Sunday, August 23, 2009

Libiamo Eşliğinde Kırlangıçlar



Kızılcahamam, Ankaralılar için şehir yaşamından bir süreliğine kaçıp gelinebilecek yeşil bir liman sayılabilir. 33 bin nüfuslu küçük bir ilçedir. Ben oraya pek çok kereler gittim; kış aylarında yaptığım yürüyüş dönüşlerinde kasabada sıcak çorba içtim, camisini, çarşılarını gezdim, insanlarını, onların davranışlarını gözlemledim, fakat hiçbir zaman termalleriyle ünlü bu ilçede sıcak sulara girme fırsatını bulamamıştım. Kızılcahamam'a İstanbul yolundan gidilebiliyor ve yaklaşık 1 saatlik kısa bir yolculuktan sonra oraya ulaşılıyor.



Patalya Thermal Resort olarak bilinen yeri ben arkadaşlarımın bir konuşmalarında sadece isim olarak duymuştum. Bir de Asya Termal diye bir yer ismini hatırlıyordum. Bu ikinci yer isim olarak pek ilgimi çekmemişti, ayrıca muhafazakar kesime yakın bir yer olduğunu söylemişlerdi. Patalya, sözcük olarak da bana daha ilginç gelmişti. Sözlük anlamına baktım: Her iki küreği bir kişi tarafından çekilen, birden üç çifteye kadar savaş gemisi sandalı demekmiş. Patalya'nın öteki yerlere göre daha çağdaş bir yer olduğunu öğrenip orayı keşfetme konusunda karar kıldım.

Patalya, bir orman-içi oteli. Soğuksu Milli parkından içeri girdikten sonra levhaların da yardımıyla ormanın içine doğru ilerlenir; Ankaralı Turgut veyahut Çubuklu Yaşar şarkıları eşliğinde oynayan mangalcılar geçilir ve sonra yukarı doğru tırmanılmaya başlanır. Otelin bulunduğu yer upuzun çam ağaçlarıyla kaplı gizli bir köşedir. Gizli ve gizemli olan her şey benim ilgimi çeker. Buraya bazen futbol takımları da toplu olarak gelmektedirler. Ben oradayken Hatay Spor'un otobüsü park yerinde durmaktaydı; neyse ki futbolcular otelde değillerdi; etraf müthiş sakindi; Pazartesi olduğundan Ankara'dan pek gelenler de yoktu.



5 yıldızlı Patalya'da çok değişik seçenekler var. Bunlardan bir tanesi Türk Hamamı'dır; sanırım dönüşümlü olarak 1 saat bayanlara ve 1 saat de erkeklere ayrılmaktadır. Bunun dışında unisex bir Fin Hamamı var, karışık girilebiliyor, yani daha uygar, eğer saunaya girenler uygarsa tabii. İçeriye 8 kişinin girebileceği, uzay mekiği gibi küçük bir mekandır burası. İçerinin ısısı oldukça iyidir, 45 derecelik bir buhar sıcaklığı vardır, bazen ayarını kısmak zorunda da kalırlar; buharlar gizemli bir ortam yaratırlar; ancak bu mekanın mermerden yapılmış olmasını tercih ederdim, çünkü duvarları plastikten yapılmadır ve bu da doğallık duygumuza aykırıdır. Doğrusu ben sırtımı o plastik duvara yaslamak istememiştim.

Fin Hamamında iyice yandıktan ya da buharla haşlandıktan sonra soğuk duşa girilir ve bu kez başka bir seçenek denenebilir. Bu seçeneklerden biri de Sanunadır. Sauna tamamen tahtadan yapıldığı için daha doğal bir havası var; içerideki ısı kaynağının üzerine tasla su dökülür ve havanın nemlenmesi sağlanır. Doğrusu ben bu suyu oturacağım yerlerin üzerine de döktüm!.. Saunanın ışıklandırması daha romantik yapılmıştı, tatlı bir loşluk vardı. Romantik olmayan şeyler ya da insanlar, şehirler, ülkeler itici olurlar biraz. Daha önce de söylediğim gibi, "Tanrı romantizmi ve romantikleri kutsasın!"

Otel görevlileri Saunaları zaman zaman kontrole gelirler; acil durumlar için alarm düğmeleri vardır ama bunlar fazla yüksektedirler ve sayıları da yetersizdir; en iyisi saunada rahatsızlanmamaktır!!. İçeri girmeden önce bol su içmekte yarar vardır. Sıcaklık sessizlikle birleştiğinde, romantik ışıklar altında ve cennetimsi bir cehennemde bedenimiz sonsuz bir gevşekliğe ve rahatlığa kavuşur.

Saunanın dışında çamur banyoları, süt ve yosun banyoları, masaj ve çok çeşitli odalar da mevcut. Oteldeki bu etkinlikler günübirlik olarak 50 lira ödenerek akşam 18.30'a kadar kullanılabilmektedir. Elektronik bir kart verirler; o karta istediğiniz kadar para yüklersiniz ve bu kartı yanınızda taşırsınız; mesela yemek yemek istendiğinde bu kart kullanılır. Değerli eşyalar için kasalar vardır; onları kasaya koyup anahtarını yanınıza alırsınız. Günün sonunda eğer elektronik kartınızda kullanmadığınız paralar kalmışsa onu da size nakit olarak iade ederler.

Asıl sıcak suyun olduğu yer kür havuzudur. Burada su sıcaklığı 42 derece kadardır. Ancak ben oradayken müşterilerin suyun en fazla 35-36 derece olduğu konusunda bir tereddütleri vardı. Görevliler sıcaklık ölçümü yaptılar. Akşama doğru suyun sıcaklığının arttığı söylenir. Burası küçük bir havuz sayılır; derinliği 1.40 metredir ve içine girildiğinde oturulabilecek basamakları vardır; hafta içi bu otel çok sakindir, az sayıda müşteri olur. Havuzun büyük camlı pencerelerinden ormanlarla kaplı dağlar ve etrafta dolaşan küçük kartallar görülür.

Her zaman ilgi duyduğum Romalılar, bu kez yine karşıma çıkmışlardır! Kızılcahamam'daki eski hamama Roma hamamı denir; nerede sıcak su varsa Romalılar oraya bir hamam yapmışlardır. Patalya oteli çevresinde yürüyüş yolu da yapılmıştır. Otelin çevresinde onlarca kırlangıç uçuşur; havuzun kenarında uzanıp bu kırlangıçları ilgiyle seyretmek insanı bambaşka bir dünyaya, başka bir gezegene götürür. Geleneksel bir Türk müziği arka planda çalmaktadır, fakat ben, inanılmaz bir hızla uçan kırlangıçları izlerken zihnimde çalmaya başlayan Libiamo'yu dinlemekteyimdir.

http://www.dailymotion.com/relevance/search/libiamo/video/x86w0n_libiamo-la-traviata-anna-rosa-krole_music

Yukarıda fotoğrafı görülen havuzun suyu da yine termal suyudur; kışın buharlar eşliğinde kar yağarken buraya girildiği söylenir ve sırf bu nedenle buraya yeniden, özellikle kar yağdığı bir gün gitmek isterim. Dünyanın en büyük 10 zevki listesi yapılsa sıcak sular kesinlikle bu listede yer alırlar... General Napolyon bunu çok iyi bildiğinden savaş meydanlarında sıkça küvete girmiş, sıcak suyla kutsanmıştır!..

Mehmet Murat ildan



Monday, August 17, 2009

Zen Hikayeleri

USTA GASAN

Usta Gasan’ın keşişlerinden biri Tokyo’da bir üniversiteyi ziyarete gitmişti. Döndüğünde, İncil’i hiç okuyup okumadığını sordu ustasına. Usta, “Hayır, okumadım” diye yanıt verdi ve devam etti: “Lütfen bana biraz oku.”


Keşiş İncil’i açtı ve Matta İncil’indeki Dağ Vaazı’ndan şu bölümü okudu: “Ve niçin elbiselerden ötürü kaygı çekiyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüklerine iyi bakın; ne çalışırlar ne de iplik eğirirler; size derim: Süleyman bile bütün izzetinde bunlardan biri gibi giyinmiş değildi!.. Bundan dolayı, yarın için kaygı çekmeyin; zira yarınki gün kendisi için kaygı çekecektir.”

Usta Gasan uzun bir süre sessiz kaldı ve ardından konuştu. “Evet,” dedi, “Bu sözleri kim söylemişse o kişi aydınlanmış biridir. Bana okuduğun şey burada sana öğretmeye çalıştığım her şeyin özüdür.”

Öğrenci okumaya devam etti: “Dileyin, size verilecektir; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır, çünkü her dileyen alır, arayan bulur, ve kapıyı çalana açılır.”

Usta Gasan şöyle söyledi: “Bu mükemmel! Bunu kim söylemişse Buda’lıktan çok uzakta biri değil!.”

Sevdiğim bir hikayedir bu. Bir söz, bir Hıristiyan ya da bir Budist tarafından söylenmiş olabilir; bu önemli değildir, hiç önemli değildir, önemli olan “öz”dür!.. Yukarıdaki şu cümleyi dikkatle yeniden okuyalım: "Bunu kim söylemişse..." Çok güzel bir ifadedir bu... her kim söylemişse, ister bir kral ister bir köle, ister bir fakir ister bir deli, bu hiç fark etmez, söylediği şey güzel; söylediği şey "öz"dür, kimin söylediği önemli değil...

ŞEFKAT

Çin'de bir keşişi 20 yıldan fazla desteklemiş olan yaşlı bir kadın vardı. Ona, içinde meditasyon yapabileceği küçük bir kulübe bile yapmıştı; onu beslemişti. Bir gün keşişin ne kadarlık bir ilerleme kaydettiğini merak etti. Bunu ortaya çıkarmak için arzulu bir kızdan yardım istedi. "Git ve keşişi kucakla, sonra da ona aniden sor: Bu konuda ne yapacaksın şimdi?" diye talimat verdi yaşlı kadın.


Kız, keşişin yanına gitti, onu kucakladı ve bu konuda ne yapacağını ona sordu. Keşiş, şairane bir şekilde, "Yaşlı bir ağaç kışın soğuk bir kayada büyür," diye yanıtladı. "Hiçbir yerde sıcaklık yoktur."


Kız, yaşlı kadının yanına gitti ve keşişin sözlerini aktardı. "Ben bu adamı 20 yıl boyunca besledim!" dedi yaşlı kadın öfkeyle. "Senin ihtiyaçların için hiçbir ilgi göstermedi. Senin tutkuna yanıt vermek zorunda değildi, fakat hiç olmazsa şefkat gösterebilirdi..." Yaşlı kadın hemen keşişin kulübesine gitti ve kulübeyi yakarak ortadan kaldırdı.

Bu da öteki Zen hikayeleri gibi güzel bir hikaye. Şefkat gerçekten de çok önemli bir duygu ve bu duygudan yoksun olmak insanı fakirleştirir, onun değerini müthiş düşürür. Dalai Lama'nın bir kitabını okuduğumda (Mutluluk Sanatı) onun en belirgin özelliğinin şefkat olduğunu düşündüm...


BEYAZ AT

Yaşlı bir çiftçi vardı. Bir gün atı çiftliğinden kaçtı. Bu haberi işiten komşuları onu ziyarete geldiler. “Ne kötü şansın varmış,” dediler ona. “Belki. Bilemeyiz…” diye yanıt verdi yaşlı çiftçi. Ertesi gün kaçan at geri döndü; beraberinde de üç vahşi at vardı. “Ne mükemmel bir şans!” diye haykırdılar komşuları. “Belki. Bilemeyiz…” diye yanıtladı yaşlı çiftçi. Bir sonraki gün, vahşi atlardan birini eğitmeye çalışan oğlu attan düştü ve bacağını kırdı. Komşular bu şansızlık konusunda yaşlı adamı yine teselli etmeye çalıştılar ve ondan aynı yanıtı aldılar. Birkaç gün sonra askeri bir görevli köye geldi ve köydeki bütün gençleri toplayıp savaşa götürdü, yalnızca bacağı kırık olan genç köyde kaldı. Komşular çiftçiyi böyle bir şansa sahip olmasından dolayı kutlamak istediler. Yaşlı çiftçi şöyle söyledi: “Belki. Bilemeyiz…”


Bu gerçekten hoş bir öyküdür. Büyük Marmara Depremi’nde sahildeki apartmanların bazıları sular altında kalmış ve burada yaşayanlar ölmüştü. Herhalde bu insanlar zaman zaman balkonlarında oturup deniz manzarasına bakarak ne kadar şanslı olduklarını düşünüyorlardı. Titanik faciası da bunun en güzel örneklerinden biridir; o gemideki herkes kendisini o gemide olmaktan dolayı müthiş şanslı sayıyordu. Bu olay, bütünü bilmeden parçalara bakmaktır. Ben artık parçalara pek fazla bakmıyorum; çünkü bu yanıltıcı olabilmektedir.

Bu yukarıdaki felsefe, insanı hem başarı ve hem de başarısızlık, hem elde etmeler ve hem de elde etmemeler karşısında ölçülü, dengeli kılar. Yaşamın bir akış olduğunu ve o akışın içerisinde bir noktada durup "Şanslıyız" diye haykırmanın ya da "Şanssızız" diye hüzünlenmenin pek bir önem taşımadığını anlatır bu düşünce, çünkü akış devam etmektedir, yolculuk devam etmektedir. Her şey yoldadır, her şey önceden saptanmadan bir oluşum halindedir. Bunları bilmek insanı sakin ve serinkanlı yapar.

Bir başarı kazandınız, büyük bir heyecana, büyük bir sevince gerek yok, çünkü henüz hikaye devam ediyor, hikayenin sonu çok önemlidir!.. Sonlar, her zaman önemlidir. Fakat şunu da çok iyi bilmek gerekir ki, sevinmek hapşırmak gibidir; insanın sevineceği geldi mi, içten gelen bu duyguyu sonuna kadar da yaşamak, hapşırmak gerekir!.. O, içsel bir patlamadır ve patlamasına engel olmak doğru değildir. Sadece bu hikayeyi de bir şekilde hatırlamak yararlıdır.


BÜYÜK DALGALAR

Meiji döneminin ilk zamanlarında O-Nami (Büyük Dalgalar) isimli ünlü bir güreşçi yaşamıştı. O-Nami olağanüstü bir biçimde güçlüydü ve güreş sanatını iyi biliyordu. Özel müsabakalarda hocasını bile yenmişti, fakat halkın önünde o kadar utangaçtı ki, kendi öğrencileri bile onu yenerdi.


O-Nami bu konuda yardım almak için bir Zen ustasına gitti. Gezgin hoca Hakuju bazı zamanlar yakındaki küçük bir tapınağa uğrardı; O-Nami onu görmeye gitti ve ona kendi sorununu anlattı. “Bu gece tapınakta kal. Kendini büyük dalgalar gibi hayal et. Artık birilerinden korkacak bir güreşçi değilsin sen; yoluna çıkan her şeyi silip süpürecek büyük dalgalardansın. Bunu hayal et, dünyanın en büyük güreşçisi olacaksın!” dedi Hakuju. Bir süre sonra hoca emekli olur.


O-Nami meditasyon yapar ve kendisinin dalgalar gibi olduğunu hayal eder. Gece ilerledikçe kendisini dalgalarla daha fazla özdeşleştirir; dalgalar giderek büyümektedirler. Vazolardaki çiçekleri ezip geçer dalgalar. Buda heykeli bile sular altında kalır. Kuşluk vaktinden önce tapınak bir denize dönüşmüştür artık. Sabah vakti hoca onu bulur; O-Nami meditasyon yapmaktadır ve yüzünde hafif bir gülümseme vardır. Hoca güreşçinin omzundan sarsar.


“Şimdi artık hiçbir şey seni rahatsız edemez. Sen artık o büyük dalgalarsın. Önündeki her şeyi ezip geçersin.”
Aynı gün O-Nami girdiği bütün yarışmaları kazanır. O günden sonra Japonya’da kimse onu yenemez…

Her şey zihinde başlar…


DAĞ ÇİLEKLERİ

Bir Zen ustası ormanda yürüyüşe çıkmıştı. Sakinliğin ortasında önünde aniden yırtıcı kaplanlar belirdi. Usta koşmaya başladı. Öyle bir yere geldi ki yol tükendi. Kaplanlar tarafından parçalanarak ölmektense uçurumdan atlamaya karar vererek kendisini boşluğa bıraktı. Düşerken elbiseleri bir ağacın dalına takıldı ve uçurumun başlarında bir yerde havada asılı olarak kaldı. Bir süre sonra, topraktaki bir delikten iki farenin çıktıklarını ve hemen yanı başlarındaki bitkinin içine dalarak bir şeyler kemirmeye başladıklarını gördü. Lezzetli dağ çileklerini fark eden Zen ustası hiçbir şey olmamış gibi sakince çilekleri yemeye başladı...


Yaşamı geldiği şekliyle yaşamak... Yaşamın her anında, o an ne kadar korkunç olursa olsun yine de o ana minnettar olmak, geçmişi ve geleceği unutup o anın içinde yüzmek... Elbette herkes bu Zen ustası gibi yapamaz, hatta çok az kişi bu Zen ustası gibi yapabilir dersem daha doğru olur. Ama bu Zen hikayesini bilmek insanı rahatlatır.

Yalnızca çileği yiyip geçmişi ve geleceği unutmak, bir süreliğine dahi unutmak... Yukarıda kaplanlar, aşağıda uçurum... Yukarıda kükremeler, aşağıda ölüm... Yukarısı geçmiş, aşağısı gelecek... ama bir de "şimdi" var, "şu" an var... ve her şeye rağmen çileğin enfes tadıyla mutlu olmak... bir süreliğine mutlu olmak… Çünkü mutluluk hep yalnızca bir süreliğinedir, kısa bir süreliğinedir, mutlu zaman hızlı geçer, mutlu anlarımız ışık hızında yol alır, mutsuz anlarımız her zaman bir kaplumbağadır, bir sümüklü böcektir, mızmızdır, yavaştır.

Mutluluk kesintisiz 30 yıl sürse bile kısadır, 50 yıl sürse bile kısadır... ve elbette nihai olarak, yıkılmaz gibi duran o duvara toslar insan!.. Konuyu varoluş sorunumuza bağladım, çünkü “Omnes viae Romam ducunt!” yani bütün yollar Roma'ya çıkar!.. Roma, varoluştur!.. Varoluş en büyük meseledir. Varoluş sorunumuz olmasaydı üstat Shakespeare şimdi aramızdaydı… Gandiji de öyle… ve sevgili Buda… ve üstat Moliere… ve Goethe… Ve sevdiğimiz herkes ve dahi sevmediklerimiz de…

Var olan var olmalıdır, yok olmamalıdır!..

İngiliz romancı Mary Shelley'in romanından uyarlanmış Frankeştayn'daki korkunç canavar, idealist felsefe öğrencisi genç doktor Victor Frankestein'ın karısını öldürür. Orada, Victor'un karısını yeniden yaratmak için umutsuz ve çılgınca bir çaba içine girdiği güzel, ama bir o kadar da trajik bir diriltme sahnesi vardır. Bu sahneyi iyi anlamak ve çok derinden hissetmek gerek...

Mehmet Murat ildan

Sunday, August 16, 2009

Kutup Yıldızı'nın Değişmezliği



36 günlük uzunca bir tatilden sonra Ankara'ya dönüş günü gelip çattı. Tatil yerlerinden dönüleceği günler ilginç bir şekilde hava çoğu kez mükemmel, deniz de dalgasız olur! Bu da bir çeşit Murphy yasasıdır herhalde. Bunlar Murphy Kanunları olarak da geçerler. Amerikalı mühendis Edward Murphy'nin bahsettiği bu kanunların temeli için şu açıklama yapılabilir: "Eğer bir işi halletmek için birden fazla olasılık varsa ve bu olasılıklardan biri istenmeyen sonuçlar veya felaket doğuracaksa; kesinlikle bu olasılık gerçekleşecektir!.." Biraz komik de bir kanundur bu ama gerçek yaşamda bu kanunun pek çok gözlemini yapabilir insan.


Bu yasalardan birkaçı aklıma geldi: "Yere düşen her şey ulaşılması en zor köşeye yuvarlanır." "Düşürdüğün ekmeğin yağlı yüzünün halıya gelme olasılığı, halının yeniliği ile doğru orantılıdır." :) "Sigara dumanı herzaman sigara içmeyen kişiye doğru gelir."


Evet, işte Murphy yasaları türünden bir durum benzeri Ankara'ya dönüş günümde hava harikaydı, istenmeyen olasılık gerçekleşmişti, oradan ayrılmayı zorlaştırmıştı!.. Sabah 6'30'da kalktım. Pencereden dışarı baktığımda yine orman yangını var sanmıştım; dağların etekleri görünmüyordu. Fakat dikkat edince bunların yangın dumanı değil sabah sisleri olduklarını gördüm ve aklıma şimşek hızıyla yukarıda resmini verdiğim İlya Ehrenburg geldi. Oğullarımızın Oğulları isimli bir şiirinde bir yerde şöyle yazmıştı yazar: "Ama yalnız, yalnız onlar öğrendi, nasıl olduğunu Nisan sabahlarının." Rusya'da bir sabah vakti kurşuna dizilen insanlara atıf yapmıştır Ehrenburg; bazı şeyleri gerçekten de sadece o anları yaşayanlar bilirler. Galiba hemen her sabah erkenden o sisler dağın eteklerinde gizemli ayaklarıyla dolaşırlar, ama ben genellikle o sıralarda rüya görerekten uyumaktayımdır!..


Amacım, sabah erkenden, kimseciklere görünmeden yola çıkmaktı. "Yolcu edilmek" benim pek sevmediğim bir şey. Tanıdığım biri 20 yıllığına uzaya, mesela Mars'a da gidecek olsa bile ben yine ona "Hadi görüşürüz"den ibaret sade bir şey söylemek isterim ve bana da sadece bunun söylenmesini, "yolcu edilmemeyi" arzu ederim. Fakat Hüseyin beyle Şems hanımın beni yolcu etmelerine bir itirazım olmadı, çünkü onlar bir gün öncesinden bana söylemiş, bunu içtenlikle istemişlerdi; yolda yemem için hazırladıkları yiyeceklerin boşa gitmesine de gönlüm razı değildi; onların uyanmalarını bekledim ve yola çıkışımı geciktirdim.


Bulunduğum yerle Ankara arası yaklaşık olarak 650 kilometredir. Ortalama 100 km hızla 6.5 saatte varmayı planlayarak yola çıktım. Yol boyunca pek çok yerde radar vardı; polis, yasak olmasına rağmen sivil araçla sürücülere tuzak kurmuştu. Bir süre sonra Murphy yasaları türünden bir yasa da ben geliştirdim: "Eğer önünüzdeki yol, içinizde gaza basıp 150 km hız yapma arzusu doğuruyorsa, bu yolda polis radarı kesinlikle vardır!" Afyon Sivrihisar'a yaklaşırken böyle bir yol var, insan orada gideceği yere daha çabuk varmak için 150 km ya da daha fazla hız yapmak ister; polisin amacı esasen sürücüler yavaş gitsin, ölmesinler şeklinde değil de "Nereye tezgah açalım ki, bol ceza yazalım"dır sanki!..


Yol üzerinde meyve almak üzere durdum. Hemen ilerideki bağlardan toplanıp getirilmiş enfes sarı üzümlerden aldım ve yola devam ettim. Uzun yollarda bazen aynı arabaları görür, uzun mesafeler onlarla yolculuk edersiniz. Bazen o sizi geçer, bazen siz onu; Amelie tarzı bir çeşit oyun gibidir bu ve ben de bu oyunu oynarım.


İzmir Ankara arasındaki yolun %90'ı duble yol. Yol genellikle tek düzedir, insanın uykusunu getirir. Benim de böyle upuzun yola bakıp esnediğim bir andı; Manisa yakınlarındaki Kula taraflarındaydım ve birden bir Yanardağ gördüm, daha doğrusu Yanmazdağ, sönmüş bir volkan ve ardından volkanlar dizisi. bu işe pek sevindim, esnemem durdu, canlanıp dirildim!.. Arabayı durdurdum. Uzun süre oraya tırmanıp tırmanmama konusunda kendimle mücadele ettim. 5 saatte bu işi hallederim diyordum; uzaktan pek yüksek görünmezler ama onlara tırmanmaya başladığınızda saatler alır. Arabayı orada, öylece ıssız, sessiz yolda bırakmak istemedim ve tırmanmaktan vazgeçmek zorunda kaldım.


Bu yanardağa Divlit yanardağı da deniyor. Yanardağın görünümündeki ilginçlik şundan kaynaklanıyor ki sanki dağ daha dün patlamış gibi öylesine canlı bir görünümü var. Bir yanardağa çıkmak benim hayallerimdem biridir. Fujiyama'ya çıkmak istemiştim ama maalesef zamanlamasını yapamadım. Elbette benim asıl olarak istediğim sönmüş bir yanardağ değil de hafifçe uyuklayan, ara sıra horuldayan, çekirdeği canlı kanlı, tepesinden ara sıra duman tüten kontrollü bir volkan; umarım bir gün nasip olur!.. Divlit volkanının ilginç bir özelliği de Türkiye'nin en son sönen volkanı olmasıdır. Bölgeye AB desteğiyle bir Jeopark da kurulacakmış. Kulalılar bu Jeoparkın değerini bilirler umarım.


Kula Volkanizmalarını geride bırakıp Afyon Polatlı derken Ankara'ya vardım. 9.30'da yola çıkmıştım ve 16.10'da Ankara'ya vardım. 6.5 saat oturmanın verdiği hareketsizlikle evde kısa süre dinlenip araba yıkamak üzere ODTÜ'ye gittim. ODTÜ'de her şey yerli yerindeydi. Ormanın girişindeki çeşmenin orada her zamanki gibi arabayı yıkamaya başlamıştım bile. Eşek arıları yine her zamanki gibi musluğun içine girmişlerdi; daha önce bir kez elimi soktuklarından artık hortumu musluğa dikkatli takıyordum. Burada her şey yerli yerindeydi ve bu durum hoşuma gitmişti; bu değişmezlik konusunu Genç Werther romanımda da işlemiştim. Ben "Kutup yıldızcıyım!" Büyük Ayı'nın yeri değişir, Cassiopeia Yıldız grubunun yeri değişir ve ötekiler de değişirler ama Kutup Yıldızı sabittir. Kutup Yıldızı, dünyanın ekseni ile hemen hemen aynı doğrultuda olduğundan, diğer gökcisimlerinin aksine gün boyunca yer değiştirmez; bir yere dönüp de her şeyi yerli yerinde buluyorsam ben buna sevinirim.


Bazı insanlar vardır; mesela onu en son 20 yıl önce görmüşsünüzdür, 20 yıl önce bisikletinizin tekeri patlamıştır, o günden sonra da o kişiyle bağlantı kopmuştur; 20 yıl sonra o kişiye rastladığımda, "Naber Murat, naptın, bisikletin tekerine yama yaptın mı?" denmesi de benim en çok hoşuma giden şeylerden biridir. Sanki o 20 yıl hiç geçmemiştir, sanki zaman durmuştur, sanki bir değişim olmamıştır. Ben bu tür insanlara "Zamansız" insanlar ya da "Zaman boyutunu aşmış insanlar" derim. O 20 yılın önemi yoktur onlar için; o kişi halen 20 yıl öncesindedir, halen o günkü içtenliği ve teklifsizliğiyle, bütün o yılların üzerinden atletizimdeki gibi uzunca bir sırıkla atlayıp sizinle kaldığı yerden konuşmaya başlar. Güzel bir şeydir bu... bazı şeylerin değişmezliği... Fakat yine de şu sloganımı tekrarlayayım: "İyi olan şeyler sonsuza dek değişmesinler, kötü olan şeylerse hemen şimdi, şu an değişsinler!.."


Mehmet Murat ildan

Tuesday, August 11, 2009

Vahşi, Ama Büyülü


Bir orman yangınıyla hiçbir zaman karşılaşmak istemezdim; ama bu ikinci kez, yine aynı bölgede oluyor; yine karşılaştım. Doğanbey Körfezinin bulunduğu alanda kaplıcalar vardır; yangın, işte bu taraflarda başladı. Nasıl başladığı pek de önemli değil, çünkü doğal olarak başlamadığından eminim; ülkemde doğal yangın bulmak çok zor. Uzakta hafif bir duman gördüm; küçük çaplı bir şeye benziyordu. Belki kaldığım yerde yangın çıktı diye düşündüm; arabayla oraya doğru yöneldim.





Yukarıdaki fotoğrafı o hafif duman gördüğüm andan yarım saat sonra çektim. Duman büyüyordu; 11 Eylül saldırısına benzer ürkütücü bir hal almaya başlamıştı. Yangının üzerinden 40 dakika kadar geçtikten sonra bile havada sadece 2 tane uçak gördüm. Bunlar 6 ton kadar suyu denizden alıp yangın bölgesine taşıyorlardı. Çok yavaştılar; Tanrım, gerçekten çok yavaştılar!.. Denize gidip gelmeleri 15-20 dakikayı buluyordu. Bunların 10-15 milyon dolarlık fiyatları var; bir ülke için komik rakamlar; böyle büyük yangınlarda 50 tane uçak konvoy halinde, akın akın yangına suyla müdahale etmeleri gerekiyordu. Hava kararmaya başladığında bunların sayısı 9 oldu. Çoğu da 6 tonluk değil daha küçük uçaklardı. Helikopterler de denizden ve yakınlardaki DSİ barajından su alıp müdahale ediyorlardı.


Şiddetli bir rüzgar vardı; poyraz nedeniyle şapka giymek pek zordu. Kara dumanlar gökleri kapladı; güneş bile silindi. Sert rüzgar siyah dumanları hızla Sisam adasının, benim çok sevdiğim bu adanın üzerine yığdılar, ada güpe gündüz hayaletler gibi yok oldu. Orada plajda olanlar herhalde bizim taraflara küfürler savurmuşlardır.



Haberlere baktığımızda 30 arazöz, 10 dozer, 5 ekip vs gibi rakamları sıralıyorlardı ama bunların pek bir önemi yok, çünkü yangının boyutları büyüktü ve bunlar çok yetersiz kalıyorlardı. Zavallı orman işçileri canla başla çalışıyorlardı. Aldıkları maaş ve gösterdikleri çaba arasında büyük bir uçurum vardı. Uçaklar akşam bastırınca uçamaz oldular. 2. Dünya Savaşındaki bombalamalarda kullanılan savaş uçaklarının çıkardıkları sesin aynısını çıkarıyorlardı. Sanki savaş zamanı saldırısıydı bu. Bu sabah, 11 Ağustos günü, sabahın 6'sında uçaklar soğutma çalışmaları için yeniden uçmaya başlamışlardı. Sesleri uzaktan ilk duyduğumda odamda dev bir sivrisinek var sanmıştım!..
Ben ilk gün arabayla orman yangınını daha iyi görebileceğim bir yere gitmek istedim ancak yollar Jandarma tarafından kapatılmıştı. Bisikletle gitmek mümkündü ama yangın bölgesinde bulunmak gözaltına alınmaya sebeb olabilirdi.


İnsanların önemli bir bölümü bu olaya karşı "Vah, vah" şeklide özetlenebilecek bir kayıtsızlık içindeydiler, çünkü rüzgar arkadan esiyordu ve evleri tehlikede değildi; başkaları umurlarında değildi, kendi evleri, kendi bölgeleri kurtulmuştu ya bu yeterdi; Tanrı çok iyiydi, çünkü kendi evlerini kurtarmıştı. Oysaki aşağıda resmini verdiğim beyaz otelin ilerisindeki siteler panik halinde boşaltılmaktaydılar.
Bu siteler tehlike altındaydı. Fakat orada yaşayan insanları da çoğu kez anlamakta güçlük çekmişimdir. Bunlar bir orman-içi sitesidirler; harika bir çam ormanının içindedirler. Ancak cahilin teki, ki bu bir profesör de olabilir veyahut bir emekli öğretmen, bir sigara atsa oralar yanacaktır; yani riskin bu kadar ucuz ve büyük olduğu bir sitede onlar yangın riskini oraya ne zaman gitsem hiç de umursamaz bir haldeydiler.


İnsanlardaki bu cahilce güvenin ya da altı boş özgüvenin sırrı nedir bilmiyorum. Bir kez o sitede oturan birine bu riskten bahsettiğimde "Yok, yok evladım, bişeycikler olmaz!" demişti. Bu insanlar bence insanüstü varlıklardı; yangın çıksa bile onlara vız gelirdi; korkunun ecele faydası yoktu; bu tipler uçağa bindiklerinde uçağın düşebileceğini ihtimal dahiline bile almazlar. Bunlar son derece zeki, yüksek IQ'lu gelişmiş insanlardır; korkusuzdurlar; kahramandırlar. Sahilde durup alevlerin o siteye yaklaştığını izlerken doğrusu o aptal insanlara biraz kızgındım. Yaşamın affetmez yasalarını ne zaman ciddiye alacaklardır bu özgüvenli tanrısal kahramanlar? Ya da alacaklar mıdır?
Anız yakan çobanlar, köylüler, arazi mafyaları ne zaman bu ülkeden gideceklerdir?
Gece 12'de meraklı gözler tepelerde devam etmekte olan yangını izliyorlardı. Ben de elimde olmadan bu büyülü görüntüye bakıyordum; vahşi ama büyülü bir görüntüydü bu; Çin seddini andırır uzun bir yılan gibi ateşten bir duvar her cepheden kararlı bir şekilde ilerlemekteydi. National Geographic'ten hatırladığım patlayan yanardağ görüntüleri aklıma gelmişti. Ateşler lavlar gibi rüzgarın itişiyle tepelerden aşağıya, eteklerden yukarılara akıyorlardı; kozalaklar havalarda uçuşuyorlar, uzaklara ok gibi fırlıyorlardı; orman canlıları, sincaplar, tavşanlar, kaplumbağalar canlarını kurtarmak için kaçışıyorlardı... Üstat Shakespeare'in dediği gibi "Başına dolu yağan dünyanın dört bucağını felaket içinde sanır." Yukarı doğru yükselip, uzaydan, evrenden bu olaya baktığımızda o kara dumanların zerrecikleri bile görünmez. 20 dakika ötede bile insanlar yüzmektedirler.
Bugün çevrede halen bir yanık kokusu var; fakat tohumlar filizlenmek üzere hemen şimdiden hareketlenmeye başladılar. Yaşamak, yumruk yense, sırtından hançerlenilse bile ayağa kalkma sanatıdır; omzuna ok saplandı diye yerde çaresizce yatmaz doğa; inatçıdır tabiat; ayağa kalkar ve felakete meydan okur; bir cahilin ya da bir hainin kendisine biçtiği bu alevli kaderi elinin tersiyle iter, yeniden yeşillenme yolunda dirilir; onu yakan çoban ya da köylü ya da mafya ya da sıradan bir ahmak toprağa girdiğinde o halen burada, capcanlı olacaktır.
Şimdi koltuğumda oturmuşum. La Triviata - Libiamo operasını dinliyordum; sıkça dinlediğim bir parçadır bu. Tam karşımdaki tepelerin tahminen birkaç yıl önce dikilmiş genç ağaçları yangından kurtuldular, seviniyorum, onlar adına seviniyorum, kendi adıma seviniyorum... Onlar benim manzaralarım, insanlığın manzaraları... Anna Rosa Krolewska'yı dinliyorum ve işte Libiamo:
Tanrıların müziği... Yangın artık gerilerde, sonsuz geçmişte kaldı, sonsuz gelecek akmaya devam ediyor...

Mehmet Murat ildan









Sunday, August 9, 2009

Uzun Oldu, Ne Zor Oldu



"Yak Gel" şarkısını dinlemeden önce Funda Arar ismini hiç duymamıştım, zaten son 1.5 yıldır TV de seyretmiyordum. Ben daha çok Elvis Presley ve Frank Sinatra zamanındaydım; bugün, 1960'lı yıllardan ayrılıp zamanda ileri doğru bir yolculuk yaparak 2009 yılının 9 Ağustos Pazar gününe kendimi ışınladım.



Bu konseri Menderes Belediyesi düzenlemiş. Belediye başkanı Ergün Özgün. Konser, yakın zamanda Menderes belediyesine bağlanmış olan Özdere'de yapıldı. Sedat Balcı stadyumunu bulmak zor olmadı; araba konvoylarını takip etmek yeterliydi. Park yeri çok küçüktü; stadyum da öyle. Jandarma geniş bir güvenlik önlemi almış. Geniş derken, 10 kadar Jandarma eri gördüm sadece, yan yana dizilmişlerdi, kalabalık görünmek için böyle yapmışlardı sanırım!!.. 20.30 olduğunda ben Funda Arar'ın her an sahneye çıkacağını düşünüyordum ki onun sahne alışı 22.30'da gerçekleşti!..


Herkes gibi çekirdek çitlemiyordum, sakince konserin başlamasını bekliyordum; ama taze kabak çekirdeği bulsaydım hayır demezdim. Soluma şişko, sevimli, küçük bir kız çocuğu oturdu, yarım saat sonra uyumaya başladı; sağımda ise 6 yaşlarında sessiz sakin bir çocuk. Ben bu hiç tanımadığım 2 küçüğün sanki abileri konumunda kalmıştım.
Hangi şarkı çıksa herkes sözlerini biliyordu, ben hariç! Acaba bu insanların süper hafızaları mı vardı yoksa Kuran kursları gibi şarkı sözü ezberleme kursları mı açılmıştı? Kendi kendime espiritüel birkaç hayale daldım: Aniden Rusça parça çalmakta ve seyirciler ona da sözleriyle eşlik etmeye başlamaktalar, sonra İspanyolca parçaya geçildiğinde bu kez yine bizim süper repertuarlı milletimiz şarkıya İspanyolca eşlik etmektedirler!..


Bu arada halk oyunları ekibi sahneye çıktı. Önce Karadeniz oyunları oynandı; sonra Zeybek havası çaldı ki benim hiç hoşlanmadığım bir türdür bu. Bir zamanlar Özay Gönlüm diye bir sanatçı vardı, üçlü bir saz çalardı, ben onu TV'de görünce hemen kanalı değiştirirdim... Halk oyunlarından benim en sevdiğim Kafkas oyunlarıdır.


Konserde İzmir farkı kolayca görülebiliyordu. İnsanlar uygardı; mutlak manada değil ama göreceli olarak medeniydiler; başka yerlere göre bilinç düzeyleri yüksekti; itişip kakışma yoktu. Çin'deki metro trenlerinde görülen domuz ahırına tıkıştırılmış bir şekilde hayvansal bir istiflenme durumu yoktu. Herkesin kendine ait rahat bir hareket alanı vardı. Stadın içine sandalyeler konulmuş ve stattakilerin hepsi oturabiliyorlardı. Hakan Doğanay isimli biri sahneye geldi. Elbette yine benden başka herkes onu tanıyordu!.. Kanser tedavisi görmüş, sağlığına kavuşarak yeniden sunuculuğa başlamıştı. Mehmetçiğe bir alkış dediğinde stat coşkuyla alkışladı, gözleri dolanlar oldu. Atatürk resmi uzunca alkışlandı.


Akşam 22.30'a doğru stadın arkasındaki yüksek dağların tepesinden Ay doğdu. Ben, Ay'ın doğuşunu bir ara konseri tamamen unutarak adım adım izledim. Dağın tepelerinde ilginç ışıklar da ilerliyordu; o yüksekliğe yavaşça arabalar mı çıkıyordu yoksa ellerinde fenerler olan gece dağcıları ya da avcıları mı tam anlayamadım. Bu arada stadyumda kağıt helva satılıyor, baloncular balonlarıyla dolaşıyorlardı; kokoreç dumanları her yeri sarmıştı; parfümleri başlarından aşağı boşalttıklarına hiç şüphe duymadığım süslü genç kızlar bu kez kokoreç parfümüne bulanıyor, karizmaları çiziliyordu. Işıklı sopalar da uzay filmlerindeki lazer kılıçlarını andırıyorlardı. Meshem Özşimşir diye bir sanatçı çıktı, aslen Özdereliymiş. Artık ben yavaş yavaş kalkıp gitmeyi düşünüyordum ki Funda hanım iyi bir sahne duruşuyla ufukta göründü. Güçlü bir sesi var. Dinlemek için geldiğim şarkı başlamıştı:




"Uzun oldu, ne zor oldu, Kalp yoruldu dön gel, herşey kalsın Yalnız aşkla, yalnız aşkla dön gel, Affettim, kendini akla.."


Bu şarkıdaki varoluşsal bir cümle hoşuma gitmişti. Sevdiği kişiye, "Vaktimiz daraldı" diyordu sözlerde. Aslında vaktimiz daralmadı, hiç vaktimiz yoktu ki! Vaktimizin olduğunu sanmamız sadece bir hayal, bir algılama hatasıydı!.. Fakat hoş bir şarkı...


Şarkı bitince ben kalktım. Arabaya döndüm. Gece 23.30 civarıydı. Mükemmel bir hava, tatlı bir esinti var, deniz yönünden geliyor. Arabanın sunroof kısmını açtım. Frank Sinatra'nın CD'deki bir şarkısını koydum; müthiş bir trafik vardı, yollar kilitlendi, ben sakince bu şarkıyı dinledim:


http://www.dailymotion.com/relevance/search/+frank+sinatra+summer+wind/video/x93hjm_summer-wind-le-vent-dete_music


"The summer wind, came blowin in, from across the sea. It lingered there, so warm and fair, to walk with me. All summer long, we sang a song.."



Mehmet Murat ildan





Saturday, August 8, 2009

Tesadüflerin Gücü


Daha önceki bir yazımda belirtmiştim, Maupassant'ın öykülerini okuduktan sonra Lev Nikolayeviç'in öykülerine başladım. Tolstoy, zengin bir aile çocuğu. İlginç eserler yarattı; bazen lafı uzatıp insanı usandırır ama zaten bu durum pek çok yazarda mevcuttur. Gustave Flaubert beni neredeyse çıldırtacaktı; Madam Bovary'de bir kadınla bir erkeği tanıştıracaktır, tanışma 30 sayfa sürer! Ah, yeter, tanışın artık!


Ben Tolstoy'un, "Bir Gencin Dramı" isimli öykü kitabını pazardan aldım, sadece 5 lira, sudan ucuz, çünkü Erikli damacana suyu 6.5 lira!.. Bu öyküler içinde "Balodan Sonra" isimli bir öykü var.


"Balodan Sonra" ilginç bir öykü. Kahraman, bir kızdan hoşlanır ve onu sevmeye başlar. Baloda rastlamıştır ona. Bol bol dans ederler, kur yaparlar, Albay babasıyla tanışır. Balodan sonra kahraman dışarıda dolaşmaya başlar, rastgele dolaşmaktadır. İstemediği bir şeye tanık olur. Kızın babası olan Albay'ı birini cezalandırırken görür. Sonra da kızı her gördüğünde babası aklına gelir ve yavaş yavaş kızdan soğur. Vicdanlı biridir kahraman. Vicdanı güçlü olan insanlar her türlü övgüyü hak ederler. Öykünün temel konusu, "Tesadüflerin yaşamımızdaki gücüdür."



Eğer kahraman o gece dolaşmaya çıkmasaydı belki de o kızla evlenecekti. Yaşam gerçekten de tesadüflerin yarattığı tuhaf bir zincirdir. Şu yola değil de bu yola sapsak, şu sözcüğü değil de başka bir sözcüğü kullansak bir şeyler farklı olacaktır, farklı bir yola, değişik bir kadere sapılacaktır.


Tanıdığım biri var; bir zamanlar sevdiği bir kızdan sık sık bahseder bana. Bu kıza bir gün klasik romanlardan birini hediye etmiş; bu romandaki bazı şeyler, hediye ettiği kızın yaşamında da varmış, ölen baba ya da sarhoş baba vs gibi, ayrıntıları tam hatırlamıyorum. Okumadan hediye ettiği o kitap yüzünden o kızla ilişkisinin kötüleştiğini söylerdi bana, çünkü kız o kitabı onun bilinçli olarak verdiğini zannetmiş.


Tesadüfler her an her şeyi değiştirebilirler. Falanca tren yerine filanca trene binersek, şuBoldnu değil de bunu yaparsak bir anda yaşamımız değişebilir. Tolstoy, bu öyküde bunu anlatıyordu. Tesadüflerin gücünü iyi kavrayıp bazen bazı şeylerin bizim yaşamımızı değiştirmelerine izin vermememiz gerekir. Bence öyküdeki kahraman babasından dolayı kızdan soğumak yerine kızı daha iyi tanımaya, onunla ilgili gerçekleri öğrenmeye, onun tabanına inmeye, onda bazı kusurlar, bazı eksiklikler saptamışsa onları sabırla düzeltmeye, kapıyı ona hiçbir zaman kapamamaya çalışmalıydı, çünkü kapı kapatmak kolaydır, zor ve değerli olan kapıyı açık tutmaktır; yaşamı ve onun yasalarını anlamamış insanlar kapıyı hemen kapatırlar. Yüksek yaşam tecrübesi ya da bilgelikle donanmış insanlar kapıları hiçbir zaman kapatmazlar; patikalar, yollar her zaman açık kalmalıdır.
Evet, elbette doğrudur, insanların aileleri, yetişme tarzları önemlidir, hem de çok önemlidir, çünkü çocuklar o ailede yetişirler, terbiyeyi, ahlakı, insanlığı ya da hayvanlığı, ahlakı ya da ahlaksızlığı, yalanı dolanı ya da dürüstlüğü, erdemi vs'yi o ailede, o ocakta alırlar, orada öğrenirler, o yüzden iyi bir ailenin çocuğu da çoğu kez iyidir, huysuz, geçimsiz, kaba saba bir ailenin çocuğu da çoğu kez huysuz ve geçimsizdir ya da böyle olma ihtimali yüksektir, fakat, "Hastalık yoktur hasta vardır" sözündeki mantıktan hareket ederek her bireyin farklı olduğunu, onları baştan yargısız damgalamak yerine baştan sona dikkatle incelemenin daha faydalı olduğunu bilmek gerekir. Ben şahsen o kahramanın o kızla evlenmesinden yanaydım, çünkü onda bir parıltı görmüştü, o kızın onun ruhuna dokunuşunu hissetmişti; bazen tesadüflere ya da kader denilen saçmalıklara mantıkla, zekayla karşı koyup direnmek gerek, çünkü her zaman bizim değerli bulduklarımıza rastlamayız. Her zaman bembeyaz kuğular görmeyiz, fakat çoğu kez kuzgunlar, kargalar boldur yolumuzun üzerinde!..
İnsan, yaşam yolunda yürürken ya 1 kez ya da çok çok şanslıysa 2 kez bir elmasa, bir pırlantaya, bir inciye, masum bir meleğe rastlar ve onu ne pahasına olursa olsun avucuna alıp elinde sımsıkı tutmalıdır, çünkü o bir daha bulunamaz; su perilerine pek ender rastlanır, biz daha çok su aygırlarını görür, onlara rastlarız.



Tolstoy'un güzel öykülerini de bitirdim; artık geride kaldılar onlar da. Jack London'ın öykülerini buldum: "Ölüme Boyun Eğmeyen Adam." Bu öyküler içinde çok hoş olan bir tane var: Bu öykü, sahibinden çalınıp başka bir sahibe satılan bir köpeğin harika bir öyküsü. Son derece vahşi, kanunu kuralı olmayan, ahlakı olmayan bir ortama düşen ve bu konularda, yani gerçek yaşam koşulları konusunda zayıf olan saf bir köpeğin yavaş yavaş dünyayı anlayıp güçlenmesini, kurnazlaşmasını, hileyi hurdayı öğrenip kötüler arasında sağ kalmayı başarmasını, onun yaşam mücadelesini anlatıyor. Henüz öyküyü bitirmedim. Bu akşam sabaha kadar okuyup bitirmeyi planlıyorum. Plan yapıldı mı, uygulanmalı!.. Siyah üzümlerim de var artık! Kitap okurken onlardan birkaç tane atıştırmak planımın bir parçası... Benim kilo sorunum yok; bütün dünyayı ve yanında da Jüpiter'i ve Mars'ı yesem de en fazla 70 kilo olurum sanırım!..


Hüseyin bey ve eşi beni yemeğe çağırmışlardı; yemeği yedim, çayımı içtim, kalkıp gitmek üzereydim, bir su istedim, su gelinceye kadarki zamanda Yusuf beyler geldiler ve siyah üzümden bana da verdiler. Tesadüflerin gücü!! Su istemeseydim, siyah üzümler de olmayacaktı!..



Tesadüfler güçlüdürler. Fakat yine de kahraman, baloda gördüğü o kızla evlenmeliydi... Gerçeği biz kendimiz yaratabiliriz; hesabını kitabını yapıp bizzat biz yaratabiliriz... Birisi size "Kader vardır" derse, ona gülümseyip geçin; şans vardır, zeka vardır, yetenek vardır, sebep sonuç vardır, ama saptanmış bir kader yoktur; masalları severim ama kader masalını pek masum bulmuyorum... İnsanı uyuşturuyor. Murat Göğebakan'ı bilirsiniz, 60'lı yılların müzik boyutunda, o yılların müzik gezegeninde dolaşan ben bile bildiğime göre!! Kanser tedavisi görüyor Göğebakan; kanserin Tanrı'nın ona verdiği bir ceza olduğunu düşünüyor. Tamamen bir zihin yanılgısı ve açıkça söylüyorum tam bir saçmalık... Uygun bir ilik bulunmuş; umarım en kısa sürede iyileşir. Hazır ondan bahsetmişken onun güzel bir şarkısını, Ay Yüzlüm'ü de anmış olayım.





zaman hancı bulut yolcu, şimdi gitti en son yolcu, bitmedi mi hasret borcu, neredesin ayyüzlüm


Mehmet Murat ildan

Friday, August 7, 2009

İncir Ağacının Kokusu


Budizmin kurucusu Buddha bir gün ormanda dolaştıktan sonra akşam üzeri bir İncir ağacının altına gelip oturmuş ve aydınlanmadan buradan kalkmayacağım demişti. Hikaye ya da efsane böyleydi...



İncir ağacı benim en çok sevdiğim ağaçlardan biridir. Mükemmel bir kokusu vardır ve bence onunla ancak ıhlamur ağacının ya da hanımelinin kokusu boy ölçüşebilir. İncir ağacınınki gizemli bir kokudur. Bu esrarengiz ağaçlar tıpkı benim gibi harabeleri, arkeolojik kalıntı yerlerini severler. Ben Ege bölgesine her geldiğimde mutlaka Selçuk ilçesi taraflarına giderim, orada Romalılardan ve geçmişten kalma harabeler çoktur. Belki üstat Goethe'yi sevmemin sebeplerinden biri onun da Roma harabelerine olan ilgisidir diye düşünürüm. Bizimle ortak noktaları olan insanlar bize daha yakın gelirler. Ama bazen de bizden tam tersi merakları ve yapıları olanlar da bizim ilgimizi çekebilir; zıtların çekimidir bu, ya da Osho'nun bahsettiği kemerli köprüdür; kemerli köprüyü havada sapasağlam tutan şey 2 zıt gücün birbirlerini dengelemeleridir, birbirlerine yaslanarak birbirlerini itmeleridir; farklılıkların, zıt güçlerin zıtlaşarak birleşmesidir.


Bugün Selçuk'a doğru bir yolculuk yaptım. İzmir'den yola çıkıldıktan sonra Özdere'den itibaren yol çok güzel bir hal alır. Sağ taraf uçurum, derin koylar ve denizdir, sol taraf dağlıktır. Çok sayıda keskin virajlar vardır. Uzun zamandır araba kullanmama rağmen araba kullanmak bana halen keyif veriyor; elimde güzel CD'ler var ve onlar da sürüşü daha eğlenceli bir hale getiriyorlar. Bu güzel yolda, riskli olmakla beraber virajlara hızlı girmek pek zevklidir. Ama bunu gece yapmak daha güvenli ve akılcı olur, çünkü keskin virajın ötesinden karşıdan gelen arabaların uzun ışıkları görülebilir ve ona göre yavaşlanır.


Keskin viraja bazen 90-100 km hızla girilirken arabanın kontrolü biraz sizden çıkar gibi olur, birkaç kadeh sonrası çakır keyif olma misali bir şeydir bu. Bunu bir başkasının arabasında olsa kesinlikle istemem ve hatta "Yavaşla lütfen yoksa arabadan ineceğim" bile diyebilirim!.. Ama kendim sürerken ve tekken pürdikkat bir şekilde hızla viraja girerim ve kendi şeridimden yandaki şeride doğru taşmam, yoksa başkalarının yaşamlarını da riske atmış oluruz ki bu ne ahlaka ne de insanlığa sığar.


Kuşadası'ndan son dönüşümde sabah 1 civarında virajı alamayıp yoldan çıkmış arabalar görmüştüm, onların çoğu alkollü sürücülerdi ya da viraj deneyimleri çok zayıftı. Virajlar kendilerini küçümseyen insanları hiç sevmezler, virajlara saygı duymak gerekir, çünkü onlar düz yollardan daha güçlüdürler, bir hareketle bizi minderin dışına fırlatabilecek kadar kuvvetli şişko Sumo güreşçileridirler. Şarampole yuvarlanmış arabalar çekicilerle çekilirken yollar bir süre kapalı kalır. Elbette en hoşu sakince, 40-50 km hızla, tamamen açık pencerelerden gelen orman ve deniz kokularını içe çekerek ve hoş bir Frank Sinatra veyahut bir Elvis Presley parçasıyla yavaşça, ama müziğin verdiği bir tür ruhsal uçuşla gitmektir.


Gece Selçuk tarafına gidilirken sağda, denizin üzerinde dolunay bütün ihtişamıyla parıldar. Bazen yollarda park yerleri olur; arabayı durdurup, lambaları söndürüp Ay'a, denize, yıldızlara bakmak yaşamın bütün saçmalıklarını, anlamsız hırslarını, komik çekişmelerini, bütün o yalanlarını, samimiyetsizliklerini, kötülüklerini bize unutturur. Varoluş karşımızdadır, bütün güzelliğiyle, bütün ruhuyla bizi kendisine bağlamış, esir etmiştir; kötüler, kötü kalpliler, anlamsızlıklar, bütün o siyahlıklar geride, çok uzaklarda kalmışlardır. Tabiatla uyum içinde tatlı bir uyku halinde insan öylesine oturur ve oradan hiç kalkmaz istemez.



Virajlı yolculuktan sonra bugün ilk önce Ashab-ı Kehf denilen 7 Uyurlar Mağarasına uğradım. Putperestler ülkesinde 250 yıllarında 7 Hıristiyan genç, Kral Dakyus'tan kaçıp buraya gelmişlerdir, yanlarında köpekleri de vardır. Onlar yakalanırlar ve Kral bulundukları yeri duvarla ördürür. 150 yıl kadar sonra çiftçiler duvarı açınca 7 uyurları bulurlar. Bunlar duvar örüldükten 300 yıl sonra uyanırlar. 300 yıllık kısa bir uyku! Bu uydurma hikayeleri dinlemek yine de hoştur. Bugün Panayır Dağı'nın eteklerindeki Ashab-ı Kehf'te büyük bir keyifle dolaşırken pek çok İncir ağacı gördüm. Bunların birkaçının fotoğrafı benim Picasa albümümde var. 7 Uyurlar diye bir şey elbette yok, daha doğrusu uyanmış olmaları çocuk masalı, ama "7 Milyar Uyurlar" bence var!! Burada neyi kastediyorum? Bilmem!.. Küçükler için yazılmış masallara inananları mı? Belki... Bu insanlar ne zaman büyüyeceklerdir?..

İncir ağaçlarının gizemli kokularını bırakıp Bülbül dağına, Panaya Kapulu'ya doğru yola koyuldum. Bu harika dağda 2006 yılında çıkan korkunç yangında pek çok ağaç yanmıştı. Şimdi yeniden ağaçlandırma çalışmaları başlamış. İçeri giriş arabayla birlikte 7.5 lira. Meryem Ana Evi her zaman kalabalıktır. Bu kez evin içinde değişik yıllarda gördüğüm rahibe yoktu, onun yerine bir rahip vardı. Doğrusu üzüldüm. Bazı konularda ben çok muhafazakarım sanırım, özellikle değişimle ilgili şeylerde. Şahsen oraya her gittiğimde, o bir zamanlar gördüğüm masum yüzlü ipincecik zarif rahibenin hep orada olmasını, hep her zamanki gibi kapı girişindeki ince mumları büyük bir özenle dizmesini ve başıyla ziyaretçileri nazik bir şekilde selamlamasını isterdim.


Bizim tanıdığımız bir doktor Ali bey vardı. Ben ne zaman denize girsem doktor Ali beyi sırt üstü yüzerken görürdüm. Tansiyonu yükselip beyin kanaması geçirerek vefat etmişti birkaç yıl önce. Denize girerken doktor Ali beyin orada olmayışını garipseyip bunu aklına getiren tek bir Tanrı kulu olduğunu sanmam!.. İnsanlar her şeyi unutmakta ve yok olup gidenleri umursamamaktadırlar. Doğrusu değişimleri pek sevmiyorum.


Bir şeylerin değişmediklerini görünce seviniyorum. Mesela bir pideci var. O ve kardeşi dükkanlarını yıllardır işletmekteler. İçeri girdiğimde şişko olan kardeş her zaman ateşin önündedir, alevleri canlandırmak için ateşe kürekle odun atmaktadır. Pidelerin birkaç santim üzerlerinde siyah bir duman tabakası esrarengiz bir şekilde havada asılı durmaktadır, dumanlar kara ellerini uzatsalar pideye değeceklerdir!.. Öteki kardeş hamur açmaktadır. Oraya gittiğimde bir gün o insanların orada olmadıklarını görmek istemem, bu beni bir şekilde üzer. Onlar her zaman orada olmalılar! Bazı şeyler değişmemeli, ama yalnızca bazı şeyler!.. İngiltere'de Eyüp Sabri Çarmıklı'nın Dedham'daki çiftliğine geceleri her gidişimde oradaki yüksek bir ağaca tünemiş bir baykuş görürdüm. Acaba o şimdi orada mıdır? Umarım oradadır!!


Yıllardır gittiğim yerlerde hep aynı İnternet kafelere geliyorum. Bu yazıyı yazdığım yer Yakamoz İnternet kafe. İşletmecisi çok efendi ve saygılı bir adam. Ara sıra, "Çocuklar, sessiz olun bakayım" diye babacan bir şekilde salona seslenir. Biraz ileride başka bir internet kafe daha var; bilgisayarları çok daha iyi, bağlantısı daha sağlam; buradaki bilgisayarlar ise birden bozulabiliyor, sık sık ağ sorunları yaşanıyor, elektrik kontak yapıyor ve birkaç kez yazdığım uzunca yazıyı da tümden kaybettim. Ama ben yine de buraya geliyorum, çünkü sahibi iyiniyetli ve samimi bir insan. Ama gerçekte iyi bir insan mıdır bilemem, ben bu konuda çok katıyım, benim sıkça tekrarladığım şey şu: İyi olmak o kadar kolay değil, o kadar ucuz değil. Bu konuyu şöyle bağlayayım: İyi şeyler sonsuza dek aynı kalsınlar, kötü şeylerse hemen değişsinler!..

Bülbül dağından yola çıkıp rotamı bu kez Şirince'ye çevirdim. Şirince, Selçuk'tan sadece 8km uzakta. Dağlık bir yerde, dik bir yolu var, zeytin ağaçlarının içinden geçen dimdik bir yol. Asıl ismi Kırkınca. Bir Rum kasabasıydı bir zamanlar. Güzel şarapları var. Şarapları halen güzel tat veriyor. Bazı şeylerin değişmemesi ne güzel!..

Selçuk'a gitmemin bir sebebi de bir kitapçı bulmaktı. Elimdeki kitaplar tükendi, bir dahaki sefere tatile çıkarken Ankara'dan arabanın bagajına tomarla kitap yükleyeceğim, romanlar, öyküler, tiyatrolar ve bilimsel kitaplar.


Adını vermeyeceğim bir yayınevinin 2 kitabı kötü çıktı; cümleler hep yanlış. Jack London'ın Demiryolu Serserileri isimli kitabını okumaya başladım, her sayfada tuhaf cümle ve sözcük hataları çıkıyordu ve dikkatim dağılıyordu; bu yanlışları Jack London yapmadığına göre... Bu kitabı okuyamadım... Bölgedeki pek çok yerde gece pazarı var; orada kitaplar satılıyor ancak çeşit az. Selçuk'ta ise sağda solda dolaşırken kitapçı bulamadım. Bir başka yazımda birkaç gün önce bitirdiğim bir Tolstoy öyküsünden bahsedeceğim... Eğer şansım varsa bu akşam pazardan iyi bir yayınevinden çıkmış bir Jack London romanı ya da öyküsü bulup alabilirim...


Bugün, taze domatesler topladım; bütünüyle organik, küçük, sulu ve çok tatlı domatesler. Hüseyin beyin eşi Şems hanım bana sivri biber ve taze salatalık verdi. Yusuf bey isimli bir başka tanıdığımız ve eşinin verdiği siyah üzümler ise harikalar doğrusu; bal gibi, tombul, aromalı üzümler.


Zaman zaman Ege kıyılarındaki hayatı Ernest Renan'ın kitabında tasvir ettiği yerlere de benzetiyorum. Üstat Renan'ın "İsa'nın Hayatı" isimli bu eseri benim en sevdiğim kitaplardan biridir. Orada İsa'nın yaşadığı Galile bölgesinden, oradaki sade ve basit yaşamdan bahsedilir. Kitabın dili eski olmakla birlikte harika bir dildir ve üslubu çok hoştur. İsa ve onu seven havarileri belirli küçük bir bölgede dolaşmaktalar ve sade, basit bir yaşam sürmektedirler. Basit ama bilge bir yaşam... O bölgeyi tarif ederken Ernest Renan'ın kullandığı deyim benim çok hoşuma gider. "Burası" der, üstat Renan, "Mutlak saadet hayalleri için pek uygun bir yer!" Şehirlerdeki saçma yaşam, kirli hava, ipe sapa gelmez kötü insanlar, korkunç kalabalıklar yerine buradaki sakinlik, sonsuz gökyüzü, uçsuz bucaksız bir ufuk, en güzel incilerden daha güzel üzümler, sulardan aniden dışarı fırlayan parlak balıklar, gökte kayan yıldızlar, enfes kokulu gizemli incir ağaçları ve burayı güzelleştiren her şey...


Mehmet Murat ildan