öncesinden bahsedeceğim.


Etkinlik öncesinde, Kızılay Ülkealan Pasajı'nda yer alan K2 mağazasında mini bir ADKK grubu bir araya geldi. Profesör Ülkü Gürler hanım, mimar Erol Engin bey ve ben dağcılık/trekking malzemelerine baktık; mağazanın sahibi iyi birisine benziyordu; bütün sorularımızı üşenmeden yanıtladı. Ben ve Erol bey 5 liraya ipekli balaklava tarzı iç eldiven aldık; ben 10 liraya belirli bölgeleri tamponla destekli Donnay marka bir trekking çorabı aldım ve de üçümüz de 15 liraya Viola marka % 100 peva olan panço aldık; duş kabin perdelerindeki malzemeyle aynı galiba!.. Ben panço hiç sevmem ama çantada her zaman panço bulundurmakta yarar var. Dağda, bir saat içinde bile pek çok mevsim ardı ardına yaşanabilir, dağda 4 mevsim değil 40 mevsim vardır!.. Ülkü hanım Marmot marka eldiven, bir sarı balaklava ve bir de Jack Wolfskin marka polar aldı. Galiba toplam 200 lira kadar para bayıldı!.. Hafta içi ben bir kez daha bu mağazaya gidip su geçirmez ince eşofman altına bakacağım; 99 liraya gelecekmiş; tam olarak söylemek gerekirse High Mountain (Dintex) pantolon gelecekmiş, indirim yapar büyük ihtimalle. Bendeki su geçirmez uyduruk ince eşofman altını yıllar önce kazmalı düşüş için almış ve hiç kullanmamıştım; bel kısmı inanılmaz sıkıyor ve sanırım kan dolaşımını da bu yüzden biraz engelliyor.


Bu mağazada K2 dağının ve başka baba dağların lafı geçti; Erol Engin bey son derece samimi bir şekilde "Zamanım yok, zamanım olsa!" diyince hoş bir espri ortaya çıktı. Yani zaman olsa K2 sorun değil gibi bir şey algılandı! :) K2, 8611 metrelik dünyanın en yüksek 2. dağı. Everest'ten çok daha zor bir dağdır; düz kaya duvarı gibi bir şeydir; o dağdaki ölüm oranının 1/3 olduğu söylenir. Yani 3 kişiden biri, çoğu kez de zirveye ulaşamadan ya düşerek ya da donarak ölür!! Ama, ah bir zamanımız olsa, K2'yi de halledeceğiz! :)


Yapılan konuşmalardan şunu da hatırlıyorum. Ben Ülkü hanıma, "Herhalde yarınki yürüyüş 'light' bir yürüyüş olacak," dedim ve o da bana "Müslüm hocanın hiçbir yürüyüşü light olmaz," dedi ve haklı da çıktı. "Fast-Running - Heavy Trekking" tarzı bir şey oldu!..


Cumartesi akşamı erkenden yatmayı planlıyordum ama saat yine sabah 1'i buldu. Biraz haber izledim; Norveç'te Türk ailenin başına gelenlere baktım, ambulansla yapılan bant kayıtlarını dikkatle okudum ve hiç şaşırmadım. Uzun yıllar yurtdışında kaldıktan sonra şu kanaate vardım ki ben Avrupa'yı sevdim ama Avrupalıların soğukluklarını, ırkçılıklarını, samimiyetten yoksunluklarını, bazı ahlaki değerlerini vs. gibi şeylerini sevemedim.
Ölen kadına canım sıkılmış bir şekilde yattım; küt diye uyumuşum, 6.01'de alarm çalmak üzereyken pat diye uyandım!.. Rafadan yumurtalı, ballı, az tereyağlı, ayva reçelli, kızarmış ekmekli bir kahvaltı yapıp her zamanki gibi Bilkent köprüsünün altına, Faruk Türkçüoğlu ve Yahya Kabak'la buluşmak üzere gittim.


ADKK minibüsüne Armada'nın önünden bindik. Etkinliğe bu kez 16 kişi katıldı. Ben önceki yürüyüşlerden 13 kişiyi tanıyordum; 3 kişiyi ise tanımıyordum: Hakkı Kubilay Yüce, Kadir Karaküçük ve Mürsel Yaman. Ötekiler için kadrolu elemanlar ya da genel olarak düzenli gelenler, müdavimler diyebiliriz!..


Yolculuk her zamanki gibi Kızılcahamam Mevlana lokantasında yemek/ihtiyaç molası ile devam etti. İçeride çok güzel bir soba yanmaktaydı. Bu sobanın üzerindeki huninin içinde ise ilginç bir yakıt vardı!




Ben ilk kez böyle bir şey gördüm, fındık kabukları çok güzel yanmaktaymışlar. Sobanın ateşi harlıydı; insan, sobanın önüne bir kedi gibi kıvrılıp uzanmak istiyordu. Soğuk havada sıcak, gerçek bir cennettir!.. İnsan, nostaljik bağlamda sobaları özlüyor. Fakat gece dönüşte Kızılcahamam'dan geçerken korkunç bir hava kirliliği de vardı. Buralarda Jeo enerjiyi mutlaka kullanmalılar, böyle bir kirlilikte yaşanmaz; tam bir geri kalmışlık olayıdır bu!.. Sorun varsa mutlaka çözülmelidir; sorunla birlikte yaşanılmaz; belirli değerleri ve stardartları olan insanlar buna katlanmamalılar ve sorunu bir şekilde çözmeliler.



Burada, dostlarımız Muharrem Varol beyle Abidin Demirkaya'ya rastladık, sevindik; onlar bu hafta başka bir gruplaydılar. Uzaklardan gülen bir yüz gördüm. Bu da Albay Semin beydi. 40 yıllık dostmuş gibi bizi içtenlikle karşıladı. Bu hafta Kara Kuvvetleri trekking olayından dolayı bizle gelemediğini söyledi. İçten selamlarla ve başka bir etkinlikte görüşmek üzere oradan ayrıldık.






İstikamet Muratfakılar köyü ve çevresindeki yaylaydı. Kızılcahamam'ın içinden geçtik; Ankara Bolu yönünde devam ettik; Kızılcaören'i, Akyar barajını, "Akyarma 1550 rakım" diye bir levhayı, Yenecik'i geçtik. Aktaş II yazan bir köprüden sola girdik ve ilerledik. Donmuş bir gölün kenarından geçtik; ben dönüşte bu gölü fotoğraflamak istiyordum ve dahi üzerinde yürümeyi arzuluyordum, ama kısmet olmadı. Yavaş yavaş karlar artmaya başlamıştı ve bu sevindirici bir olaydı. Muratfakılar köy evleri yakınlarında minibüsümüz çamurumsu bir yerde patinaj yapmaya başladı. Oradan inerek yürüyüşe başladık.






Muratfakılar köyü Bolu ilinin Gerede ilçesine bağlıdır. Az sayıda ve hepsi "tahtadan yapılma yayla evleri" vardı burada. Fakı, fakihten geliyor; fıkıh bilgini demektir. Fıkıh da hem bir işi iyice anlamak hem de İslam hukukundaki kurallar bütününü belirtir. Muratfakı ya da Fıkıhçı Murat, Osmanlı Devleti'ni kuran Osman beyin hocası Şeyh Edebali'nin öğrencilerinden biriymiş. Herhalde onun soyundan gelenlerden biri bu köyü kurmuş.

Çeşmelerin önlerinden, derelerin yanlarından, bir ara otobanın yakınlarından geçtik. Halen yenilebilecek kuşburnu bulabilmek mümkündü. Benim, "Ormanların Havaalanları" dediğim açıklıklardan geçtik.


Aşağıdaki resimde Faruk görülmektedir. Bu arada ekipteki Meral Kılıç hanımın da 1980'li yıllarda ODTÜ Elektronikten mezun olduğunu öğrendim. Bu güzel bölümden tanıdıklarım daha da artmış oldu.




Aşağıda ise Müslüm bey "İstikbal Dağlardadır" sözünü söylerken görülmektedir.





Önemli bir mesafeyi "Orman İçi Ticari Toprak Yol"da katettik. Müslüm Öndeş bey dönüşte asfalt bir yoldan geçerken "Ticari Yol" işte böyle olur demişti. Ben de benim Ticari Yol'dan neyi kastettiğimi açıklama fırsatını şimdi bulmuş oldum. Ticari Yol diyince ben insan yapımı her tür yolu kastediyorum; yani orman içi toprak yolları, asfaltı, otobanı ve hatta orman içi patikaları bile. Bir de "Tanrı'nın Yolları" vardır! :) Ormana sapınca tamamen doğal olan, ardıçların, yerlere düşmüş dalların, devrilmiş ağaçların, Vietnamsı sıklıktaki çalılık yerlerin, kayalıksı, taşlı alanların hepsi böyle yollardır. "Tanrı'nın Yolları" esasen yol değildir, çünkü tamamen doğal yerlerdir. Ben, "Yol olmayan" yerleri seviyorum. Öteki yerlere de insan yapımı olduklarından Ticari Yol diyorum! :)

Etkinlikte çok küçük şelalemsi yerlerden geçtik. Yahya Kabak bey bu şelaleciklerden birinin önünde görülmektedir. Şelale çok küçük olduğundan "şelalecik" sözcüğü de yeterli olmuyor, belki "şelalecikcik" sözcüğü gördüğümüz şelale boyutunun küçüklüğünü daha iyi yansıtır!..





Güzel bir açıklıkta ana yemek molasını verdik. Ben, Cuma günü Meclis'ten paket yaptırdığım ekmek arası ızgara köfteleri yedim ama pek de beğenmedim. Eskiden TBMM'nin ızgara köfteleri çok güzel olurdu. Mevcut iktidarın memlekette el atıp da bozamadığı tek şey Meclis ızgara köfteleri kalmıştı ve şimdi onlar da bozuldular! :) Faruk güzel bir karanfil çayı yapmıştı, bana da ikram etti ve doğrusu karanfilin o harika kokusu insanın içine ferahlık veriyor. Jale Bora hanım gün kurusu kayısı ikram etti, çok tazeydi. Yapay kurutulmuş turuncu renkli kayısılar benim artık hoşuma gitmiyor.


Bu molada herkes torbalarla birbirilerine bir şeyler ikram ettiler. Faruk'un "çemeni çıkarılmış pastırma" önerisini hafıza kaydıma aldım ve bir dahaki sefere uygulamaya koymaya karar verdim. Ton balıklı sandviç olmadı, ağır kaçtı; salam zaten zararlı, bu hafta getirdiğim maydanozlu kuru köfte de çok kuru oldu, resmen boğazıma takıldı; sos koysaydım ekmeği çamur haline getirecekti; yeni hedefim, "ekmek arası pastırmalı sandviç" ya da Ülkü hanımın tavsiye ettiği zeytinli peynirli vejetaryen bir sandviç modeli!.. Yanlış yapa yapa sonunda doğruyu bulacağım sanırım! :) Lezzetle sağlığı bir araya getirmeye çalışıyorum, yoksa dağda her şey yenebilir. Bizler, şimdilik fani de olsak, ideali, ideal olanı aramaya, doğru olana yaklaşmaya devam etmeliyiz! :)


Bu mola yerinde küçücük bir mezarlık da vardı; sanırım birisi bir kuşu ya da başka bir hayvanı gömmüş ve etrafını da taşlarla çevirmişti. İnce bir düşünce diye düşündüm.


Yemek sonrası 2. etap, yani zorlu ve zorlayıcı olan etap başladı. İlk etap için ben, "Faruk hocam, ticari yolda ilerliyoruz, bana yazı malzemesi çıkmaz buradan" dedim ve der demez de ilahi yanıt geldi! :) Toplamda 21 KM'yi bulan, önemli bölümü karda inişli çıkışlı yürüyüş şeklinde geçen 7 saatlik sıkı bir performans yürüyüşü ortaya çıktı. Yer yer buzul şelalelerine, buzul sarkıtlarına rastladık. Ben, ikinci sıramdaki yerimde ilerlerken Müslüm beyin anlattıklarını dinliyordum. Önde yürümenin bir avantajı da daha fazla dinlenme zamanı bırakmasıdır insana. Ama çukurlara ilk düşme ya da ilk kayma tehlikesini de en önde giden kişi yaşar genellikle. Çok sayıda şey konuşuldu. Müslüm bey birkaç gün önce Ilgaz'daymış; çocukların yarışma işleri varmış. O yorgunlukla bu kez buraya gelmiş. Omuzundan da kas yırtılmasından dolayı fizik tedavisi görmekte.




Yol boyunca pek çok kurt ve domuz izleri gördük. Eğer toprak yolda sanki savaş çıkmış gibi bir dağınıklık görürseniz bu durum domuzların işiymiş. Müslüm bey domuzların dişleriyle bitki kökleri aradıklarını, kurtlarla savaştıklarını, o vahşi dünyayı anlattı. Elbette yine ayı izlerine rastladık. Yer yer çok özel doğa manzaraları oluştu; bir ara güneş açtı, uzaklardaki tepelere vurdu, altınımsı pırıltılar, sarımsı ışıltılar yarattı. Güneş, batıyordu; dünyamızın bu sıcak sevgilisi dünyanın bu bölümünü geçici olarak terk ediyordu; herhalde ayrılık sevgiyi ve özlemi arttırır, gerçek değeri ortaya çıkarır, ayrıldığımızın kıymetini anlamamızı sağlar felsefesini pratiğe uyguluyordu!..


Yavaş yavaş yorulmalar başlamıştı, sıcak sular tükenmeye yüz tutmuştu. Hava kararmaya başladığından Müslüm bey "Pergelleri açın," yani adımları büyütün dedi. Etkinlik boyunca zaten hızımız oldukça fazlaydı; ilk başlarda saatte 3.5 kilometre hızındaydı. Nazım Ata'nın ayakkabısı spor ayakkabı olduğundan ayağı ıslandı; bu ıslaklığını birkaç kez topluluğa şiir okuyarak ya da okutarak unutmaya çalıştı. Müslüm beyin asker postalları da ona sorun çıkarıyorlardı; çoraplar sürekli aşağı toplanıyorlardı; ayak da postalın içinde çok fazla hareket ediyormuş. Askerlerin, Özel Kuvvetler'dekilerin de dahil olmak üzere malzemelerinin iyi olmadıklarını öğrendim.


Benim ayakkabım Gore-Tex'ti ama Adidas marka olduğundan, yani iyi bir trekking markası olmadığından dolayı belirli derecede bir ıslanma oldu. Rotamız, sırttan ilerleyince uzadı; bu 1-2 saatlik uzama ekibin performansını etkiledi; doğal olarak yaprak dökümleri ve bitkinlik başladı!


Gemide isyan belirtileri vardı; nitekim Erol Engin bey iyice yorulduğunu, yarınki mimarlık projesini bu halde nasıl bitireceğini söylüyordu. O, rotanın genel istek üzerine uzatıldığını düşünüyordu ki esasen rota, ticari yola dönmeyip biraz daha doğal arazide gitmemizden, sırtta ilerlememizden uzadı sanırım. Nazım Ata bey de isyan hazırlığı içindeydi! :) Faruk bu "Geçici moral kaybının" çaresi olarak olumlu düşüncenin önemini vurguladı. Doğrusu hepimiz yorulmuştuk, ama olumlu düşünce ve moral yüksekliği pek çok şeyi çözebilmektedir ya da en azından sorunu daha da artırmamaktadır. İnsanın bir fiziksel sınırları olur ve bir de psikolojik sınırları. İnsan fiziksel olarak bir tükenme yaşasa dahi işte o zaman psikolojik sınırlar meselesi devreye girer. Fiziksel çökme ve bitkinlik başladığında morali ne kadar yüksek tutarsanız, fiziksel çökmenin etkisi de o denli azalır. İnsan, akşam hasta olacağını hissetse bile yine de moralini yüksek tutmaya çalışmalıdır yoksa akşam hastalanmayı bizzat kendisi garantiler.

Hasan Tahsin Çetin bey yol boyunca mangallardan bahsetti; sanırım iyice acıkmıştı; yine hep neşeliydi; çıkışlarda sesi biraz azalıyordu fakat çabucak toparlıyordu; bağırarak daha fazla oksijen kazanacağımızı, ciğerlerimizin açılacağını söylüyordu! :) Şarkı ve türkü söylüyor, söylenmesini talep ediyordu. Yahya beyin oğlunun başarılarından bahsedildi; Yahya bey mütevazi davranarak "Oğlumun başarılarının sırrı benden değil hanımdandır," dedi ve de bayanlarla ilgili şu felsefesini söyledi: "İtaat et ve rahat et!" :)





Hava kararmıştı, yarı karanlıkta ilerlemekteydik. Ay ışığı vardı, ama uzaklarda onun önünü tiyatro perdeleri gibi bulutlar kapatmıştı ve ışık etkisizdi. Ekipte 3-4 kişide kafa lambası vardı. Etkinliklere her zaman kafa lambası getirmek gerekir.






En önde Müslüm bey kafa lambasıyla gitmekte, bir de en arkada Mürsel bey yine kafa lambasıyla yol almaktaydı. Böylece "öncü-artçı" bağlantısı arka ve öndeki bu iki ışıklı noktayla sağlanmış oldu. Uzaklarda bir ateş gördük; herkes canlandı. Müslüm bey etkinlik boyunca sık sık ekiptekileri saydı.





Uzaktan gördüğümüz ateş, kaptan Ahmet bey'in yaktığı bir ateşti bu; akşam 6'ya doğru minibüsü görmüştük. Tam işler bitti derken bu kez bir dere yolumuzu kesti. Herkes taşlardan seke seke karşı kıyıya, ateşin yanına geçti. Aşağıda Ülkü hanım ve Jale Bora dereyi geçerken görülmektedirler. Doğrusu bayanların performansını özellikle kutlamak gerek. Sıkı yürüyüşte onlar da iyice yorulsalar da sağlam bir şekilde yürüdüler.






Dereyi geçtikten sonra paçaları sıvayıp tozlukları çıkarttık. Bir süre ateşin başında ısındık. Ateş her zaman için büyüleyicidir ve onu seyretmek müthiş bir zevktir.





Kaptan Ahmet beyin yaptığı çayları içtik. Galiba yeni bir semaver takımı almıştı. Bu kez suyun kalitesi Hasan Dağı'ndaki gibi kötü değildi, hoş içimi olan bir suydu.




Ben gelirken ve giderken minibüsün en önünde, en manzaralı yerde oturdum ve aşağıdaki fotoğrafı çektim! :) Ufku görünce kendimi özgür hissediyorum. Fotoğrafta görülen ayak izleri Zirve Dağcılık grubu üyelerine aittir. Servisle bir sorun yaşamışlar. Bizim kaptan Ahmet beye gelmişler; o bölgede telefon çekmediğinden "Bizi ana yola götürür müsün?" demişler. Ancak saat 17.00 gibi olduğundan Ahmet bey bizi beklemesi gerektiğini söylemiş. Onlar da en az 3-5 KM karanlıkta yürüyüp minibüse gitmişler. Onları yolda gördük, epey bir moralsizdiler. Bu tip şeyler olabilmektedir. Rehberle sürücü arasındaki koordinasyon da çok önemli. Ayrıca hayatın her aşamasında bir B planı da gerekir. Ahmet bey "B planımız" var dedi; yani kazara biz çok geciksek, telefonla Müslüm beye ulaşılamasa gibi sorunlar için bir B planı bulunmaktadır.




Dönüşte Erol beyin isteği üzerine Mevlana'da durup çorba molası verdik. Oradaki adamlar "En neşeli grubun" biz olduğumuzu söylemişler. Bir ara sofraya harika salatalık turşusu geldi; Hasan Tahsin beyin masasından bize ikram gönderilmiş sanırım! :) Herkes fındık kabuğuyla ısınan sobanın çevresini sardı ve ısınmaya çalıştı. Güzel bir etkinlikti. Doğrusu yorucuydu; ertesi gün projesi olanlar ya da final kağıdı okuyacak olanlar için daha da yorucu diyebilirim; benim sırt çantam iyi olmadığından bütün yük neredeyse "bire bir" olarak omuzuma bindi; halen omuzuma dokununca bir sızlama var ama sabah bir şey kalmaz. Dönüşte arabada Jale-Şule kardeşlerin dağıttıkları tuzlu yer fıstığı çok makbule geçti; kendilerine teşekkür ederim. Yürüyüş sonrası tuz ihtiyacı için çok isabetli bir seçimdi bu. Ben ayakkabılarımı çıkardım; kaptana, "Saygısızlık olmayacaksa ayaklarımı minibüsün önüne biraz uzatmak istiyorum" der demez "Elbette, rahatınıza bakın," dedi.

Rotanın uzamasının getirdiği güzellikler de oldu; gece, kafa lambalı yürüyüşün görselliği ve eğiticiliği pek hoştu. Ayrıca ateşin olduğu yere yakın olan yolda gözlerini göklere dikenler muhteşem bir tabloyla karşılaştılar. Milyarlarca yıldız, sonsuz güzellikte parıldıyorlardı, uydular sıklıkla geçiş yapıyorlardı ve bu enfes görüntü bütün yorgunlukları mecazi anlamda alıp yukarıdaki boşluğa, uzaya götürdü; orada yorgunluklar dağılıp gittiler, evrenin derinliklerinde kayboldular...

Daha önceki bir yazımda belirttiğim bir sözü burada yineleyeyim: Si finis bonus est, totum bonum erit! Değerli üstat Shakespeare'in sözleriyle: "Sonu iyi biten her şey iyidir!" Sonlar önemlidir; başlangıcı bırakın, ortaları bırakın ve sonlara bakın. Sonu iyi bitmişse, her şey iyi demektir! :) Sonlar önemlidir...

Sabah 2.03, artık yatma vakti; Ankara'da rüzgar ve yağmur başladı; bu iyi bir haber; gündüz hava temiz olacak demektir!..

Mehmet Murat ildan

Monday, November 23, 2009

DKSK Etkinliği -1


21 Kasım 2009 Cumartesi günü ODTÜ Dağcılık ve Kış Sporları kolu DKSK'nın Işık Dağı etkinliğine katıldım. Bu yazımda etkinliğin kısayla uzun arası bir öyküsünü vereceğim.



Etkinlik Cumartesi sabahı başladı; Ankara yer yer sisliydi; hava kirliliğiyle karışık grimsi bir sisti bu. Hareket saati sabah 8'deydi; yarım saatlik bir gecikmeyle 8.30'da hareket ettik. Sanırım önceki senelere kıyasla çok erken bir çıkış olmuş! Buradan Sıhhiye'ye gittik ve oradan 6 kişi daha alındı. Böylece 45 kişilik otobüste toplam 58 kişi koridorlar dolmuş bir şekilde Kızılcahamam yönüne doğru yola koyulduk.



Ben en öndeki ikili koltuğa oturdum. "Burası DKSK protokolüne ait" şeklinde bir espri yapan oldu, sonra da "Şaka, şaka, bizde protokol yoktur," diye gülerek ekledi; sanırım Şiar Mervan isimli arkadaştı bunu söyleyen. Etkinliğin teknik sorumlusu (TS) Çağlar'dı; etkinlik sorumlusu (ES) Güner'di. İsimleri iyi bilmediğimden dolayı hatalar yapabilirim.


Yolda Kazan tarafında bir odun fırınında durulup yeni çıkmış sıcacık taze ekmekler alındı; imkan olsa içine biraz tereyağı konup yense harika olacaktı. Bu fırının simitleri de çok taze ve lezzetlidir. Kısa molada sigara içenler oldu; sanırım bu arkadaşların yedek ciğerleri vardı, ileride asıl ciğerlere bir şey olursa yedekleri kullanacaklardı ve bu açıdan şanslılardı!.. Benim yedek ciğerlerim olmadığından sigara içmiyorum! :)




Kızılcahamam'dan sonra Çerkeş yoluna saptık; otobüsün hızı yokuşta 10 kilometreye kadar düştü; bir süre sonra Işık Dağı girişine geldik; ekipler hazırlanmaya başladılar.




Benim koldan aldığım çantam da oldukça ilginçti. Yukarıya bir fotoğrafını koydum. İçinden bakıldığında dışarısı görülebiliyordu! Soluyabilen ergonomik (kullanımı kolay) çanta böyle bir şey olmalıydı!.. :) Fakat nankörlük etmemeliyim, bel klipsi falan sağlamdı; omuz kolonlarına da düğüm attım. Zaten kamp yeri oldukça kısa bir mesafedeydi, 1 saatlik bir yoldu; elmalar, soğanlar, 4 litre su, makarna, ton balığı vesaire gibi yiyecekler, cep telefonu, fotoğraf makinesi vs. gibi eşyalar nedeniyle ağırlaşmış çantamı çok fazla taşımayacaktım.



Yürüyüş, ekip başları toplantısından sonra başladı; ekipler 2 çadır birleştirilerek oluşturuldu. Bizim ekip başımız Erkan'dı. Kaynaşmayı sağlamak için "Çadır çadır yürümeyin, karışık olarak yürüyün" dedi. "Kaynaşma Açılımı" yapıldı. Yol üzerindeki ilk çeşmede suyu eksik olanlar takviye yaptılar. Bu çeşmeyi yaptırana da teşekkür ediyorum. Bir gün ben de böyle bir çeşme yaptırmak isterim, ama kesinlikle anonim olarak, üzerinde ismim olmamalı!..




Sanırım bu çeşmeden 1850 rakımlı tepeye direkt vurup aşağı inilince kamp yerine ulaşılabilmektedir, ancak etraftan dolanmak daha az yorucu olduğundan dağın, daha doğrusu tepeciğin çevresinden dolandık. Yol boyunca neredeyse düzgün bir daire şeklinde olan ardıç ağaççıklarına rastladık.



Kısa yürüyüşün sonunda yayla evlerinin bulunduğu kamp alanına geldik ve hemen çadırları kurduk. Çadır eskimiz Erkan ve hazırlıkta okuyan Ezgi çadırların dış tentesini taşlarla gerdirdiler. Hava, pastırma yazı şeklindeydi; fakat akşama doğru pastırma ayazına dönüştü!..




Işık Dağı ve tepesindeki çirkin demir direkler, kamp civarındaki değişik noktalardan görülebiliyordu. Burası oldukça küçük bir dağdır, 2030'luk bir dağcıktır! Zirve tarafı hariç güzel ormanlarla kaplıdır, oksijeni bolcadır.



Çadırlar kurulur kurulmaz ocaklar yanmaya başladı. Bazı çadırların MSR'ı, bazılarının Propan'ı, bizimse sadece mumumuz vardı diyecektim ama yok, mum haricinde güzel bir İspirto Ocağımız vardı. Yemekle birlikte komünal yaşamın etkisi iyice hissedilmeye başlandı. "Communis" sözcüğü Latince'den gelir ve paylaşmak anlamındadır; paylaşmak güzeldir. Makarnalar, bulgur pilavları, küçük parçalara bölünmüş hazır inegöl köfteler, pudingler, bilimum cubur, bilimum abur, ekmekler, aklınıza gelen her tür yiyecek, içecek etkinlik boyunca paylaşıldı. Hijyen ve domuz gribi açısından elbette doğru değildi bu. (Bu yazıyı yazdıktan 1 hafta sonra öğrendik ki bizim bu etkinlikte domuz gribi olanlar olmuş. Herkese geçmiş olsun dilerim ve acil şifalar. Umarım az sayıda kişiye bulaşmıştır ve onlar da çabucak iyileşirler.)



Şöyle bir sistem oluştu: Aynı anda pek çok ocak yanıyordu; mesela bir ocakta makarna pişiyordu: "Makarna pişti!" şeklinde bir çağrıdan sonra ocağın etrafına bazen 10 bazen 15 kişi gelip bir iki kaşık alıyorlar ve de yemek kısa sürede bitiyordu. Kominal olayında bence şöyle bir sorun var: Biraz çekingen olan ya da yavaş davranan kişi ötekilerden az yemiş olur; insanlar yemek yerlerken karakter olarak daha çekingen olan birkaç kişide bu durumu gözlemledim; böyle bir kız vardı, "Tencereden - deyim yerindeyse - bir kaşık yemek kapma olayı" ona ters görünmüş olmalıydı ki yemeden matında oturmuş sağa sola bakıyordu, ama kesinlikle açtı; sanırım bunun farkına varan eskilerden birisi, ona küçük bir tabakta ya da bir tencere kapağında yemek getirdi. Olayı tam açıklayamadım sanırım! :) Şöyle söyleyeyim: Eğer bir tabağınız varsa ve oraya belirli bir miktar konmuşsa onu huzur içinde yiyebilirsiniz. Ama önünüzde bir tencere varsa ve bunu pek çok kişiyle paylaşıyorsanız ne kadar yemeniz gerektiğini bilmezsiniz, utana sıkıla kaşığı götürür tencereye daldırırsınız, acaba az mı aldım çok mu aldım suçluluğu içinde yarı aç bir şekilde birkaç kaşıktan sonra bırakırsınız, yani komünal yemeklerde ben şahsen böyle hissederim. Kominal yemeklerin bir de yukarıda söylediğim gibi gribi yayma tehlikesi vardır ve bu salgin bitinceye dek DKSK en azından komünal yeme işini askıya almalıdır.

Yemek işi bittikten sonra hava yavaş yavaş serinlemeye başlamıştı. Gecenin ayaza çekeceği, burun kızartacağı, parmak donduracağı artık belli olmuştu. Yolda gelirken yer yer karlı bölgeler de görmüştük.





Yemek sonrasında kimileri yukarıdaki çeşmenin buz gibi suyunda kapları temizlediler; kimileri DKSK'nın geleneksel futbol sahasında maç yaptılar. Ben çeşme dönüşünde halka halinde bir grup gördüm ve orada ne oluyor, bir politikacı falan mı gelmiş diye gittim. İlk yardım olayı çerçevesinde, vücut iç ısısı normalin altına düşmüş yani hipotermiye girmiş birinin tedavisi için gösterim yapılıyordu. Burada çok sayıda espri etrafta uçuştular. Hava yavaş yavaş karardı; güneş, yaylanın bu bölgesini terk edeli epeyce bir zaman geçti. TS Çağlar gece çıkışı için zamanı verdi. Milyarlarca yıldız gökleri boydan boya kapladılar ve görsel bir ziyafet sunmaya başladılar.




Gökyüzünde hilal da vardı; ancak o da bir süre sonra kayıplara karıştı, herhalde canı sıkıldığından evrenin başka bir noktasında gezintiye çıktı, ortam zencileşti, negro bisküviler tümden yok oldular. Bizim çadır başımız Erkan'ın öncülüğünde lambasız gece yürüyüşü başladı. Yürüyüş boyunca herkesten sessiz olmalarını istedi Erkan. Bu, hem kopmaları duyabilmek, hem yaban hayatını rahatsız etmemek ve hem de dışarıdan gelebilecek bir tehlikeyi önceden fark edebilmek için önemliydi; yürüyüş boyunca buna gerçekten de sağlam bir şekilde uyuldu; disiplin sorunu olan milletimizin disiplin ve ciddiyet gösterdiği her değerli an beni çok şaşırtır ve kesinlikle takdir ederim!.. Ayakların çamurlarda çıkardığı seslerden başka bir şey duyulmuyordu; bazen buzlara basılınca cam kırılmasına benzer sesler de duyuluyordu. İnsan neredeyse zifiri karanlığın içinde böyle bilinmez bir ufka doğru yürürken kendisini uçuyor gibi hisseder. Sağa sola bakma pek olmaz; önünüzdeki kişiye odaklanırsınız, sanki siz sadece önünüzdekiyle varsınızdır; onu bir anda gözden kaçırsanız yol bitecek, ilerleyemeyecek gibi hissedersiniz. 4-5 kez "kopma" diye ses geldi, kopanlar tekrar ve özenle yerlerine dikildiler. Bu yürüyüş zihni biraz durdurur ve bir anlamda bir çeşit meditasyondur.


Gece yürüyüşünün sonunda bir yaylaya geldik. Herkes matlarını serdi. Büyükçe bir halka oluşturuldu. Şarkı türkü söylendi; ben şarkı türkü bilmediğimden uzayı seyrettim. Komünal yaşam burada daire şekline girmişti! Her 2 dakikada bir bir yiyecek ya da sıcak kahve bardağı geliyordu. İsteyen yiyip içiyor, bir yudum alıp yandakine veriyordu, kızılderililerin çubuk sistemlerine dönmüştü olay. Grip salgını olduğu bir dönemde bunun doğru olduğunu söyleyemeyeceğim!.. Ama o soğuk ortamda biraz da insan mecbur kalıyordu. 4 kişi ayağa kalkmıştı. Onlardan biri bağırdı: "Ay akşamdan ışıktır!" Bunu duyan birisi hemen gür bir sesle yanıt verdi: "Yaaylalar, yaylaalar!" 4 kişi bu kez sazan balığını yakalamış bir şekilde güçlü bir şekilde bağırdılar: "Yaylaa diyen kavşaktır! Dilo dilo yaylalar!" Gülüşme ve kahkahalar yaylada yankılandı. Tabii kavşak sözcüğü "K" harfiyle başlamıyor olabilir, fakat ben bloglarımda küfürlü sözcük kullanmam! :) Gece gürültü yapılmayacak ve de yaban hayatı da ürkütülmeyecekti ama olur böyle yaman çelişkiler!.. Çelişkiler de hayatın baharatlarıdırlar bazen ve ortamı güzelleştirirler.
Gece etkinliği 2 saat kadar sürdü sanırım. Ben sırt çantamın üzerine uzanıp gökleri seyrettim, samanyolunu, Jüpiter'i, göktaşlarını hayretle izledim. Dönüş başladı ve yeniden kampa geldik. TS, "Ses kes" ya da "Kes ses" saati olarak 22.30'u belirtti. Bu da sabah 6.30'da kalkacağımız anlamına geliyordu. Uykular genellikle 8 saat olarak ayarlanıyordu.



Sekiz saat uyku hakkımız vardı ve ben bu hakkımın çoğu dilimini kullanamayacağımı çok iyi biliyordum!.. Yorgun olsaydım belki uyuyabilirdim ama gün içinde yorulma şansını da yakalayamamıştım; birkaç kez gruptan ayrılıp yorulmak için tepecik çıkıp indim ama kesmedi. Tulumlarda yatmayı bir türlü başaramıyorum, herhalde vücudum özgür alanımın kısıtlanmasına isyan ediyor.
Bizim ekibin çadırı ötekilerden değişikti; North Face firmasının Northwind çadırıydı. 2 kişilik bir tırmanış çadırıdır bu, ama pek çok çadırda olduğu gibi bunda 3 kişi kaldık. Northwind bir kamp çadırı değildi elbette. Adı üstünde, rüzgara, fırtınaya karşı dayanıklı bir şey. Sabah olunca da ben içeride bir damlama görmedim. 2 kapısı vardı, ön kapıdan sürünerek giriliyordu. Bu çadırı birkaç milyon yıl devamlı kullanan kişi evrimleşip bir sürüngene dönüşebilir!.. :) Değerli Üstat Darwin bu konuları daha iyi açıklayacaktır... Bu yüksek irtifa çadırında 3 kişi olunca diğerlerinin alanını daraltmamak için tabut gibi yani sırtüstü yatmak gerekti ki ben sırt üstü yatamam, ben yüzüstücüyüm ve elimi yastık altına koymacıyım!..
Uzun saatler boyunca yatamadım; koyun saydım olmadı, kuzu saydım olmadı, bir ara koyunlar beni saymaya başladılar ve bu da insan zihninin muhteşem bir oyunudur!.. Başka çadırlarda horlayanları saydım, sonu gelmedi, sağ sola dönerek de çadırdaki öteki ekip elemanlarını uyandırmak istemedim. Ama birkaç saat sonra vücudum sırt üstü yatmaya isyan etti, içimdeki Spartacus uyandı, köleler yani kaslarım isyan ettiler ve sola dönüp yattım, sonra sağa dönüp yattım, sonra sağ sol devamlı döndüm. Galiba sabah 3'ten sonra bir süre uyumayı başarmışım. Gece boyunca değişik çadırların horlama sesleri duyuldu; bir tanesi ilginçti, sanki bir koli bandı açılıyor gibiydi!.. (Bu arada sonradan öğrendim ki o gerçekten de koli bandıymış, akşam bir çadırı tamir etmişler!) Sabah 4 gibi, akşamdan su ve çorba çok içtiğimden tuvalet ihtiyacı için kalkmak zorunda kaldım. Ötekileri uyandırmamak adına epeyce mücadele verdim, sonunda pes edip çadırdan çıktım. Ayakkabılar ıslanmasınlar diye poşetlenmiştiler. Haşır huşur olmasın diyerekten çorapla biraz uzağa yürüdüm.


Sabah 4'ün karanlığında muhteşem bir gökyüzü vardı ve etkinliğin benim için en mükemmel anı buydu. Ayaklarım kırağıların üzerinde hızla ıslanmaya başlarken soğuktan ihtiyaç giderme işi aksadı ve ben kendimi atmosferin harikalığına bırakarak manzara seyrettim. 4-5 dakika kadar dışarıda kalmıştım. O süre zarfınca pek çok yıldız kayması gördüm. Çadıra döndüğümde Murphy yasaları gereği tulumumun fermuarı takıldı; kimseyi uyandırmayayım derken 3-4 dakika kadar tulumun fermuarını düzeltmek için haşır huşur, dangır dungur ses çıkardım. Ekip başına ayıp olmayacağını bilsem, tulumda tabut pozisyonu yerine dışarı çıkıp 2 saat kadar dikey pozisyonda gezinirdim. Çadır eskimiz Erkan "Eğer gece tuvaletiniz gelirse kesinlikle kalkın ve bana da mutlaka haber verin!" demişti, ama ben haber vermedim. Uyku kutsaldır, derler! Değerli üstat Shakespeare'in sözüydü sanırım. Julius Sezar oyununda da "Büyük kötülük olur uyandırmak şimdi!" diye bir cümle geçer.




Nihayet pırıl pırıl bir güneş doğdu; sabah kalkınca yukarıdaki fotoğrafı çektim. Her yer kırağıyla kaplanmıştı. İyi bir kahvaltı yaptık. Su şişesinin içine kırılmış 6 yumurta, sucukla birleştirilerek yenildi. Ben sarelle yemedim. Kaşar peyniri vardı, krem peyniri vardı, birazcık kaşardan aldım; ekmeğimiz çabucak bitti. Dün akşam yapıp da yemediğimiz sulu puding vardı, sütü fazla kaçırmışız, içine sarelle ve daha fazla cici bebe eklemek de yoğunlaşma sağlamadı; pudingi başkalarına vermek için epey çağrı yaptık!.. Dün gecenin kafa lambaları ve mum ışıklarının yerini çadırımızda sarı bir ışık almıştı. Güneş yükseldikçe ısınmaya başladık. Karagöl yürüyüşü için ekipler oluştu ve çeşme yönünden ekipler yürümeye başladılar, gümrük kapılarında gördüğümüz araç kuyrukları benzeri bir manzara oluştu.



Etkinlik boyunca herkes birbirini tanısın, herkes birbirleriyle konuşsun diye ekipler değiştiriliyordu. Ben bu kez Tuanna'nın ekibindeydim. Bu ismi ilk duyduğumda Suzanna gibi bir şey anlamıştım. İsmin anlamı cennet bahçesine düşen ilk yağmur damlasıymış. Demek ki cennet denilen hayali alemde yağmur da yağıyor ki buradan oraya gitmeden önce iyi bir yağmurluk ve şemsiye almakta büyük yarar vardır ve elbette gore-tex bir ayakkabı!.. Bir de aklıma gelen Tuba ismi var ki bu da ilginç bir isimdir çünkü yine cennette olan, kökü havada dalları aşağıda olan bir ağaçmış!.. Ben cennete gitmekten kesinlikle vazgeçtim; normal ağaç istiyorum, kökü havada ağacı kim ne yapsın!.. İsmi Tuba olanlar üzerleine alınmasınlar, genel manada konuşuyorum! :) Cennete gelince, bu dünyada kalmaktan şahsen memnunum, oraya giden gitsin! :)
Bizim ekip Karagöl yolunda hem gidişte hem de dönüşte rotadan saptı, ancak yarım saatlik önemsiz sapmalardı bunlar. Tuanna arkadaşımız paniğe kapılmadı, çok sakindi, en azından öyle göründü ve doğru rotaya döndü. ES Güner de bizim ekipteydi ve benim Elmadağ ekibimden Mert. Şahsen rotadan her sapmayı bir kazanç olarak sayarım ben; gidip Karagöl'de oturup yemek yemektense sık ağaçların arasında terleyip yürümek çok daha güzeldir. Doğada hareket halinde olmak, tıpkı doğa gibi dinamik olmak gerçekten hoştur.





Ampul şeklindeki kapkara Karagöl civarında yiyilip içildi. Ekip başlarının boyunlarında asılı olan pusulalar üzerine bir iki muhabbet geçti. Bu pusulaların kol saatlerinden biraz etkilendiği söylendi. Karagöl kısmı ip atlama daha doğrusu ip atlayamama, ipe takılma etkinliğiyle sona erdi ve kampa dönüş başladı.




Dönüşte yüksekteki orman yolundan yürüdük. Bu yolun manzarası güzeldir. Aşağıdaki köyün yeşilliklerine bakılarak yürünür ve sonra da ayaklar taşlara takılıp ileri doğru füze gibi bir atılım yapılır!..



Kampa geldiğimizde TS Çağlar Küçük 15.30'da otobüse geri dönüş için yola çıkılacağını söyledi. Bizim ekip çadırları hemen topladı. Son yiyecekler toplu olarak talan edildi, bir kısmı etkinlik toplantısında yenilmek üzere saklandı. Dönüşte ekip başımız Erkan bizi 200 metre kadar yükseltip 1850'lik tepeye çıkardı; dik bir çıkış oldu ama iyice ısındık, Erkan biraz zorlayıcı olduğu için bu rotayı kendisi beğenmedi ama ben şahsen beğendim; ilginç kayaların içinden geçtik. Yol boyunca 17 yaşındaki Umut'un borsa'da kaybettiği 250'liradan başlayıp pek çok konu konuşuldu. Aslında gezi boyunca gördüğüm en konuşkan ve de en meraklı kişiydi diyebilirim. Mesela bir mantar görünce hemen onunla ilgili bir şeyleri bağıra bağıra heyecanla anlatıyordu. Çevreye karşı meraklı olmak hassası ya da şaşırma özelliği çoğu insanda körelmiştir ve bu açıdan bu tip heyecanlı yorumları, doğaya ilgiyi ben olumlu buluyorum. Ayrıca beni en çok güldüren ekip de bu oldu; Umut, matını yukarı bağlamış; yürüken kuru bir dalı kırıyor, sonra "Koca dalı kırdım" diyip sola dönünce bu sefer başka yeri kırıyor, yürüken sanki 5 kişi yürüyordu, 5 kişinin çıkardığı sesleri çıkarıyordu! İyi bir çizgi film kahramanı olabilir!.. Tenten mesela! :)
Otobüse gelindiğinde eşyalar yerleştirildi. Sanırım 4 ya da 5 kez "Çantalarınızı yerleştirin" duyurusu yapıldı ama ilk aşamada sadece ben ve birkaç kişi çantalarını yerleştirdiler. Japonlar olsaydı hemen yerleştirirlerdi! :) Demek ben de Japon'um! :) Etkinlik toplantısı otobüsün içinde yapıldı. Mert buna itiraz etti. Hava soğuk da olsa dışarıda yapılmalı dedi; kendisi de oldukça ciddi bir şekilde öksürmesine rağmen dışarıyı istedi. TS Çağlar çok öksüren var ve hava karardı, birbirimizin yüzünü göremeyeceğiz, içeride yapalım dedi. Olayın bir ilkeler, prensipler boyutu vardır. Dağcılığın önemli boyutlarından biri mukavemet ya da dayanırlıktır. Prensipler gereği hava soğuk da olsa etkinlik toplantısı dışarıda yapılabilirdi, ilkeler açısından bu doğrudur, ama ben de şahsen Çağlar'ın kararını doğru ve yerinde buldum. Çok sayıda kişi öksürüyordu. Zaten etkinlik boyunca hapşıran, öksürenler epeyce vardı, bence etkinlik öncesinde grip olanlar da vardı. Etkinliğe Ukraynalı ve İranlı öğrenciler de katılmışlardı; sonuçta otobüste toplantı yapıldı. İranlılardan biri iyi Türkçe konuşuyordu; eleştirileri kavgamsı bir şey sanıp etkinlik lehine birkaç kez söz alıp konuştu, çok güzeldi, keyif aldım dedi. Sonra birbirlerini eleştiren insanların 1-2 dakika içinde kol kola şarkı söylediklerini görünce rahatladı, mutlu oldu!.. İranlılar da şarkı türkü söylediler. Biraz askeri marş havası vardır İran şarkılarında. Bu arada söz verme olayını Mercan isimli bir arkadaş yapmıştı, yanlış hatırlamıyorsam tabii!..
Herhalde 50'den fazla şarkı, türkü söylendi. Devrimci şarkılar, klasik şarkılar, sanat müziği, arabesk, çav bellalar (Bella Ciao)... ; repertuar çok genişti, yalnız Michael Jackson, Enrico Iglesias gibiler unutuldu!.. :) Bir de benim çok sevdiğim, küçüklüğümden beri keyifle dinlediğim "Guantanemera" çalsaydı iyi olacaktı ve belki bir şarkı da bütün zamanların en iyi şarkıcısı Elvis Presley'den.
"Hop hop TS..." temposu eşliğinde TS tişörtü çıkartılıp dans ettirildi; herhalde bu bir DKSK geleneğiydi. Ben gelenek karşıtı biri olsam da bazı geleneklerin devam etmesinden yanayım.
Etkinlik ücreti oldukça ucuzdu, 20 liraydı. Etkinlik boyunca çok değişik karakterler gördüm. Çadır eskimiz Erkan'ı da tebrik ederim. Duyarlı ve düşünceli biriydi. Hem özgürlükçü hem de disipline önem veren biriydi, işini ciddiye alıyordu. Komünal yemek olayında ısrarla yememiz gerektiğini söyledi. Bir sorun olduğunda onu çözmek için hemen çaba gösterdi. Bunun dışında bayanlarda argo konuşmalar beni şaşırttı. Antrenmanlarda da bu olay beni şaşırtıyordu. Yalıncağa giden bir yokuş var, ben "Eşek Zorlayan" yokuşu diyorum, ama oranın malum ismini bağıra çağıra söyleyen kızlar vardı; bence argo, erkeğe yakışmadığı gibi kadına da hiç mi hiç yakışmaz, onun değerini düşürür; kibarlık, incelik her zaman prim yapar, takdir toplar; düzey, bir estetik ve güzellik yaratır, ortamı yükseltir! "S....'ya gidiyorum" yerine "İhtiyaç molasına gidiyorum" demek kesinlikle daha güzeldir. Ötekisi itici olur ve hiç de doğal kaçmaz, kaba kaçar. Bunu da eklemiş oldum. Bu arkadaşları kınıyorum yani! :) Ama insan, yaşamın her anında daha güzel, daha ince ruhlu olana doğru, tıpkı bir dağcı gibi alçaktan yükseğe doğru, eteklerden tepelere, topraktan yıldızlara dönebilir, bu yolda ilerleyebilir.
Sonuç itibariyle güzel bir etkinlikti. Emeği geçenleri kutlarım. Çağlar'ın ve Güner'in başarılı TS ve ES'liklerini de kutlarım.
Benim için etkinliğin en güzel anı sabah 4'te ihtiyaç molası için kalktığım, evrenin sonsuzluğuyla, doğanın muhteşemliğiyle kucaklaştığım andı, benim için bir meditasyon anıydı. Başka yazılarımda da bazen belirtiğim gibi yine üstat İlya Ehrenburg'un meşhur şiiri Oğullarımızın Oğulları'ndan bir mısra aklıma geldi:
"İnsanlar kurşuna dizilirdi şafaklarda, Ama Yalnız onlar, yalnız onlar öğrendi nasıl olduğunu Nisan sabahlarının." Gerçekten de bir anın gerçeklerini yalnızca o anı yaşamış olanlar bilir...
Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden yetenekli dağcı Tomaz Humar'ı da bu yazı vesilesiyle saygıyla anmış olayım...
Mehmet Murat ildan