Showing posts with label Hasan Dağı. Show all posts
Showing posts with label Hasan Dağı. Show all posts

Sunday, June 13, 2010

Hasan Dağı Zirve Çıkışı



2010 yılının 12-13 Haziran günleri arasında Ankara Dağcılık Kulübü'nün "Hasan Dağı Zirve Çıkışı" etkinliğine katıldım. Birazdan, bu etkinlikten aklımda kalanları bloglarımda değerli okuyucuyla paylaşacağım.


Etkinlik biraz sürpriz oldu. Google gruptaki duyurusu 10 Haziran'da yapıldı ve hızlı bir hazırlanma sürecinden sonra etkinliğe katıldık. Kışın Hasan Dağı'na bir trekking yapmış, 2500'lerden ve hatta büyük ihtimalle çok daha da aşağıdan, kar, tipi, sert rüzgar ve el donması nedeniyle geri dönmüştük. O zaman zaten eldeki malzemelerle zirve çıkışı yapmak da pek mümkün değildi ya da aşırı riskli olurdu.


Bu dağın yüksekliği 3268 metre. Gerçi Olcay'ın saati sanırım 3270 civarında bir şey gösteriyordu zirvede. Niğde Aksaray il sınırı üzerinde bulunuyor bu volkanik dağ. İç Anadolu'da 3917 metrelik Erciyes Dağı'ndan sonraki en yüksek volkanik dağdır; zirveye baktığınızda ikiz yapı görülür; iki zirvesi vardır yani; tipik bir volkanik konik yapıya sahiptir. Yukarıdan bakıldığında Aksaray ovası, Obruk platosu ve Bor ovası görülür. Sanki sonsuz uzunluktaki dümdüz bir tepsiden yukarı doğru büyük bir kabarma olmuştur. Dağın etekleri diyebileceğimiz yerlerde yaylacılık faaliyeti yapan çok sayıda kişiye rastladık; köylüler bu alanın pek çok yerini kaplamışlardı.





Etkinliğe toplam 7 kişi katıldı; çoğu kişinin işleri vardı; Ülkü'nün finalleri, Nazım hocanın kızının düğünü, Yahya hocanın Amerika seyahati v.s. ; yaşam, bir takım işlerle böyle yuvarlanarak geçiyordu. Cumartesi saat 11.00'da Kulüp binasında buluştuk; gerçi ben sabırsız biri olarak 10.30'da oradaydım!.. 7 kişinin sadece 1 günlük malzemelerini apartman katının girişine yığdığımızda sanki 50 kişi 50 günlüğüne bir ekspedisyona gidiyormuşçasına kalabalık bir malzeme görüntüsü oluştu. Yandaki marketten eksik kalan şeyleri de aldık. Artvinli Ahmet bey yönetimindeki minibüsle yola çıktık. İlk durağımız Tuz Gölü seyir alanıydı. Burada tuzla ilintili pek çok eşya satılmaktadır. Tuz Gölü minerallerinden yapılma ayak bakım kremleri bile vardır. Ayakkabıları çıkarıp Tuz Gölünün sıcak sularında yürüdük. Bu gölün üzerinde onlarca metre yürüyebilirsiniz. Ayak yıkama yerleri de yapılmış. Yürüyüş sonrası ayrıntılar bir şekilde düşünülmüş.



Yolculuğumuz Aksaray'a doğru devam etti; Şereflikoçhisar'dan geçerken Tahsin hocayı hatırlayarak ona telefon açıldı. Acıkmalar başladı; özellikle benim "Acıktım, açım" sözlerimle birlikte Faruk, Aksaray'daki meşhur pideciden bahsetti ve oraya gitmeye karar verdik; önceki plan olan Aksaray Ağaçlı tesisleri iptal oldu. Buraya, yani bu pideciye Vali gibi bürokratlar da gelirmiş. Pidecinin ismi "Kurtuluş Börek Salonu." Galiba o civarlarda pideye börek diyorlarmış. Pideler geldi; tabaklar çok küçüktü, porsiyon da azdı; ama pideyi yer yemez o porsiyonun da çok olduğunu hemen anladım!.. Kuzu etinden yapılmıştı; kaptan Ahmet bey kuzu işini pek sevmese de yedi!.. Pideler müthiş yağlıydı; herhalde 6 aylık yağ ihtiyacımız karşılandı!.. Ben, pideden yağ damlayınca iştahım hemen kaçar; ama açlıktan dolayı hepsini yedim!.. Bir de içinde çökelek peyniri olan başka bir kapalı pide ya da börek geldi; bunun da üzerine şerbet dökülerek yeniyormuş!.. Sürahiler vardı ve içleri şerbet doluydu. Tabii, bir Elazığlı olarak küçükken şekerli-peynirli pide çok yemiştim ama artık o günler geride kaldı; tatlıyla tuzluyu bir arada yemiyorum!.. Şule ve Jale de yemekten pek hazzetmediler, ama ekipte tabağı silip süpürenler oldu; Faruk onlardan biriydi. Müslüm hoca da pideyi beğendi ve hatta başka pideleri de yedi. Kubilay da Elazığlı olduğundan şerbet işini beğendi sanırım.



Aksaray'dan sonraki durağımız Hasan Dağı Kayak Merkezi'ydi. Buranın kışın çekilmiş bir fotoğrafını yukarıya aktardım. Buraya gitmek için Aksaray'dan öncelikle Sağlık'a gidilir, sonra sırasıyla Akhisar, Karaören ve Karkın beldeleri vardır, onlar geçilir. Helvadere'ye ulaşılır. Yolu bilmiyorsanız pek çok kez sormak gerekir, çünkü her yeri Mobese kameralarıyla donatılmış yerlerden geçseniz de basit yol levhaları bile pek yoktur; genel görünüm fakirlik, az gelişmişlik, organizasyonsuzluktur; zekanın, takdir edilecek o ihtişamlı izlerine neredeyse hiç rastlanmaz; laubali ve ciddiyetsiz, uyuşmuş ve mayışmış bir görünüm vardır. Helvadere'den sonra yol dikleşir. 8 kilometrelik dağ yolundan sonra Karbeyaz otele ulaşılır.


Aksaray'la otel arası yaklaşık 30 kilometredir. Bu otelin açık olduğunu pek gören olmamıştır!.. Sağında solunda hayvan sürülerinin olduğu bir ortamda elbette turistik bir otel de olmaz!.. Ankara-Hasan Dağı arası yaklaşık 4-5 saat sürer; yollar bozuktur; Konya ve Adana'ya da giden bu bozuk yol monotondur, uyutur, neredeyse hiç viraj yoktur, tek manzarası Tuz Gölü'dür; onun harika kızıllığıdır, onun yer yer morluğu, güneşin tuzlu sulardaki enfes yansımalarıdır. Yol boyunca pek çok yırtıcı kuşa rastlanır; leylekler özgürce yol üzerinde uçar, tarlalara doğru özlemle, Concorde uçakları gibi süzülürler. Kaba kamyonlar ve zarif kuşlar yolculuk boyunca hep tezatlıklar yaratmışlardır.

Yolun bir noktasında meşhur Ihlara Vadisi'ne de yaklaşılır; gidilmek istense 20 kilometre kadar uzaklıktadır. Bu vadiyi oluşturan da Erciyes'le birlikte Hasan Dağı'dır zaten. Volkanların lavları gelmiş, sonra da Melendiz çayı, bir başka isimle Kapadokya ırmağı buralardan akarak kanyonu oluşturmuştur. Bazı felaketler sonsuz güzellikler de yaratabilirler, ki yanardağlar böyledir.

18 odalı ama cansız ve ölü olan bu otelin yakınlarına kamp attık; 8 kazıklı 3 pollü Nevada ve Lafuma çadırlarımızı imece usulüyle kurduk. Esasen otelin 100 metre yukarısına kamp kuruluyormuş, ama orada sürüler vardı, o yüzden otelin yanındaki düzlüğe kurduk; bir de aşağıda Süt kilisesi yakınlarındaki alan da kamp için kullanılıyormuş. Bizim kamp alanı rüzgar alan bir yerdi ama ilk gün pek rüzgar yoktu. Bu bölge, Melendiz Dağları bölgesidir. Bunlar volkanik dağ gruplarıdır ve Hasan dağı ya da türküdeki ismiyle "Haşan Dağı" bu gruptaki en yüksek olandır. 1900 yıl kadar önce bu dağ aktifmiş. Ağrı, Süphan, Nemrut, Erciyes gibi uyuyan dağlar gibi bu da bir gün yeniden faaliyete geçebilir ve geçecektir. Yol boyunca ben bunun hayalini kurdum; en azından biz oradayken bir kez homurdasa dedim, yalnızca bir kez, sadece homurdanma, öksürme ya da hapşırma değil!.. Yazın bu dağ sevimsizdir ve dağcılar genellikle bu dağa kışın eğitim amaçlı olarak tırmanırlar. Çift tepeli bu volkanın kamp alanlarında su kaynakları yetersizdir.


Uzaklardan dağın eteklerinde kurulu pek çok çadır gördük; önce bunları yaylacıların çadırları diye düşündük ama sonra rengarenk oluşlarından başka dağcıların da orada oldukları kanaatine vardık ve yanılmadık. Yukarı doğru minibüsle çıkarken ağaçta duran kocaman bir şahin de gördük. Aksaray'dan itibaren ben aracın içinden dağın çeşitli fotoğraflarını çektim. Şu anda Picasa'da genel bir sorun var sanırım; düzelince fotoğrafları yükleyeceğim.



Kamp alanında Müslüm hocanın epeyce bir tanıdıkları çıktı. Yanılmıyorsam ya da aklımda doğru kalmışsa bunlardan biri 50'li yılların lider ve yıldız dağcılarından Muzaffer Erol Gez'di; Erciyes'e 100'e yakın tırmanış gerçekleştirmiş, Ağrı'ya 27 kez çıkmış bir dağcı. Bu da ilginç çünkü ben mesela Hasan Dağı'na bir daha kesinlikle çıkmam; yine de büyük konuşmuş olmayayım ama olay biraz tekrara girer gibi geliyor bana. Ama tabii Erol beyi takdir etmek gerek; 70 yaşın epeyce üzerinde olmasına rağmen halen dağcılık yapmaktadır. Ayrıca Türkiye Dağcılık tarihine baktığımızda Ağrı gibi dağlarımıza ilk çıkanların Almanlar olduklarını görerek Türk dağcılarının kayıtlı tırmanışlarının önemini de daha iyi kavrayabiliriz. Evet, bu mesele önemli, yani yapılan işleri kayda geçirme meselesi çok önemli!.. Belki Büyük Ağrı'ya o yöreden bir Türk ya da birden fazla Türk tırmanış yapmıştır ama kayıtlara geçmediğinden ne hatırlanır ne de dağcılık kitaplarında yer alır. Bizim dağcılık sporumuzun başlangıcı bile 1900'lu yılların altına inmez. Erol beyle ilgili bilgi edinmek isteyenler için değişik kitaplar mevcuttur; Ağrı zirvesinde 3 gün kalarak kırdıkları rekor halen kırılmamıştır!.. Burada yüksek irtifanın insan fizyolojisine etkilerini tıbbi olarak incelemişlerdir.

Bizim kamp kurduğumuz düzlükte herhalde 30'dan fazla dağcı vardı; rakılar bile içilmekteydi; galiba rakıcılar sadece kamp keyfi için oradaydılar. Mersin'den gelenler bile vardı; bunlar Mersin Dağcılık Kulübü MERDAK üyeleriydi. Çadırları kurduktan sonra Aksaray ovasına ve Helvadere göletine hakim olan kayalık bir yükseltiye semaveri çıkardık. Semaverin bacasından çıkanlar zaman zaman bana lokomotifleri hatırlattı. Burada biraz rüzgar da yedik ama sıcak çay keyfine değdi.



Bu bölümde pek çok fotoğraf çekildi; güneşin batışı izlendi. Güneş, dünyanın başka yerlerini ısıtmak üzere buradan ayrıldı, bize, alevli elleriyle hoşça kal dedi, daha doğrusu o bize hiçbir şey söylemedi; biz, zihnimizde onun adına konuştuk, bir oyun yazarı gibi onu biz konuşturduk; hava serinledi; 4 Çeker ekibinin 3 çeker bölümü olarak haşlanmış patates, domates çorbası, tahin helvası, muz, elma tarzı şeyler yedik. Komşu çadırda Müslüm hoca makarna yaptı. Çadırlar birbirlerine oldukça yakın kuruldular. Akşama doğru Olcay da kendi özel aracıyla gelerek bize katıldı ama çadır kurmadı, akşam arabada yattı.

2000 metrelik bu düzlük iyice karanlığa gömüldü; çok uzaklarda Aksaray'ın ışıkları görünüyordu ve bu da bir derece "ışık kirliliği" yaratıyordu. 1 saat kadar dışarıda oturduk; gökleri seyrettik; ilk yıldız kaymasını Kubilay gördü; sonrakini ben gördüm. Bu arada pek çok uydu gördük. Akşam 9 civarlarıydı. Gökkubbenin altında semayı izlemenin insanda uyandırdığı hayranlığı ve şaşkınlığı yaşadık; şaşkınlığı yaratan şey kainatin boyutlarıydı, bizim minnacıklığımızdı; bütün bu minnacıklığımıza rağmen egolarımızın, kibrimizin bu evrenden çok daha büyük boyutlarda olduğunu da düşündük. Bu dağa bile, bizim dağlara olan sevgimizin dışındaki bir gücün, derinlerimizdeki egomuzun fısıltılarıyla, bir şeylere meydan okumanın derinlerimizdeki itici gücüyle gelmiştik sanırım.


Akşam 10 gibi tırmanışa geçelim, krater bölgesindeki çanakta çadır kuralım, sabaha kadar çadırda sohbet edelim, güneşin doğuşunu izleyip inişe geçelim görüşü ortaya çıktı; sanırım benden başka herkes buna ikna oluyor gibiydi. Doğrusu bu tip işlerde yani macera olayında genelde ben öne atılanlardan, dolduruşa getirenlerden, teşvik edicilerden olurum ama bu kez, belki de midemin pek rahat olmamasından zirve çıkışına sabah başlanmasından yanaydım, gerçi karar alınsaydı uyardım ben de. Bu yeni gelişen plandan, uykusuz kalınacağı ve de uykusuzluğun dönüşte kazalara yol açabileceğine karar verilip vazgeçildi. 10.30 gibi herhalde ben yatağa girdim; yatak dediğim, kaz tüyü kefen!.. Yine de haksızlık veyahut nankörlük yapmayayım, Marmot uyku tulumumdan çok memnunum.


Dedegöl dağındakinden farklı bir gürültü yapısı vardı burada. Uzun bir süre, uzak çadırlarda sohbet edenlerden bir kadının keskin kahkahaları bizi uyutmadı; sonrasında yakındaki çoban köpeği havlamaları ve de eşek anırtıları uykuyu engelledi. Ben galiba 1 saat kadar uyuyabildim ancak, gerçi ondan da emin değilim. Eşekler bazen sürü halinde anırıyorlardı; garip kuş ötüşleri duyuldu; yan çadırda biri sağa sola dönse bile duyulabiliyordu. Sabah 1 gibi başka sesler duymaya başladım ve Müslüm hocanın kalktığını düşündüm. 1.07'de çadır fermuarlarının o meşhur seslerini çıkararak çadırı açıp başımı dışarı uzattım, Müslüm hoca zirve için semaverin altını yakmıştı bile, su ısıtıyordu; hoş bir serinlik ve ot kokusu vardı; yıldızlar çoğalmıştı. Sonra teker teker herkes kalktı. Kahvaltıda çok şey karıştırdım ve midem bundan pek hoşlanmadı. Sabah 2.50'de çadırlardan uzaklaşmaya başlamıştık bile. Durgun bir hava vardı ve sıcak sayılırdı.


Ben bu kez birkaç hata yaptım; boyun bağımı başıma geçirdim sonra kaskı taktım ama herhalde psikolojik olarak boynum fazla korunmasız kaldı şeklinde düşündüm, üşüyor gibi hissettim. Sonra marmot kış beremi giydim, bu kez de güneş doğduğunda kaskın içinde kafam pişti, çıkarmaya üşendim!.. Uzaklarda bir ışık görüyorduk; belirli aralıklarla yanıp sönüyordu sanki. Işığa ulaştığımızda şaşırdık; bir denizaltı emekli askerdi bu kişi. Tek başına yolu da pek bilmeden dağa tırmanıyordu Atilla bey; 66 yaşındaymış ama kesinlikle hiç göstermiyordu. Mersin'den gelen Atilla bey yavaş ilerliyordu. Onu geçip yukarılara tırmandık; ışık çok gerilerimizde kaldı. Doğrusu yaptığı şey bir cesaret gerektiriyordu.


Her dağın çok çeşitli tırmanış rotaları olur; klasik rota uzundur ama fazla yormaz ve riski daha azdır. Büyük Hasan Dağı 3268, ziyaretçi defterinin bulunduğu küçüğü de 3235 metredir. Biz, her ikisine de tırmandık, 2 zirve yaptık, başarılı bir tırmanıştı!.. Tırmanış öncesi 6-8 saat arası uyumak elbette verimi atırırdı ama artık bu kadarlık uykuyla idare edilecekti. Sabah 2.50'de yola çıkan ilk ekiptik biz. Hava puslu ve Doğu yönü biraz bulutlu olduğundan güneşin doğuşunu göremedik ama ilerleyen zamanda Nazım hocanın "Yangınlı Ufuklarını" gördük. Bu dağda eteklere gelinceye kadar eğim 45 dereceyi bulmaz; yumuşak otlar, dikenli gevenler vardır, basamak gibi yükselirsiniz, ama sonra taşlar, kayalar başlar, rota dikleşir, 70 dereceleri geçer, zemin çirkinleşir. Bazen 300-400 kiloluk dev kayaların üzerine basarsınız ve bunlar oynar, şaşırırsınız; öyle bir açıda dururlar ki siz 60 kiloluk bir ağırlıkla bu devasa taşları oynatırsınız.

Ben, bu etkinlikte kendi performansımı pek beğenmedim; burnumda sağdan pek rahat nefes alamam, sağdan nefes alışım %30'dur genelde, herhalde küçük bir deviasyon var, soldaki de havadan dolayı burnum akınca kapandı ve nefes almak daha zorlaştı. Buna midemin rahat olmayışı eklenince itiraf etmem gerekirse yoruldum; çıkıştan ziyade inişte yoruldum; zaten çıkışlar bana her zaman daha kolay gelmiştir. Dönüşte minibüste herkesteki uyku ve uyuklama durumundan ekibin de bu 10 saatlik iniş çıkıştan yorulduklarını söyleyebilirim; yalnızca yorulma derecelerinde kondisyona göre farklılıklar vardı; kondisyonu iyi olan daha canlıydı.


Bu yorulma işlerinde fiziksel ve psikolojik eşikler vardır. Bazen fiziksel sınıra gelirsiniz, işte burada psikolojik güç devreye girer ve vücudu o taşır; bir ara Şule'nin ayağında bir sorun oluştu, dışarı pek yansıtmadı ama acı veriyordu sanırım; buralarda psikolojik güç tıpkı uçaklardaki otomatik pilot gibi kontrolü alır, acıya rağmen bedeni irade gücüyle bir şekilde ilerletir.


Kafa lambalarımız sönüp de dağı bütünüyle gördüğümüzde bana pek sevimli bir dağ gibi gelmemişti; sanki Mars'taki, Jüpiter'deki o kuru dağlardan hiçbir farkı yoktu. Bizim geçtiğimiz yerlerden başkalarının geçmediklerini ve onların klasik rotadan çıktıklarını görüyorduk. 2800'lerde bile kırlangıçlar etrafta uçup duruyorlardı ve çok sayıda uğur böceğine de rastlıyorduk. Biz kamptan ayrılıp sola doğru yükselmeye başladık. Seslerimizi duyan köpekler havlıyorlardı. Orta kulvardan çıktık. Burası bir kar kulvarıydı. Ayakkabıyla sertçe vurduğunuzda iz açılabilen kar kulvarları başlangıçlarından birinin fotoğrafını aşağıya ekledim.

Klasik rotalar dikliği en az olan, göreceli olarak daha kolay olan ve bu yüzden de daha az yıpratıcı, daha az riskli, daha uzun olan rotalardır ama bizim rotamız farklıydı ve dikçeydi. Hasan Dağı'nın klasik rotası doğu rotasıdır, bir çarşak çıkış rotasıdır bu ve de doğrudan, bir zamanlar bir göl barındıran zirve çanağı dediğimiz yere çıkar. Kuzey rotası dik ama kısadır. İster doğu rotası olsun isterse kuzey rotası, sonuçta Hasan dedenin mezarının olduğu sırta gelinir. Bu sırt 3200 metre yüksekliktedir.


Doğrusu kar rotalarını hiç sevmiyorum; bu etkinlikte herhalde Hasan Dağı'nda ne kadar kar kulvarı varsa geçtik gibi geldi bana!.. Dik geçişler nispeten daha iyiydi; Müslüm hoca önden 4x4'lerle iz açıyordu, karlar etrafa fırlıyorlar, bazen üzerimize gelip ensemizden içeri dalıyorlardı; çıkışta derin ve iyi basamaklar oluştu; Olcay da benim gibi bu karda kayma riski olayını hiç sevmiyordu. Bir ara bağlamalı kramponunu giydi; ama krampon ters döndü, sonra kramponu kapatamadı, yaklaşık 15 dakika kadar dik bir yamaçta hareketsiz bekledik ve tırmanışa devam ettik. Bu kısımlarda ayaklar üşüdü. Aşağısı, Yahya hocanın hiç de sevmeyeceği bir diklikteydi ve yine Yahya hoca deyimiyle "tırsıtıcıydı!" İpli emniyet almadık; kar yumuşakçaydı, ama kayıp da durmak için bir çaba gösterilmezse epeyce bir süre gidilirdi aşağıya! Olcay bir ara 4 metre kadar kontrollü olarak kaydı; dönüşte benim de aşağıya doğru 2 metrelik bir kayışım oldu; bir kayış anım, bir kayış hatıram olsun istedim herhalde!.. Yan kar geçişlerinden biriydi bu. 2008 yılında Müslüm hocanın fotoğraf makinesinin aşağıya uçtuğu yerden herhalde yarım saat kadar ötede bir yerdi benim kaydığım yer; bu arada o makine de sonradan bulunmuş!..


Aslında ben, dağı bırakalım, Kızılay'da bile Kışın hafif kaygan zeminlerde kayma olayına fazlaca gıcık oluyorum. Bu etkinlikte de özellikle kar kulvarı yan geçişlerinde "Hay lanet yine kar" dediğim çok oldu. Galiba zihnimde ayağımın kaymasına karşı güçlü bir direnç var; Olcay da bir ara "Kayak türü bir şey yapalım, bu duygu yok olur" dedi bana. Küçüklüğümde kızakla kaymışlığım çoktu aslında. Birkaç şey hariç kötü tecrübemi pek hatırlamıyorum. Bir keresinde yurt dışındayken büyükçe bir naylon torbanın üzerine 20 kişi oturmuşlar, aşağıya kayacaklardı ve ben en öne geçip oturmuştum; torbayla kaydık ve torba bir ağaca yöneldi; ben en önde ayağımı koydum, 20 kişinin ağırlığı üzerime yüklendi, sanki ayağım kürdan gibi kırılacak şekilde hissettim; bir de küçükken buzda kayıp kafamı çarpmıştım. Bazı korkularımızın kaynağı çocukluk zamanlarıdır derler, bilemem; ama her korku aşılır; hiçbir korku kendi irade gücümüzün üzerinde değildir, olamaz!..


Meslek icabı ben başkalarını olduğu gibi kendimi de incelerim. Kar bulvarı geçişlerine geldiğimde daha fazla susadığımı, ağzımın kuruduğunu ve bunun da heyecandan olduğunu kendimde gözlemledim, çünkü, basit bir şekilde söylemem gerekirse, 10 cm bile kaymak hoşuma gitmiyor. Elbette daha sert kar zemini olsa Müslüm hoca da ipli emniyet alacaktı. Fakat ben yine de o yumuşak kar zemini altında yer alan buzumsu tabakalardan hep gıcık kaptım, ürktüm. En iyisi 4x4 ayakkabı ve tam otomatik krampon alıp ıslık çala çala rahatça, huzur içinde o tarz yerlerden geçmek. "Kar mı kaya mı denildiğinde," ben her seferinde kaya dedim! Gemi mi kara yolu mu deseler ben kara yolu derim, altımdaki zeminin sağlam olmasını her zaman tercih ediyorum, uçaklardan nefret ederim, ama mecburen binerim!

Bu etkinlikte kazma ile basamak açacak kadar sertleşmiş buz yapısı yoktu. Zirveye çıkarken de uzaktan yalnızca ayı izlerinin olduğu bir kar kulvarından çıktık yine!.. Dik kar çıkışları pek sorun olmuyordu; bazen Faruk'a "Basamak kalitesi bozulmasın Faruk!" diye hatırlatmada bulunuyordum ya da "Basamakları güzel açalım" diyordum. Ekip, saniye ya da dakika farklarıyla zirveye çıktı; etkinlik boyunca ekipte, özellikle çıkışta 2-3 metrelik aralıkların dışında hiç kopma olmadı, bütün halinde çıktık. Ne Erciyes'i ne de Aladağları ve ne de Tuz gölünü görebildik. Ufuklar yangınlı değil pusluydu.


Gelirken, dağa adını veren Evliya Hasan dedenin mezarını da gördük, fotoğraf çektirdik. Başka mezarlar da vardı. Burası, krater çukurunun batı sırtı üzerindedir. Tabii bu tür dede işlerinin çoğu uydurma şeylerdir. O mezar kazılsa orada büyük bir ihtimalle insan kemiği de bulunmayacaktır diye düşünmekteyim; evliya diye bir şey de tabii ki yok. Bu dede denilen kişilerin bilgelikleri de çoğu kez hikayedir ve hatta bazı cahillikler, uydurma şeyler bilgelik altında halka sunulmuştur. Hasan dede hamama gitmiş, elindeki kar topu hamamda hiç erimemiş... vesaire vesaire...


Hasan Dağı'nın türküleri de vardır; Faruk bize bir tanesini Karbeyaz oteli kayalıklarında cep telefonundan dinletmişti. Bir tane de Ruhi Su'nun yazdığı vardır. TKP üyesiyken, cezaevi aracından Hasan Dağı'nı gören bir yerde sabaha kadar durduklarında yazmış türküyü:




Hasan Dağı Hasan Dağı

Eğil bir bak, eğil bir bak

Sıkıyor zincir bileği

Jandarmada din iman yok



Gidiyor kalktı göçümüz

Gülmez, ağlamaz içimiz

İnsan olmaktı suçumuz

Hasan Dağı, insan olmak


Bu tür siyasi türkülerin dışında hoş türküler de var elbette!.. Ben siyasi türküleri pek sevmem açıkcası!..


Günümüzden 9000 yıl önce Çatalhöyük'teki bir evin duvarında Hasan Dağı'nın resmi bulunmuş. Lavlar püskürüyormuş o resimde. O zaman yaşayanlar için bu dağ bir tanrıydı ve kutsal bir dağdı. İnsan geliştikçe, bilgisi arttıkça, algılamalar değişir; tanrılar, evliyalar, dinler, bütün bu palavralar, bütün bu çocuk masalları ortadan kalkarlar; gerçekler çıkar sahneye!.. Gerçi, üstat Arnulf Zitelmann'ın "Etki eden, gerçektir" şeklindeki görüşü de aklıma gelmiyor değil!


Zirvede bir süre oturduk; fotoğraflar çekildi. Benim midem halen karışıktı; ama sohbet ederken "Kıymalı börek olsa kendime gelirim" dediğimi hatırlıyorum. Çok fazla şekerli şey yemiştim, dengem bozulmuştu; tuzlu şeyler istiyordum ya da ilginç bir şekilde soğan yemek istiyordum ve maalesef yanımızda pek tuzlu bir şey de yoktu. İkramlar da hep tatlıydı; ama bedenim tuzlu istiyordu, baharat istiyordu. İnişe geçtik. Yol bir türlü bitmedi; inişler her zaman sıkıcıdır; git git bitmez!.. İnişte yumuşak topraklı dik bir yerden geçerken keyifli sayılabilecek bir iniş yaptık; 1 adım atıp 3 adımı bedavadan aldık; burada da bir düşüş gerçekleştirdim, çünkü "düşme hakkım" vardı; yani şunu demek istiyorum ki, bazı sakat yerler olur, orada düşme hakkınız yoktur, düşemezsiniz, çünkü düşerseniz ölürsünüz; kayalık yerdesinizdir, kaskınız yoksa "düşme hakkınız" yoktur; o yüzden insan "düşme hakkı"nı bu tür yerlerde, yani düşüp de pek bir şey olmayacak yerlerde kullanabilir!..

İnişte sert bir rüzgar vardı; bu dağın rüzgarları, fırtınaları meşhurdur; rüzgarın estiği belirli bir yön de yoktur, sanki her yerden eser. Buna "Karışık rüzgar" derler. İnişte düşenlerin düşmesinde rüzgarın da belirli bir rolü oldu. Bazı dağcılar Ağrı, Süphan ve hatta Demavent gibi dağlarda yaşamadıkları zorlukları Hasan Dağı'nda yaşamışlardır ve üstelik bunu kışın değil yaz ortasında yaşamışlardır.

Uzaklardan Karbeyaz oteli gördüğümde sevinmiştim. Çadırların yanına vardığımızda esnetme hareketlerinden sonra biraz dinlenip, biraz da beslenerek oradan ayrıldık, Müslüm hoca oradakilerle vedalaştı. Çok sert bir rüzgar vardı, çadırları toplarken biraz sorun yarattı. İlk çıkan ekip bizdik, ilk dönen de biz olduk. Dönüşte Helvadere'ye gittik; Saray Gölbaşı Alabalık tesisi denen yerde alabalık yedik. Burası bir tesis değildi esasen, tuvaletinden bardaklara kadar müşteriye bir anlamda hakaret eden bir yerdi. Hasan Dağı'ndan gelen buz gibi suyu güzeldi ama!.. Burada ayak yıkamak müthiş rahatlattı, harika bir duygu verdi; insan, nefesi kesilse bile bazen soğuk suya dalmalıdır, dalmaya çalışmalıdır. Ahmet beyin yemeği geç gelince biraz sinirlendi ve balığını yemedi, sigara içti. Ayrıca balıktan gelen kokunun o kiremit tabaktan kaynaklandığını söyledi ve kendisi o kokuyu hiç sevmiyormuş.

Garson çocuk iyi niyetli gibiydi; fakat bu işlerin temeli eğitim ve ahlaktır elbette. Müşteriye kirli bardak vermek kişinin ahlakıyla ilgilidir; yani böyle bir şey yapmayacak kadar ahlaklı olmak, karşıdaki insana saygı duymak, bunlar eğitim işidir de. Güzel lokanta eksikliği Türkiye'nin pek çok yerinde bir sorun ve biz her yerde ideali arıyoruz; bir ülkedeki insanlar ancak ideali, ideal olanı ararlarsa o ülke gerçek manada gelişir... ancak o zaman, kesinlikle daha önce değil!.. Ben en çok kiremitteki soğanları yedim, biberi ve patatesleri yedim. Galiba bazı şeyleri eksik yediğimden vücut bu tarz şeyleri istiyordu. Akşam 8'e doğru Ankara'ya döndük; yoruculuğuna rağmen sonuç itibariyle ya da "son" itibariyle güzel bir etkinlikti. Disiplinli bir çıkış oldu; önde her zaman Müslüm hoca yürüdü; normal trekkinglerimizde olduğu gibi bazen başkası öne geçmedi. Özellikle sabah çıkışında bazen epeyce bir süre sessizlik hakimdi ve ekipte profesyonel bir hava vardı.

Yazımı Faruk'un bize dinlettiği Aksaray Hasan Dağı Türküsü'yle sonlandırıyorum.

Hasan Dağı'nın Gülleri

Ötüşür hep bülbülleri

Taze söyleyen dilleri

Ben vuruldum Hasan Dağı...

http://videoizle.video75.com/QTj1yl4tt6j/aksaray-hasan-dagi-turkusu/


Mehmet Murat ildan

Saturday, January 2, 2010

ADKK Etkinliği -3



Bugün, yani 3 Ocak Pazar günü, Milattan Sonra 2010 senesinin ilk yürüyüşünü Ankara Dağcılık Kayak ve Kış Sporları İhtisas Kulübü ADKK grubuyla Hasan Dağı'nda yaptım. Hasan Dağı öteden beri yakından görmeyi, özellikle kışın çıkmayı çok istediğim bir dağdı. Zaten yazın bu dağ "tozutan" bir dağmış; rüzgar çıkınca her yer toz duman olurmuş. Bu dağın koni biçiminde düzgün, simetrik bir yapısı vardır; gerçi yakınına gelince pek de öyle olmadığı görülür.



Aşağıdaki fotoğrafta dağın küçük ve büyük zirveleri görülmektedir. Bir zamanlar o civarlarda yaşamış olan evliya Hasan Dede'den dolayı dağa bu isim verilmiş. Daha önce bir yazımda belirttiğim gibi dağ gibi bir dağdır burası ya da adam gibi bir adamdır! Melendiz dağları volkanik grubuna aittir. İlk kez 6 milyon yıl önce patladığı söylenir. Ben Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde Alacahöyük resimlerinden birinde bu dağın patlarken resmedilmiş bir tablosunu hatırlıyorum.



Bu 3268 metrelik dağa Stratovolkan derler, yani tıpkı Ağrı Dağı gibi sertleşmiş lav ve kül tabakasından oluşmuştur. Bu volkanların lavlarının akışkanlığı az olduğundan uzağa yayılmadan soğuyup sertleşirler ve bu nedenle stratovolkanlar genellikle yayvan değil dik ve yüksek olurlar. Müslüm bey bu dağın bir zamanlar 6000 metre kadarlık bir yüksekliğe sahip olduğunu söyledi, daha sonra çökmelerle 3300'lere kadar inmiş; 2000 yıldan beri de yanardağ uyumaktadır. Ankara-Aksaray yolu üzerinde gidilirken birdenbire Hasan dağı bir Herkül gibi karşımıza dikilir ve "Vaktiniz varsa gelin bana tırmanın" diye karlı ve rüzgarlı bakışlar fırlatır. Sanki yalnızlıktan kurtulmak ister gibidir.


Sabah 5.58'de biyolojik saatle uyandım; 3 dakikalık bir tembellikten sonra 6.01'de yataktan kalkarak, termosları sıcak sularla doldurup ev yapımı ayva reçelli sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra 7.26'da Bilkent köprüsünün altında ODTÜ'den Yahya Kabak beyle buluşarak Armada'nın yolunu tuttum. Faruk bu hafta işi olduğundan gelemedi. Birkaç günden beri Ankara'da lodos esmekteydi. Cumartesi günü iyice yağmur da yağmıştı. Bu hoş lodos rüzgarları genellikle güney batıdan, Ege ormanlarını da yalayarak taze solukla gelirler; ben rüzgarları pek sevmem ama kışın Ankara'da rüzgar esmesini çok isterim. Nitekim bu sene şans bizden yana esiyor; Lodos Ankara'ya bir daldı, bütün kirli havayı silip süpürdü; memlekete de böyle bir lider lazım sanırım!.. İster kömür yansın isterse fabrikalar olsun, büyük şehirlerde rüzgar, hava kalitesini müthiş yükseltiyor. Rüzgarın olduğu her şehirde hava temizdir.



Saat 7.47 gibi Ankara'dan Konya yoluna çıktık; yol boyunca meşhur Tuz gölünü gördük. Gölün kenarlarında Tuz işletmeleri vardı. Bu göl, deyim yerindeyse "Ölü" bir göldür; değişik bir sessizliği vardır. Masamızdaki tuzların bir kısmı buradan, bu devasa gölden gelirler. O kadar sığdır ki, dibi her yerden görülür ve küresel ısınmadan payını almakta, maalesef kurumaktadır.






Konya'ya giden yol ayrımını da geçtikten sonra Şereflikoçhisar'a geldik; memleketi Denizli-Güney olan Hasan Tahsin Çetin beyin ilk görev yeriymiş burası. Binalar birbirlerinden oldukça dağınık halde geniş bir alana yayılmışlardı. Konya yol ayrımından sonra levhalarda Adana yazıyordu. 3 saatlik bir yolculukla Aksaray'a vardık; oradan da Helvadere'ye hareket ettik. Bu yolda ilerlerken yavru volkanlar gördük. Bunlar, ana volkanın öfkesinden pay alan küçük bacalardı. Lavlar, buralardan da fışkırmışlardır.




Helvadere kasabası Hasan Dağı'nın eteklerindedir. Aksaray'a 30 KM kadardır. Yol boyunca ikinci molayı burada bir kahvehanenin önünde verdik. Çaylar içildi ve tozluklar takıldı. Bakkaldan pişmiş yumurta alacaktım ama son anda vazgeçtim. İnsanın içinde 2 ses olur: Risk al ve risk alma! Ben, acaba bu yumurtalar bayat olurlar da midemi rahatsız ederler mi diye düşünüp son anda almaktan vazgeçtim!.. Bakkal da bana pek güven vermemişti açıkçası!.. Aşağıdaki fotoğrafta minübüsü kullanan Ahmet bey görülmektedir. Ahmet beyin kardeşi de gelmişti; ön tarafta oturduğundan benim yerim kapılmış oldu! :) Sağolsun Erol bey (O da önde oturmayı sevenlerdendir) benim geçen haftaki yazımı okuduğundan ön tarafı sana verelim dedi; artık bir dahaki sefere manzaralı yeri kaparım umarım! :) Arkalarda kendimi hapishanede gibi hissediyorum; ufkun en iyi görüldüğü yer en öndür!.. Yürüyüşlerde de Müslüm bey tabii en önde yürür, ben de hemen ikinci sırada olmayı tercih ederim, yine etrafın manzarasını daha geniş bir açıdan görebilmek için ve de anlatılanları kaçırmamak, bilgilerimi artırmak için!..






Helvadere'den helva yemeden minibüsle yukarı doğru çıkmaya başladık. Amacımız Karbeyaz oteline kadar minibüsle çıkıp oradan yürüyüşe başlamaktı. Ancak 1700 metreye kadar minibüsle çıkabildik; buradan sonra kar lastiklerine rağmen buzlanmış yolda ilerleyemedik ve araçtan inerek yürüyüşe başladık. Yer yer güneş açmaktaydı; hoş ama serin bir hava vardı.






Hasan Dağı, aşağıdaki fotoğraftan da görülebileceği gibi heybetli görüntüsüyle bizleri selamlıyordu, daha doğrusu bize öyle geliyordu!.. Başı dumanlıydı; zirve taraflarında kar yağdığı belliydi. Müslüm Öndeş bey "Kar Körü" olmamamız için herkesin gözlüklerini takmalarını istedi; Muharrem Varol bey haricinde herkes taktı. Muharrem bey zaten eldiven de takmıyor, baton kullanmıyor, yere sağlam bastığından bir iki önemsiz düşüşün dışında sanki Kızılay'da yürüyormuşçasına yürüyor!.. "Biz köylerden alışığız" diyor. Sanırım Türki Cumhuriyetleri'nde de bulunmuş ve dağ işlerine alışkın. Kaz tüyü montundaki bir delikten kaz tüylerinin dökülmesine de hiç aldırış etmiyordu; sonunda kaz tüyü montun tüyleri bitecek ve sadece mont kalacaktı! :) Dönüşte Müslüm bey Muharrem beye yedek eldivenlerini verdi.



Ticari yolda kısa bir süre yürüdükten sonra yoldan sapıp iniş ve çıkışlara başladık. Devasa kayaların önlerinden geçtik. Rotamız Karçukuru Kilisesiydi. Burada, bu yükseklikte bir kilisenin olduğundan yöredeki insanların da haberlerinin olmadığını söyledi Müslüm bey.




Karçukuru Kilisesi harabelerine vardığımızda biraz çevrede gezindik. Arap saldırılarından korunmak amacıyla böyle yüksek bir yer seçmişler. Harabeler her zaman gizemlidirler ve ben böyle yerleri pek severim; burada çalışan rahipleri, zangoçları düşündük, neler yaşandığını, yanan mumların titrek alevlerini hayal ettik. Manastırlar da benim en çok ilgimi çeken alanlardan biridir. Müslüm bey define avcılarının açtıkları çukurları gösterdi. Bu açgözlü define avcıları bu tür yerleri yağmalamaktadırlar. Aşağıdaki çukur da oldukça derindir ve yakından bakıldığında volkanik katmanlar görülebilmektedir. Ama o köşede duran baton tarihi bir baton değildir!:)





Aşağıdaki fotoğrafta da Olcay Özbey bey harabeleri fotoğraflamaktadır. Olcay beyin makinesi bir süre sonra soğukta emekliye ayrıldı ve çekimler de bitti. Ben birkaç kez Olcay beye rakımı sordum. Elindeki saat rakımı basınç ölçerek vermektedir. Aslında ayıp olur diye devamlı soramadım, yoksa devamlı "Rakım kaçtı?" diye sorardım hiç şüphesiz! :)




Kiliseden sonraki rotamız Karbeyaz oteli oldu. Bu otel biraz terk edilmiş bir havada, çok sessiz; geceleri burada hayalet hikayeleri anlatılabilir!.. Bu arada söylemeyi unuttum, etkinliğe 4'ü bayan 14 kişi katıldı. İlk önce liste 13'tü, sanırım sonradan Bilkent Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünde çalışan Profesör Ülkü hanım da katıldı.






Karbeyaz otelin çevresindeki kayalıklarda mola verdikten sonra otelin önünden yürüyüşe devam ettik.



Semih hoca kar paletleri takılmış minibüsü hayretle izledi; o minibüsün o paletlerle hareket edebileceğini pek sanmıyorum!..




Karkın yaylasına doğru gittik. Rüzgar şiddetini artırmıştı. Hissedilen soğukluk eksilere gelmişti. Zaman zaman rüzgarın yerden kaldırdığı karlar yüzümüze tokat gibi çarpıyorlardı. Benim Salewa polarım gayet iyiydi. Sadece bir içlik ve bir 2. katman polarla yürüyordum, vücudumun ana gövdesinde ve ayaklarımda hiçbir üşüme olmuyordu. Asıl üşüme daha yukarı çıktığımızda, eksili derecelere ulaştığımızda ellerde başladı!..





Yürüyüşü ekip düzeninde, tek sıra halinde yapıyorduk. Herkes artan rüzgara karşı değişik önlemler almaktaktaydı. Meral Kılıç hanım yemeniyle yüzünü iyice kapamıştı; Yahya bey balaklava denilen kar maskesini takmıştı. Hasan Tahsin bey atkıyla yetinmişti. Olcay Özbey bey kayak gözlükleri takmıştı; benim güneş gözlüklerim vardı!.. Muharrem beyin her zamanki gibi hiçbir önlemi ya da şikayeti yoktu! Doğrusu böylesine efendice, sakince, mutluca yürüyen birini daha ben hatırlamıyorum ve takdir ediyorum. 2. sırayı seviyordu ve 2. sırayı seven birkaç kişi sürekli, çaktırmadan atak yapıp bu sırayı kapıyorduk. 1 saniye fotoğraf çeksem benim 2. sıram hemen el değiştirmiş oluyordu! :) Hasan Tahsin bey de her zaman neşeliydi; en çok "Allah Allah, Allah" ya da "Vay vay vay," sözlerini kullanıyor, yürüyüşten keyif alıyordu. Adıyaman besni üzümünü ben ondan öğrendim; gerçekten çok lezzetli ve enerji verme bağlamında kuvvetli bir üzüm çeşidi. Ben yanıma Cevizli sucuk da almıştım; CEPA'daki bu cevizli sucuklar üzüm pekmezinden yapılıyorlar ve müthiş enerji verebiliyorlar, sanırım o yüzden dik tırmanışlarda hiçbir yorgunluk hissetmedim!.. Yahya bey de kar fırtınasına her girdiğimizde "Sanki Everest'te gibiyim yaw" diye tekrarlıyordu! :)






Yükseldikçe Kapadokya ovasının muhteşem görüntüsü gözler önüne seriliyordu. Uzaklardan Helvadere göleti görülüyordu; etkinlik sonrası orada alabalık yemeyi planlıyorduk, ama kimse istemeyince iptal edildi. Hava koşulları iyice sertleşmişti. Rüzgar aniden vuruyor, biraz tepelik yerlerde insanı sallıyor ve hatta savuruyordu. Müslüm beyin dediği gibi Kış Dağcılığına giriş etkinliği, iyi bir eğitim her manada gerçekleşiyordu. Ben her zaman fotoğraf çekemiyordum; enfes doğa manzaraları, kar fırtınaları oluyordu ama fotoğraf çekmek için eldiveni çıkarınca elim donuyordu, kameranın merceği sulanıyordu!.. Doğanın bütün enfes görüntüleri elbette halen hafızamdadır. Aşağıda bir kar fırtınası tozu görülmektedir.






Yarı buzlaşmış yerlere geldiğimizde Müslüm bey ayakkabısıyla basamak yapıyordu. İyi bir ayakkabısı vardı, altı çok sertti ve böyle durumlarda çok yararlı oluyordu bu tür ayakkabılar. Bu yan geçişler doğrusu insanı biraz ürkütüyordu. Ben buzulumsu kaygan ve eğimli yerlerden özellikle yan geçişleri ayağıma krampon taksam bile hiç sevmiyorum; sanki buzulumsu yapı tümden, kitle halinde kopacak gibi geliyor insana!.. Tabii risk daha fazlalaşmış olsa Müslüm bey ya rotayı değiştirecek ya da çantasında asılı duran kazmayı indirip basamak yapacak, gerekirse ipli emniyet olayını da devreye sokacaktı. Kısacası tam teçhizatlı gelmişti. Ana yemek molasını 2300 metreden sonra verdik. Şiddetli rüzgardan biraz korunmak için kayalıkların arasına sığınıp yemekleri yemeye başladık. Burası 2400 rakımdı. Çoğumuzun hatası burada eldivenleri çıkarmak oldu; daha doğrusu eldivenlerimiz kaba olduğundan çıkarmak zorunda kaldık. Ve bundan dolayı da bir süre sonra çoğu kişide el parmak uçları donması başlangıcı yaşandı. Yemek sonrası kan mideye yönelir. Ülkü hanımda ve birkaç kişideki donma olayının ciddi olduğunu düşünerek Müslüm bey "buradan iniyoruz" kararını verdi ve çok da isabetli, profesyonelce bir karardı; çünkü ekiptekilerin sağlığı ve güvenliği her şeyden önce gelir. Uyuşan birkaç eli canlandırmaya çalıştı; kan dolaşımı için ellerinizi çırpın diyordu. Benim de el parmak uçlarım sızlıyordu, hafiften hissizleşme başlamıştı. Daha dün ABD Elçiliği karşısındaki Adrenalin mağazasından 105 liraya aldığım Gore-Tex Lafuma da bir işe yaramamıştı, lafta kalmıştı; Müslüm bey bu eldivenin içine bir "iç-eldiven önerdi" ve soğukta yemek yerken bu hafif "iç eldiveni" kullanmak gerektiğini söyledi; 33 yıllık mimar olan Erol bey ve ben de buna iyice ikna olduk. Bunları hafızamıza kaydediyorduk. Zirve, çıkılırsa gece yarısına kalınacağından, gerekli malzeme olmadığından dolayı söz konusu dahi değildi, ama bu sert Sibirya rüzgarında 2750 bile zordu. Kara bulutlar yoğunlaşıyordu, yoğun bir kar fırtınası geliyordu.





İnişe geçtik; iniş yolunda bazen yükseldik, bazen dik yerlerden indik, düştük, kalktık, kaydık, tutunduk; geven dikenler elimize, ayağımıza battılar. Yahya beyin yükseklik korkusu vardı; dik bir yamaçtan yatay geçiş yaparken "Oradan tırstım" dedi Yahya bey ki bence gayet de tırsılacak bir yerdi!.. :) Kayalık vadilerden geçtik.



Rüzgar bazen sertçe esiyor, kuytu yerlere gelince aniden vanası ya da düğmesi kapatılmış gibi duruyordu, "şaka yaptım" der gibi uğulduyordu. Uzaklardan şelale sesi duyanlar oldu, ama bu ses sadece rüzgarın gizemli konuşmalarından başka bir şey değildi. Bir ara ben de sessizleşip bu konuşmaları dinledim.




Yolumuzun üzerindeki bir kayalıkta volkanik taşların ilginç yapıları açıkça görülebiliyordu. Uzaklarda sağa sola mermi gibi koşan bir tavşan da gördük. Her zamanki gibi kurt sürüsü izleri vardı.



Aşağıdaki fotoğrafı artık elim ısındığı ve parmaklarımı hissetmeye başladığımda çektim. En önde yürüyen Olcay Özbey beydir. Rotamız dağ eviydi, herkes parmaklarına yeniden kavuşmuş olmanın keyfi içindeydi. Dağcıların dünyasında parmağı kesilmiş hatırı sayılır insan vardır! Doğrusu ben serçe parmağımın küçük bir parçasını bile dünyanın bütün dağlarına değişmem! :) Bedenimiz önemlidir, çünkü biz sadece onunla varız, bedenimiz ve zihnimiz var, başka da bir şeyimiz yok!..






Kaptan Ahmet bey ve kardeşiyle buluştuk; sıcak çay yapmışlardı. Yol üzerinde gördüğümüz yeni harabelerin civarında sertçe yağan bir kar yağışı başladı. Bir anda her yeri bulutlar kapladı, görüş alanı 10 metreye kadar düştü. Ülkü Yüksel hanımın burada "2 dakika durun da yağmurluğumu giyeyim" sitemi vardı!..



Hava ne kadar da çabuk değişebiliyordu, inanılmaz bir hızdı bu!.. Şimşekler kızılımsı bulutlar altındaki aşağı ovada çakmaya başlamışlardı ve bu harika bir görüntüydü. Şimşekler bana her zaman üstat Shakespeare'in Macbeth oyunundaki esrarengiz cadılar sahnesini hatırlatırlar. 3 cadı buluşmuş, Kralın komutanlarından Macbeth'in kaderi üzerine konuşmaktadırlar...



Dönüş yolculuğumuzda Ağaçlı tesislerinde durup çorba içtik.






Yol boyunca pek çok konu konuşuldu, hatta yüzlerce konu konuşuldu diyebilirim. Malzemeler konuşuldu; eşleri olanlar eşlerinden, çocukları olanlar çocuklarından, emekli olduklarında neler yapacaklarından bahsettiler. Etkinliğin ücreti de oldukça makuldu; yol uzundu. Genellikle insanlar bir şey yaparken Müslüm beye soruyorlardı, mesela "Artık güneş gözlüklerimizi çıkaralım mı?" türünden. Bu sorular hoşuma gidiyordu, çünkü insan sorarak öğrenir ve de bu konuda tecrübesi olana danışmak doğru bir davranıştır. Esasen usta da yoktur, herkes öğrencidir; herkes herkesten bir şeyler öğrenir; ve insan hayatı boyunca "alıcılığını" yani öğrenciliğini asla kaybetmemelidir.




Müslüm beyin sigara konusundaki kesin fikirlerini de tamamen doğru buluyorum. Sigara berbat bir şey ve çok eski trekking etkinliklerinde sigara içilmesi olaylarını anlattı Müslüm bey. İnsan sadece kendi yaşamına karşı değil başkalarına karşı da sorumludur. Sigara içip ileriki zamanlarda sakat kalan insanlar kendi sevdiklerini de sorumsuzca yakmaktadırlar; sigara yüzünden hastalananlara, sakat kalanlara kim bakmaktadır?.. O yüzden ben sigara olayından hiç hoşlanmıyorum; sigaralı yerlerde artık nefesim kesiliyor, kahvehane gibi yerlere asla girmiyorum. İradeli insan ve sorumlu insan sigara içmez ve içmemelidir, çünkü insanın kendisini ve başkalarını zehirlemesi, hastalandığında sırf bu egoist hata yüzünden onları kendisine bakmak zorunda bırakması, onlara acı vermesi bir hak değildir. Doğanın o muhteşem havasını soluduğumuzda kendimizi ciğerlerimizin yerine koyalım, biz onlarla varız, onları bilgimiz ve bilinçliliğimiz ölçüsünde korumak zorundayız!..


Bu güzel etkinlik, Armada'nın önünde son buldu. Yıl başı için Armada'nın önüne ışıklı ağaçlar koymuşlardı, ışıl ışıl, büyülü bir şekilde yanıyorlardı.






Bu yazıyı yazarken şu anda yine yağmur yağıyor, sabah 2.48 olmuş, biraz Shakespeare okuyup sonra da yatma vakti!.. Yazımı, güzel bir müzikle bitireyim; işte muhteşem üçlü los Tres Tenores ve Cielito Lindo, bütün zamanların en hoş operalarından...








Mehmet Murat ildan