Sunday, March 28, 2010

ADKK Etkinliği -10



Bugün 29 Mart 2010 Pazar günü. Ankara Dağcılık Kulübü'yle Kızılcahamam'ın Doğanözü köyüne bir doğa yürüyüşü yaptım. Bu yürüyüşten aklımda kalanları ya da algıladıklarımı algıladığım şekliyle buraya aktaracağım.



Kızılcahamam'daki Mevlana lokantasında klasik çorba içimini yaptık. Bu lokantada torbalar içinde kırmızı pul biber ve turşu da satılmaktadır, galiba Aspergillus Flavus denen aflatoksin de hediye olarak verilmektedir!.. Biz oradayken çok sayıda kamyon şoförü kahvaltı yapmaktaydılar. Kamyoncular belki içine 20 yumurtanın kırıldığı tavaya ekmek bandırarak tavayı silip süpürmekteydiler; tavanın kendisini de yiyecek gibiydiler. Kızılcahamam pazarında kısa süreli bir alışveriş yapıldı. Müslüm hoca akşam yenilmek üzere bol miktarda bazlama ve peynir aldı. Ben minibüste yenilmek üzere Anamur'un kokulu muzlarından bolca aldım; bunlar ithal muzlardan çok daha güzel ve lezzetlidirler. Ülkü hanım birkaç kilo Amasya elması aldı. Bu etkinlikte 2 tane Ülkü olduğundan isimler karıştırılabilir.

Kızılcahamam'dan sonra Güdül yoluna gittik ve yol üzerinde bir yerde, Eskice levhasının yazılı olduğu sapakta durarak yürüyüşe başladık. Etkinlik saat 10'da başladı ve yaklaşık 9 saat sürdü. Hava gerçekten sıcaktı; tek bir katmanla, yani içliklerle yürüyüş yeterliydi. Müslüm hoca tozluk yerine ayaklarını koli bandıyla bantladı, tozluğunu tozluksuz birine vermişti sanırım; bir kene bölgesinde etkinlik yapacağımız için bu bantlama bu yöre için en garanti yoldu aslında. Çünkü ilerleyen zamanlarda Jale'nin tozluğunun içinden bir kene çıktı. Bunların yerdeki otların üzerinden ayakkabıya tutunup sonra da tozluğun altındaki küçük boşluklardan ayağa girmeleri çok da zor değil ve hatta hiç de zor değil. Köylerin sıkça bulunduğu alanlarda hayvancılık yaygındır ve hayvanların olduğu yerler kene bölgeleridirler. Uygun önlem alınıp yürümekte bir sakınca yoktur.



Uzaklardaki bir dağın zirvesi hariç hiçbir yerde kar yoktu; Haziran başlarını andıran kurumsu bir hava ve zemin vardı. Serince bir rüzgar esiyor, vücudun üzerine yumuşakça çarpıp bir parça ferahlama sağlıyordu. Müslüm hoca Viking borusunu öttürmeye başlamıştı bile. Arkadan gelenlerle göz bağlantısı koptuğu anda bu Viking borazanı öttürülüyor ve geriden gelenler için İşitsel bir Deniz Feneri rolünü oynuyordu. Bu tarz sesler bana hep gizemli gelmiştir ve yüzyıllar öncesinde İngiltere'de yapılan av partilerindeki sesleri, borazanları anımsatır. Bu arada aklıma gelmişken şunu da ekleyeyim ki rota üzerinde kaybolduğunu anlayan kişi hemen durmalı, düdük çalmalı ve orada beklemelidir, sağa sola gitmemelidir. Bu sayede bulunması kolaylaşır. İhtiyaç molası verenlerin de bunu en az bir kişiye mutlaka haber vermeleri gerekir.


Yol boyunca Nazım bey nerede kayalık görse "Kaya Eğitimini" hatırlayarak heyecanlanıyordu; birkaç kez de şiir okudu; böyle uzun şiirleri nasıl ezberliyor bilemiyorum. Yürüyüşte oldukça eski ağaçlar gördük; besili ineklerin ya da organik ineklerin yanlarından geçtik, tek başlarına devasa bir şekilde duran büyük çam ağaçlarının gölgeleri altından ilerledik ve Eskice köyüne vardık. Yolda "kene muhabbeti" yapıldı. Varlar mı yoklar mı konuşuldu; kuytu bir yerden geçerken ben, "Ben kene olsaydım buraya, bu ağaçlık tünele gizlenirdim," dedim. Birkaç dakika sonra Şule'nin kolunda bir kene gördüm. Beyaz giymenin avantajıdır bu. Çalılıklardan, sık ağaçlık yerden çengel atmıştı büyük ihtimal. Tırnakla vurarak ileriye fırlattık. Daha önce de Olcay'ın boyun bağından boynuna giderken bir kene görülmüş ve de Olcay çabuk farkına varıp onu yere atmıştı.


Bu kene işlerini ciddiye almakta yarar var; varoluşumuzu tehdit edebilecek her konuda ciddi olmaktan asla zarar görmeyiz. Bu bölgedeki keneler için köylüler, "Bizde anarşik kene yok," derler. Yani Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına yol açan türden olmadıklarını söylerler, bu genel olarak doğrudur, ancak bu bilimsel bir saptamadan ziyade genel pratik bir bilgidir ve o tehlikeli türün orada olmadığının ispatını hiçbir şekilde sağlamaz. En garantisi keneyi vücuda yapıştırtmamaktır, hortumunu cilde indirtmemektir!.. Bu kez yanımızda kene kovucu yoktu. Tozluklar da tam garanti sağlamıyor. Tozluğu koymadan önce pantolonun paçalarını mutlaka çorabın içine koymak gerekir ve ayakkabının bağcıklarını da sıkıca bağlamak lazımdır. Yolda rastladığımız bir teyze böyle yapmıştı. Kesinlikle uzun kollu giymek gerek. Doğada şort değişik riskler içerir ve şort işini plajlarla uygar alanlara bırakmak daha güvenli olur. Eskice köyündeki teyzenin bir elleri ve bir de yüzü açıktı. Geri kalan yerler kapalıydı. Yerde oturmuş el işi yapıyordu. Bu insanlar oldukça konuşkandırlar; şehirlilere göre daha saf ve daha doğaldırlar. Ama "köylü kurnazı" sözü de laf olsun diye ortaya çıkmış bir deyim değildir!..



Eskice civarında sakin mezarlıklar, huzur içinde otlayan inekler, yemyeşil çayırlar gördük. Etrafta pek fazla çiçek yoktu, o yüzden makro çekimler yapamadım. Bir evin önünden geçerken karı kocayla konuştuk. Adam biraz panik atakta gibiydi. Bizi görünce aşırı heyecanlandı ve balkondan kendisini atmaya kalkıştı. Müslüm hoca hızla eve girip amcanın yanına gidip sakinleştirdi, hal hatırını sordu. Karısı ise oldukça sakindi. Eskice'den sonraki durağımız Sazak köyüydü. Bu köyün içler acısı ilkokulunu görünce Abidin hocam üzüldü. Köyün camisi ise oldukça iyi konumdaydı ve bu durum Türkiye'nin geri kalmışlığının matematiksel kesinlikteki bir ispatıdır; bir ülkenin okulları onun dini binalarından daha iyi koşullarda olmak zorundadırlar; doğru bir eğitim aklı geliştirir ve bu eğitimin verildiği binalar da birer "Akıl Geliştirme" yuvalarıdırlar. Önce akıl, sonra cennet, yani olmayan cennet!.. Zaten aklı geliştirdiğiniz zaman cennet de yok olur gider. Bu "taşıma sistemiyle" eğitim verimli bir eğitim değil. Eğitimi yerinde vermek daha sağlıklı olur.


Köy içindeki 3 eşeğin önünden geçtik; birisi "Çekimlik" diye bağırdı; Tahsin hoca "Çekimlik mi Kesimlik mi?" diye yanıt verdi. Memlekette eşek eti satışlarının çoğalmasına bir göndermede bulundu sanıyorum. Bugünkü yürüyüşte "yukarı çıkış," ağırlıklı olarak yer aldı. Çoğu kez yokuş çıktık; yokuş çıkmak dünya döndüğü için zordu, çünkü dünya dönmese yer çekimi de olmayacaktı; gerçi o zaman biz de olmayacaktık!.. Daha önceki bir yürüyüşten tanıdığımız Kubilay da bu etkinlikte vardı ve esasen ADK'da benden eskiydi; geçen yılllardaki etkinliklerden bahsedebiliyordu. Benim ADK'daki 10. etkinliğimdir bu.


Tarlalardan, korkulukların uzaklarından geçtik. Jale-Şule'nin ikram ettiği yıkanmış kaysılardan yedik. Ben bu kez erken acıktım; yanıma ekmekle yağsız ton balığı almıştım. Sabah buzdolabında maydanoz veyahut ot da bulamadığım için yanıma aldığım yiyecekler çok yavandı. Keyifle yiyebileceğim bir sandviç hazırlamayı henüz başaramadım. Fakat Müslüm hoca gibi bir kapta ya da poşette yeşil biber, domates, salatalık gibi sebzeler getirmek gerekir. Özellikle domates doğada enfes bir tat vermektedir. Belki de Kızılcahamam'daki molada bunlar pazar yerinden toplu olarak alınabilir.


Yolumuz boyunca ağaçlarda ökse otları gördük. Bunlar armut, ıhlamur, elma, erik ve kiraz gibi ağaçların üzerinde asalak olarak yaşarlar. Zaman zaman ufka doğru uzanan yeşil çayırları ve bunların bitimindeki harika vadileri gördük. Ben vadileri, özellikle derin vadileri çok severim. Kanyon yürüyüşleri benim her zaman hayalimdeki yürüyüşlerden biridir. Sanki sonsuzdan gelip sonsuza akar gibi görünen derelerden sıkça geçtik. Onlar bizden bilgeydiler, çünkü onlar Aristo'yu da, Erasmus'u da, Konfüçyüs'ü de gördüler, işittiler. Hannibal'in savaşlarını, Galileo'nun teleskoplarını, Gandi'nin eylemlerini gördüler. Doğa bizden bilgeydi, çünkü doğa tecrübeliydi, çünkü doğa bizim bilmediklerimizi bildi, görmediklerimizi gördü, yaşamadıklarımızı yaşadı, bizim 4 ayaklı halimizi de bilirdi o, henüz sudan çıkmadan, henüz evrimleşmeden önceki küçüklüğümüzün de canlı tanığıydı o.


Ağaçlar üzerine yapılmış tahta kulübecikler görüp üzerlerine merdivenlerle çıktık. Bu kulübecikler çok havadar ve pek manzaralıdırlar. ADK ve Türk bayraklarıyla hatıra fotoğrafları çekildi.


İstikametimizi Davutlar köyüne doğru çevirdik. Bu köyün girişindeki Dağ Evi'nin önünden geçtik; büyükçe bir arazi içinde modern bir ev vardı orada. Piyasada sadece keneler değil sevimli uğur böcekleri de bulunuyordu. Zaman zaman çiçek toplaması yapıldı; oldukça dik bir yokuştan epeyce bir tırmandık. Tahsin beyin eşi burada oldukça zorlandı. Yürüdük, yürüdük ve yürüdük. Nihayet uzaktan gördüğümüz köyün göletine vardık. Burada ana yemek molasını verdik. Her yer çöp doluydu. Göletin adı Karacaören göletiydi. Sağda solda piknikçiler vardı. Biz çöplerimizi çöplüğe değil çantamıza attık ve "Şehirden gelen şehre gider," kuralına bağlı kaldık. Kenelere rağmen yere battaniye serip rahatça uyuyanlar gördük. Keneleri zararsız gördüklerinden insanlar herhalde kene yapışsa bile onu koparıp atıyorlardı.


Bu keneleri ben hiç sevemedim! Başka canlıların kanlarıyla besleniyorlar; bir kuş gibi bütün gün meyve ya da yiyecek toplamıyor, kalleşçe bir tuzak kurup avını sömürüyor. Tıpkı örümcekler gibi; örümcekler de bazı dinlerde sevilse de ve dahi kutsansa da bence onlar berbat ve kötü hayvanlar; kurt gibi avıyla karşı karşıya gelip onunla mertçe dövüşmez, sinsice tuzak kurar, yani adi ve düşük karakterli sevimsiz bir yaratıktır. Gerçi kurtlar da tuzak kuruyorlardı ya neyse!.. Ayılar tuzak kurmaz galiba; erkekçe dikilirler avlarının karşısına. Tanrısal Düzen denen şey her canlının birbirini yemesi üzerine kurulu bir Barbarlık Düzenidir, ilkel ve şeytani bir düzendir, ama bu kaos düzeninde bile canlıların bir "Ahlaki sıralaması" ya da "Karakter sıralamaları" yapılabilir. Bu bağlamda mesela kuzular, ceylanlar sıralamada oldukça yukarıdadırlar, ama örümcekler, keneler vs. tabanda yer alırlar!..


Moladan sonraki durağımız Saraycık köyüydü. Bu köy yüksek bir tepenin eteklerindedir; ufku geniş bir yerdir. Buradaki eski bir biçerdöğerin yanından aşağıdaki vadiye süzüldük. Pek çok çeşmeden geçtik ve Doğanözü köyüne vardık. Esnetme hareketleri yapıldı. "Doğanözü Köyü Köy Konağı" yazılı bir binaya girdik. Ahmet bey her zamanki gibi çay demlemişti; soba yakılmıştı; Doğanözü muhtarı İlhan Öztürk hoşgeldine geldi. Müslüm hocanın önceki sene yürüyüşlerden tanıdığı Cafer bey vardı. Köyde çok az hane kalmış. Herhalde 3-5 hane kalmıştı.



Köylülerden biriyle konuştum. Osman abi 75 yaşında. Çok dinç, çok sağlam görünüyorsun Osman abi dediysem de ben şehirde 75 yaşında olup ondan çok daha dinç ve genç görünen kişiler hatırlıyorum. Köy yaşamı zordur ve yıpratır. Köylülerin yaşlarına göre genç göründükleri olayı çoğu kez bir "Köy efsanesidir." Ben 80 yaşında nine sandığım köy kadınlarının 65 yaşında olduklarına pek çok kez tanık oldum. Dediğim gibi zor yaşam insanı diri tutar ama optimum düzeyin üzerindeki zor yaşam da tam tersine onu yıpratır. Osman abi yıllarca Ankara'da çalışıp köyüne, ait olduğunu hissettiği yere dönmüş. İnsan ancak ait olduğunu hissettiği yerde kendisini mutlu hisseder. Babasından kalan tahta evin yanına tek katlı betonarme bir ev yapmış. Evde her şey var. Bu arada yukarıda yazdığımla çelişmiş oldum. Osman abi hep köyde yaşamamış, uzun yıllar şehirde yaşamıştı!.. Ama yine de o söylediğim halen geçerli; yani köyde yaşından epeyce fazla yıpranmış insanlar çoktur.
Evdeki kadınlarla Ülkü, Jale ve Şule bir süre sohbet ettiler ve de Ekim ayında burada turşu yapmak üzere sözleştiler. Ben de "Ekim'e kadar kim ölür kim kalır," diyerek yarının bir yanılsama olduğu şeklindeki felsefemi yineledim. Tabii bu turşu gerçekten güzel ve lezzetliydi. Ekim'de turşu için gidilirse ben de bu etkinliğe katılırım, tabii turşunun yapılması değil yenilmesi aşamasına katılırım!.. Bir ara ineklerden süt sağmak ve buzağıları sevmek için birkaç kişi yok oldular. Ben süt sağmaktan ziyade Real'den Pınar yağsız sütü tercih ediyorum!..


Biz içerideyken şöminenin olduğu yerdeki tülbent, bacaya doğru çekilmeye başladı; sanki bir hayalet bacadan dışarı çıkıyor gibiydi. Sebep yağmurdu; dışarıda sağlam bir sağanak ve rüzgar başladı ve rüzgarla birlikte hava akımları. İçeride Müslüm hoca bazlama peynirleri hazırladı; sobanın üzerinde Tahsin bey onları pişirdi; Olcay bey çayları ikram etti; Cafer bey acılı ve domates soslu enfes bir turşu getirdi; herkes ekmekleri batırıp yedi.
İçeride elektrikler kesikti. Tüp lamba yakıldı. Boş odada loş ama hoş bir ortam yaratıldı. Zen ustalarının dediği gibi bir şey şans mı şansızlık mı bilemeyiz. Elektriklerin olmayışı bir şansızlıktı diyemeyiz, çünkü tüp lamba ve kafa lambaları güzel bir atmosfer yarattı, eski zamanların romantik loşluğu oluştu; tabii bu şanstır da diyemeyiz, çünkü loş karanlıkta çaydanlık döküldü; bu şansızlıktır diyemeyiz çünkü... Evet, meşhur Zen hikayesinin mantığı böyle çalışır ve ben Zen ustalarını sever, saygı duyarım. Hemen yargıya varmadan önce hikayenin sonunu görmek gerekir; sonlar önemlidir ve en önemlisi sonlardır. Bir işin sonu, en sonu nasıl bitmiş, tatlıya mı tuzluya mı bağlanmış, hep buna bakmak gerekir, tablonun sadece küçük bir parçasına bakmak bilimsel bir bakış da değildir. Yargı en sonda verilmelidir, başta ya da ortada değil!.. Zen ustaları bir şey olduğunda yargıda bulunmayın derler. İşte sloganımız: Bir şey şans mı şansızlık mı bilemeyiz, durup bekleyelim, tablonun tamamını görelim!..


Köy evinde yoga yapıldı; ayaklar dinlendirildi. Erol hocam hafta içi işleri olduğundan etkinliklerin 5 saatte tamamlanıp 7 gibi bitmesini arzu ediyordu. Ayrıca bugünkü Fenerbahçe Galatasaray maçını seyredememekten dolayı da bazlamaları buruk bir şekilde yedi. Biraz yorucu ama güzel ve öğretici ve eğitici bir etkinlik daha sona erdi. Ben ODTÜ fitneste 5 dilim yerine 9 dilim ağırlık kaldırdığımdam belimde biraz ağrı vardı. Çabuk geçeceğini sanıyorum. Yürüyüş beli rahatlatır, yürüyüş zihni dinlendirir ve berraklaştırır.
Etkinliğin fotoğrafları şu linkte mevcut:
Yazımı yine bir müzikle sonlandırıyorum; Son Dansı Bana Sakla, Michael Buble:
Mehmet Murat ildan

Saturday, March 13, 2010

ADKK Etkinliği -9


Bugün 14 Mart 2010 Pazar günü. Bundan tam 127 yıl önce ünlü filozof ve ekonomist, eski meslektaşım Karl Marx 14 Mart'ta ölmüştü. Bugün aynı zamanda Tıp Bayramı; Türkiye'de modern tıp eğitimi 14 Mart'ta başlamıştı. Ben bazen içinde bulunduğum günde tarihte neler olmuş diye bakarım; böylece insan gün boyunca farklı bir imgelem boyutunda olabilir. Mesela bugün Albert Einstein'ın doğum günüdür; 131 yıl önce doğmuştu Einstein!.. Evrende hiçbir anlam yoktur; ona bütün anlamları biz yükleriz, bütün anlamları biz yaratırız; evren sadece boş, anlamsız bir kağıttır; onu dolduran, renklendiren, anlamlarla süsleyen, günlere, dakikalara, saniyelere anlam katan ya da anlam çıkaran biziz. Biz hem yazıcı hem silgiyiz!..



Geçmişi biraz hatırladıktan sonra bugün nereye yürüdüğümü belirtmekle yazıma başlayayım: Bugünkü Ankara Dağcılık Kayak ve Kış Sporları İhtisas Kulübü ADKK doğa yürüyüşü Gerede Yakaboy yaylasına yapıldı; 3 haftadır yürüyüşlerden uzak kalmıştım; araba işleri, anneannemin vefatı derken 3 hafta ağır bir şekilde ama hızla geçiverdi. Bugünkü etkinliğe 12 kişi katıldı. Nazım bey ve Erol bey son anda gelemediler; Yahya hocamla Faruk da bu hafta gelemeyenlerdendi.


Gerede, Ankara'ya 130 km uzaklıktadır ve yaylalarıyla ünlüdür. Evliya Çelebi 17. yüzyıl civarlarında Gerede'den geçerken şu güzel cümleyi yazmıştır: "Abuhavası latif yayla yerdir." Abuhava Farsça "iklim" anlamına gelir. Facebook'da Yakaboy köyünün sayfası bile var; herhalde o köyden çıkan, sonra da şehirlere yerleşen insanlar oraya üye olmuşlardır. "Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür" bağlamında bir şeydir bu.


Etkinlik öncesinde yine çoğu kez olduğu gibi biraz malzemelerden bahsedeceğim. Tahmin edileceği üzere yine K2 mağazasına gittim. Ülkealan pasajındaki bu mağazanın sahibi Uğur iyi bir arkadaş. Çoğu kez ben bir şey almak isterim, o bana "Boş yere alma, ona ihtiyacın yok, paran cebinde dursun," der. Kibar, son derece saygılı ve malzeme konusunda bilgili biri. Diğer esnaftan çok farklı; mal satmaya çalışmıyor, ihtiyaca uygun doğru mal vermeye çalışıyor. Ben böyle terbiyeli insanlara fırsat bulunca para kazandırmaya çalışırım. Bugün Marmot marka ince bir iç eldiven aldım. Bu Marmot ürünlerine ikna olmuş durumdayım. Bir de Müslüm hocanın tavsiyesine uygun olarak daha sıcak havalar için High Mountain Nepal pantolon aldım. Uygun bir fiyattan verdi.




Dün herhalde orada 2 saat kadar oturdum. Çok değişik müşteriler geldi. Bazılarıyla yarım saat kadar sohbet ettik. Orası bir mağazadan ziyade oturup sohbet edilebilecek bir ortam. Tabii dükkan çok küçük, ama malzemeler yerinde getirildiği için o küçük mağazadan çok şey almak mümkün. Bir de bana, "Türkiye sınırları içinde beğendiğin herhangi bir doğa aktivite ürününü ben sana bulur getiririm," dedi. Benim malzeme eksiği olarak çok az şeyim kaldı. Bir tane 10 000 mm su sütunlu Marmot Teknik Ceket ısmarladım, üstüme giyip beğenirsem alacağım. Bugünkü yürüyüşte şunu iyice anladım ki pançoyla işler yürümüyor; hareketi kısıtlıyor. Ayrıca Abidin hocamın Viola pançosunda kocaman bir "kuşburnu dikeni deliği" açıldı!.. Dikenlere karşı bu panço denen "banyo perde parçaları" çok savunmasızlar. Yalnız malzeme işinde Olcay'ın dediği konuyu da gözardı etmeyeceğim. Olcay bana yakında Boyner mağazasında büyük indirimler olacağını söyledi. Bir ara kendisi mesela 300 liralık iyi bir marka ürününü 100 liraya almış. Bu doğa aktivite ürünlerinde yavaştan büyük indirimler olabilir.




Belki ilerisi için La Sportiva 4x4 Makalu Mountain ayakkabı da alacağım ve bu malzeme işini tümden sonlandıracağım. La Sportiva İtalyan ayakkabısı ve İtalyanlar bu ayakkabı işinde oldukça iyiler ve ileriler. Ayrıca bu şirket belki de 80 yıldır ayakkabı imal ediyor. Ayakkabıdan bahsederken bir de şu aklıma geldi. Çamurlu yürüyüşler için her zaman çantada bir eski dış fırçası bulundurmak ve de ya bir çeşmede veya dönüşte bir benzinlikte ayakkabıları temizlemek gerekir; Müslüm hocanın metodudur bu!..



Bu hafta hoşuma giden şeylerden biri de keşfettiğim bir organik ürünler mağazasıydı; ne kadar doğrudur bilemem ama organik olduğunu iddia etmekteler, sertifikalar falan varmış. Epeydir aradığım Kaçkar Ekolojik balını buldum. Bal, benim en çok sevdiğim yiyeceklerin başında geliyor; balsız kahvaltı pek yapamam. Cumhuriyet Senatosu üyelerinden rahmetli Sırrı Atalay bey hayatteyken yıllar öncesinde bize Kars'tan hakiki bal getirirdi ve doğrusu enfesti; aradan 1 yıl geçse bile ilk geldiği günkü gibi dururdu. Arıların bir damla bal için 60 000 çiçeğe konduklarını düşününce bala karşı bende "Vay canına harika bir şey bunlar," duygusu uyanıyor!.. Organik yiyeceklere karşı da ilgim artıyor. Her şey organik olmalı! Organik araba olsa ondan da almak lazım!! Ama şunu da unutmamak gerekir ki her organik veya bio ürün mutlaka yararlıdır diyemeyiz; çünkü doğada da doğal olarak bize zararlı şeyler var. Örneğin Deli Bal dedikleri Karadeniz Bölgesi'ndeki dağ gülünden elde edilen balı birkaç kaşık yerseniz sizi zehirleyebilir. Bu organik mağazasında bir de güzel bir zeytin buldum. Balıkesir Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu öğrencileri üretiyorlar bu organik zeytinleri. Meslek okullarının önemini bir kez daha anlamış oldum. Meslek okullarına büyük bir önem vermek ve onları desteklemek zorundayız. Organik konusunda son söz olarak şunu söylemeliyim ki "Organik yiyecek alımını çok da abartmamak gerek; ara sıra zeytin gibi gıdalarda yapılabilir!"


ADKK Yürüyüş etkinliği klasik olarak ya da geleneksel biçimde başladı; yani Kızılcahamam Mevlana lokantasında çorba içildi, tozluklar takıldı. Olcay'dan rakım bilgisi aldığımda 935 rakım gösteriyordu lokantanın olduğu yer. Araçtan indiğimizde yağmur yağıyordu; yağmur doğa yürüyüşlerinde pek de aranan bir şey değildir. Ben istemeyerek de olsa pançomu giydim; henüz teknik ceket almadığım için pançoyla bir süre daha idare edeceğim. Bugün kar çiçekleri çekmek arzusundaydım. Fakat makinem yeni olduğundan ve henüz kullanma kitapçığını da okumadığımdan epey bir bulanık film çektim, özellikle Köy odası filmlerinin çoğu bulanık çıkmış. Makineyi cebe koyarken ayarlar değişiyor ve her seferinde düzeltmek gerekiyordu; unutunca uzak mesafeyi makroyla çekme durumu oluşuyordu ki bu da bulanıklık yaratıyordu. Kısacası her defasında ayarları kontrol etmek gerekir.

Bugün her yerde kar çiçekleri vardı diyebilirim. Zambakgillerden çiğdemler, nergisgillerden kardelenler, süsengillerden kar çiçekleri ve isimlerini hiç bilmediğim daha pek çok çiçekler vardı; üstat Shakespeare olsa Latince adlarına kadar bütün çiçek isimlerini hiç şüphesiz gerçek bir botanikçi zekiliğiyle bilebilirdi. Abidin bey, Tahsin bey ve ben bunları bolca çektik. Bu çiçekleri çoğu kez ayaklarımızla da ezdik ve sanırım bu konuda suçluyuz, ama ezmemek için havada uçmak gerekir ve de şeyh uçmaz müritleri uçurur!..


Geçtiğimiz her yer sulaktı; yer yer bataklık diyebileceğimiz ölçüde çamurluydu. Bu mevsimde buralar hep kar olurdu, ancak kar çok az yerde sadece öbek halinde kalmıştı. Bu sene yağmur bol yağdı. Şu an bile Ankara'da yağmur yağmakta. Başlangıçta dikçe bir tırmanış yaptık. Tek tük çiçekler görmek heyecan vericiydi ancak aniden saklı köşelerde çiçek tarlalarına rastladık; yüzlerce çiçek bir miting alanındaki insanlar gibi bir araya toplanmışlar, sanki bir tartışma yapmaktaydılar. Belki de değişen mevsimleri konuşmakta ve "Bu Mart ayında karın altında olmamız gerekiyordu," diyerek küresel ısınmayı tartışmakta, insanları eleştirmekteydiler. Lupus est homo homini, İnsan insanın kurdudur, sözü eksiktir, çünkü insan öteki canlıların da kurdudur!..


Yosunlu taşları, küçük gölcükleri, "hayır amaçlı" yapılmış çeşmeleri, devrilmiş çamları, kesilmiş kütükleri, kütükleşmiş mantarları, mantarlaşmış kütükleri geçtik. Tahsin beyin meşhur pekmezinden yedik. Bir tabak dolusu kar, bir kayanın üzerine konuldu ve üzerine pekmez döküldü. Herkes ilk kaşığı ağıza götürürken biraz endişeli gibiydi, ancak ilk lokmadan sonra bu karamel tadındaki dondurma hemen kaşıklanıp bitirildi. Yakaboy yaylasındaki tahta evlerde ana yemek molası verdik. Bu evlerin kapıları da açıktı; içlerinde sobalar bile durmaktaydı. Her zamanki gibi yiyecek paylaşımları yapıldı. Abidin hocam üzüm dağıttı, konserve ton balığını sessizce yiyiverdi ve ben de belki bir dahaki sefere ton balığını düşüneceğim; Meral ve yeğeni Ezgi'nin yedikleri sarmadan da epeyce yiyenler oldu; başarılı bir sarmaydı çünkü yaprağı yumuşaktı, "sarış işçiliği" düzgündü. Ülkü hanımı kırmızı biber yerken, Tevfik beyi keçi peyniri götürürken ve Mürsel beyi de tahin helvası yerken ve dağıtırken hatırlıyorum. Olcay ise plastik bir bidondan dönerli koltuk yapmanın keyfini yaşıyordu. Bu sırada dışarıda kar yağıyordu. Sis de zaman zaman gizemli yüzünü bizlere gösteriyordu. Islak bir gündü; damlaların, su moleküllerinin günüydü; doğanın eşsiz imparatorluğunda bugün imparator onlardı, biz onun tebaasıydık.

Yol boyunca gün kurusu kaysı, besni üzümü, normal çekirdeksiz İzmir üzümü, siyah üzüm gibi pek çok tatlımsı şey paylaşıldı. Jale-Şule 1 kilo kadar tuzlu yer fıstığı almışlardı ancak fıstıklar minibüsteydi, dönünce yiyilmek üzere onu da hafızamıza almıştık. Müslüm hoca Antalya'da Maraton koşmuş ve çok iyi bir derece elde etmişti.


Yolun uzatılmasına karar verildi. Fakat sonrasında yorgunluklar başladı. "Öldük, bittik, mahvolduk," türküleri devreye girdi. 7 saat kadar yürümüştük; bu da 20 kilometreden fazla bir mesafeyi katetmişiz demekti. Fotoğraf çekimleri için artçı olarak yürüdüm genelde. Bazen Abidin hocamla bazen yeğen Ezgi'yle ve bazen de üçümüz arkada yürüdük. Abidin hocamın coğrafya bilgileri gayet iyi; meslekten gelen de bir bilgi birikimi var. Nazım hoca olmadığından bu hafta şiir okuyan olmadı, onun kulaklarını çınlattık. Yağmurluklar ve çanta yağmurlukları rengarenkti; arkadan bakıldığında gökkuşağı benzeri bir izlenim oluşuyordu. Müslüm hoca geçtiğimiz yaylalarla ilgili kısa bilgiler veriyordu. Muratfakılar yaylası, Yakaboy yaylası, Tatlar yaylası, Yenşebe, Dağkara, Koçlar yaylası ve son durak olarak Dağkara köyü... bu yayla isimlerini hatırlamak da pek kolay olmuyor; not almak lazım ama kalem kağıtla uğraşmaktansa hafızaya güvenmek daha iyi. Bizim yürüyüşe başladığımız yer Muratfakılar'dı. MehmetMuratfakılar yaylası da vardı belki bir yerlerde!..

Bu yayla isimleri arasında bir tanesi öne çıktı: Dağkara! Biz bu yaylanın köyüne gittik; etkinlik burada sona erdi. Burası Gerede'ye 15 kilometre uzaklıktadır. Rotamız uzamıştı; yolda rastladığımız bir araçtaki köylüden Dağkara köyüne geldiğimizi öğrendik. Amacımız minibüsümüzü bu köye çağırmaktı. Müslüm hoca gerekli ayarlamaları yaptı. Kendisi bir Renault otomobile bindi ve Sefer beyle minibüsü alıp köye getirmek üzere yola çıktı. Minibüsün olduğu yerde telefon çekmiyordu, yoksa onu Dağkara'ya çağırmak daha kolay olurdu. Köyün imamıyla tanıştık. Cemal bey bizi Köy Odası'na götürdü. Kapıyı açtı; hemen sobayı yaktı; 3-5 dakika içerisinde o soba denilen şey bir Güneş'e dönüştü! Bu Güneş ismini laf olsun diye değil sobanın verdiği sıcaklığa en yakın kaynağı temsil ettiği için verdim!.. Ben 2 metre kadar uzakta duruyordum ama yüzüm yanıyordu; yanımdaki bir tabağa mantar koysaydım uzaktan pişecekti! Sobanın içi bile görünüyordu; sacı oldukça inceydi, akkor haline gelmeye başlamıştı, eriyecek gibi duruyordu. Pencereleri, kapıları açtık. Güneş, 150 milyon kilometre ötede değil, resmen odanın içindeydi sanki!..


Hasan Hüseyin Can bey köyün devrik muhtarıydı. Normalde bu odaya bayanlar alınmıyordu ama biz "Tanrı Misafiri" ya da "Turist" kategorisinde değerlendirildik ve köy odası karma odaya dönüştürüldü. Çaylar yapıldı. Bu insanlar böyle sessiz-sakin ve kapalı ortamda yaşadıklarından dışarıdaki insanlara bir anlamda hasrettirler ve onları bulunca bolca konuşmak isterler; bu bir ihtiyaçtır. Yabancılara karşı gösterdikleri ilginin önemli bir kısmı buradan yani "insansızlığı giderme ihtiyacından," gelir. Ben, bendeki çikolataları imama verdim, çocuklarına götürürsün dedim.

Etkinliğin yorgunluğu köy odasının yumuşak divanlarında atıldı; tespihler çekildi, daha doğrusu ben tespih çektim; 33 saydım ama 99'muş; 3'te1'lik bir hata yaptım, sıcaktan olmalıydı; tespih boncuklarını 3'erli de çekmiş olabilirim!.. Herkes sıcaktan deyim yerindeyse "mayıştı." Biraz daha kalınsaydı uykuya dalanlar bile olabilirdi, ama insan ısınınca da işte böyle ısınmalıydı!.. Nihayet Müslüm hocayla kaptan Ahmet bey geldiler; onlar da bir süre eski muhtarla ve birkaç kişiyle daha sohbet ettiler, köy yaşamının hoşluklarından konuşuldu ve pek çok kez ve tek tek teşekkür ederek, el sallayarak oradan ayrıldık; şehirdeki dünyamıza gitmek üzere yola koyulduk. Çiçeklerin hakim olduğu güzel bir ADKK gezisi de sonsuz zamanların içine girip kaybolup gitti...
Yazımı yine bir müzikle bitiriyorum. Bu kez Julio Iglesias'tan İspanyolca bir şarkı, Un Canto a Galicia:
Bir de Mozart K. 378 1. Allegro Moderato; Alman kemancı Anne-Sophie Mutter çalıyor; yetenekli bir sanatçı.
Mehmet Murat ildan

Saturday, March 6, 2010

Sonsuz Zamanlara Dek


Bugün 6 Mart 2010 günü; çok bulutlu, kasvetli bir hava var, serin de bir rüzgar esiyor. Bazen bloglarımı bir "Günlük defteri" gibi kullandığım olur; bu yazı da, belki yarın, belki öteki gün, bir gün ben silinceye ya da e-blogger kalkıncaya kadar burada duracak. Evrene silinmeyecek bir şey yazmak da zaten imkansızdır; o silmeden bizim silmemiz daha şık, daha doğru olur.
Bu yazımda anneannemin vefatı ve buna dair işlemlerden, gözlemlerimden bahsedeceğim. Anneannem dün akşam saat 22.00'da Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde vefat etti.
Başlangıcı olan her şeyin bir de sonu olur; her şey başlar ve her şey biter ve bütün bunlar Evrenin o sonsuz saatiyle göz açıp kapama kısalığında gerçekleşirler. Bilim henüz, başlayıp da bitmeme, ışıktan karanlığa geçmeme olayını başarabilmiş değildir.

Anneannemin doğum tarihi olarak 1921 yılı görünmektedir, ama o zamanlar 3-4 yıllık farklılıklar, yaşı küçük yazmalar sıkça olurmuş. Anneannemin Atatürk'ün Samsun'a çıkışını ve o dönemki olayları hatırlamasından onun 94 yaşın üzerinde olduğunu düşünüyoruz. Son zamanlarda yüzünde, ellerinde ve ayaklarında şişmeler olmuştu. Yıllardır süren romatizma ve kemik erimesi ağrıları türünden ağrıları da vardı; eve getirdiğimiz doktorlar bunun artık yaşlılıktan olduğunu, yaş belirli limitleri aşınca organların yetmezliklerinin de arttığını söylediler. Son zamanlarda nefes almakta zorlanıyor, hafızası gidip gidip geliyordu.

Bazen isimler sayıklıyor, bazense gayet net bir şekilde doğru muhakeme yapabiliyordu. Ancak nefes almakta zorlanma artınca hemen 112 acili aradık. Acil ambulansı 5 dakika içerisinde geldi. 3 görevli kızdan oluşan bir ekip sedyeyi taşımama yardım için benden ricada bulundular. Beraber yukarı eve taşıdık. Kalp için şok makinesi, değişik tıbbi aletler vs. de vardı. Aldığı ilaçlar nedir gibi kısa sorular sordular ve 10 dakikalık bir süre içinde yola koyulduk; anneannemin bakıcısı ve annem de arkadan taksiyle geldiler. Arabaların, sireni çalan ambülans karşısındaki "yoldan çekilme beceriksizlikleri"ne bakıp kendi kendime "Bu nasıl bir tuhaflıktır, nasıl bir duyarsızlıktır," diyordum. Ananeme en yakın hastane Gülhane GATA Askeri hastanesiydi.




Aracı süren görevli kız GATA'ya almazlar dedi, ben önce oraya gidelim dedim. Acil yolu üzerinde 6-7 kadar araç park ettiğinden dolayı ambulans o yoldan geri dönüp ters istikametten acile giriş yaptı. GATA Acil bölümü önünde babam önceden gelmiş bizi bekliyordu. Burası askeri hastanedir, sivilleri alma konusu doktorlara kalmış bir şey sanırım. Babam bir süre yetkililerle görüştü; eski bir Cumhuriyet Senatosu üyesi olarak rica etti; hemen muayeneye aldılar; genel durumu kötü olduğu için doktor hızla yatış onayını verdi ve ben de kayıt işlerine başladım.

Nöbetçi Amirlik, Döner Sermaye Veznesi ve Karantina denilen hasta yatış ofisleri arasında 1.5 saatlik bir mekik dokumadan sonra işlemler bitti. İşlemler uzamıştı çünkü bir yerde telaştan dolayı bilgisayar çıkışı yapılması unutulmuştu. Eğer bir tek birim bilgisayar çıkışı vermezse, sonraki birim onay yapamıyordu ve açığın nerede olduğunu bulmak biraz zaman aldı; hastane içinde birkaç kilometre yürüdüm. Kayıt işlemlerinden hemen sonra tomografisini çektirmek üzere 2. kata çıktık. Bekleyen çok sayıda hasta vardı ancak acil olduğundan kısa bir beklemenin ardından tomografileri çekildi. Bu sıralar güçlükle "Belim ağrıyor," diye sayıklıyordu. Birkaç haftadan beri de Allah, Allah şeklinde sayıkladığını da duymuştum; dini inançları olan birisiydi ananem. Pratik bağlamda ya da uygulama bağlamında değil de alt düzeyde, dua, tespih vs. gibi işleri yapardı; kurban da keserdi.

Tomografi sonrasında anneannemi Yoğun bakım ünitesine bıraktık. Akşam 7 civarları olmuştu. Zaman zaman yaralılar geliyordu. Hüzünlü bir atmosfer vardı. 18 yaşlarında, vücudu belirli derecelerde yanmış, tek bacağı kopmuş bir asker de geçti önümüzden; benim gözüm bu trajik ana takıldı ve o asker ufuktan kayboluncaya dek izledim onu. O gün, gerçeğin korkunçluğuna buzdan bakışlarla bakma günüydü. Herkesin bir hikayesi vardı. Bazen aşiret lideri ya da belediye başkanı gibi duran birilerinin bir yakını geliyor, onlarca kişi geçmiş olsuna geliyorlardı, el öpüyorlardı. Çatışmada yaralandığını düşündüğüm askerler geliyordu, ancak haberlerde herhangi bir çatışmadan bahsedilmiyordu. Ya sansür vardı ya da ben olayı yanlış algılıyordum; birinci ihtimal çok daha yüksekti.


Yoğun bakıma hasta yakınları alınmıyordu, emirler, talimatnameler açıktı, ama rica edilince çok kısa süreliğine hasta görülebiliyordu; kurallar, insanlık adına hastaya risk teşkil etmeyecek şekilde gevşetiliyorlardı ki bu doğru bir şeydi. İhtiyaç duyulabilir diye kısa bir malzeme listesi verdiler bize: Su, peçete havlu, ıslak mendil vs. gibi şeylerdi bunlar. Aynen ananemim durumunda olan birkaç hasta daha oksijen maskesi altındaydılar. Doktorlar kibarlardı; temiz bir hastaneydi. Eğer başka hastanelere yatmış olsa biz üzülecektik, çünkü böyle temiz bir hastanede olmak her şeye rağmen rahatlatıcıydı. Hastane kokusu denen şey yoktu. Öteki devlet hastaneleri ise gerçekten kötü koşullar içindedirler.


Ananem birkaç gün yoğun bakımda koma halinde kaldı ve dün akşam 23.00'dan sonra, sanırım 23.16'da eve bir telefon geldi; ben telefon numarası ve saatin geçliğinden dolayı vefat durumunu daha açmadan anlayabildim; sessizlik oldu, evdekilere vefat haberini ilettim, sonrasında annemin ağlayışları duyuldu. Ben acilen dayımı aradım; onunla konuşurken bir an için ağlamaklı oldum; ben böyle önemli trajik anlarda kişi benim sıklıkla gördüğüm bir yakınımsa biraz ağlamaklı olan, yani gözleri dolan, fakat ağlamaya şiddetle direnen kişilerdenim, çünkü ağlamak benim gözümde halen bir zayıflık belirtisi; çünkü zayıf olma hakkımız ya da lüksümüz bu kaos evreninde pek de yok ve aslında hiç de yok. Fakat işin doğrusu duygulara engel olmamak, onları akışına bırakmaktır elbette.

Bir yanlış anlamadan dolayı gece yarısını bir hayli geçmişken Morg'a, daha doğrusu Adli Tıp isimli birime gittik, fakat kimse olmadığından işlemleri yarına, yani bugüna bıraktık. Bu olayı biraz düşündüm. Böyle önemli bir konuda yanlış anlamamış olmam gerekiyordu. Sabırsız biri olduğumdan bir mesele varsa çabuk ve hemen çözülmesini isterim hep. Galiba bilinçaltımda oraya gece yarısı gidip bu işi yani cenazeyle ilgili ayrıntıları tamamlayıp bitirmek olayı vardı ve bu yüzden arayan doktor "Saat geç oldu, bu saatte birilerini bulmanız zor, bugün yapabileceğiniz bir şey yok" demesine rağmen ben bizimkilere "Morga gidiyoruz," dedim otomatikman!..


Uykusuz bir gece geçti. Sabah erkenden Yoğun bakımdan kişisel eşyalarını aldık; elbiseleri yırtılmak durumunda kalındığından elbiselerini veremediler. Morga gittik; görevli imama anneannemin nüfus cüzdanını verdik; belgeleri doldurduk, soruları yanıtladık. GATA'da ölü yıkama ve kefen hizmeti veriliyormuş. Bütün bu hüzünlü ayrıntıları ilk kez büyük bir bilinç ve büyük bir dikkat içerisinde bir film şeridi gibi izliyordum. Daha önce 1988 yılı civarında dedemin vefatında bu işleri hep babamın tanıdıkları, ahbaplar, dostlar yapmıştı, bu kez biz bizeydik, sadece 4 kişiydik ve her işlemde de bizimkileri bu işlerle yorulmasınlar diye arabada bırakıyordum, bazen dayım bana eşlik ediyordu.

Morga sürekli olarak değişik kişiler geliyordu. Bize yol gösteren hademeye para verdik. Ananem bu tür şeyleri severdi. Ölüm raporunda böbrek yetmezliği yazıyordu. O raporu alıp bağlı bulunduğu belediye götürdük. Buraya 360 lira gibi önemsiz bir rakam yatırılıp mezar yeri alınıyor. Daha önce, yani ölmeden önce Karşıyaka'dan mezarlık almak isteyenler için bu rakam sanırım kişi başına 3000 liranın üzerindeydi. Aile mezarlıkları 15 ooo lira kadar bir rakam. O mezar yeri parasını verdikten sonra ALO 188 cenaze servisini aradık, çünkü belediyede cenaze aracı kalmamıştı. Saat 10.30'da Gülhane Askeri Akademisi GATA'da olmalarını söyledik ve biz tekrar arabayla Morg'a gittik. Ölü yıkanırken bir yakını başında durabilir dediler. Annem bu tip şeylere dayanamadığından onlar yıkadılar. Yıkayan kadına hizmeti için para verdik; elbette onlar para istemiyorlardı ama biz ananemin sağlığındaki yaşam felsefesinde olduğu gibi "hizmeti geçene bir şükran olarak" veriyorduk; vermesek zaten bizim içimiz rahat etmezdi.

Nasıl tuhaf bir meslekti bu ölü yıkama işi; oradayken, Gusülhane denilen yıkama yerinin önünde bunu düşündüm! Sabahtan gelip akşama kadar ölü yıkıyordu bu kadın ve zor bir işti. Dayım ananemi son kez görmek istedi ve kefen açılıp yüzü gösterildi. Biz hastanedeyken bir kadına ananem 94-95 yaşında dediğimde pek de inanmamıştı çünkü yüzünde kırışıklık yoktu. Kendisine iyi bakardı ve Nivea kremini deyim yerindeyse bolca yüzüne sıvardı; bol zeytinyağı yerdi, yüzüne bile sürerdi. Orada, o buz gibi yerde pırıl pırıl yıkanmış, mumyalanmış bir şekilde duruyordu. Saçlarında neredeyse hiç dökülme olmadığından bembeyaz kıvırcık saçlarla sanki canlıymış gibi duruyordu; bu görüntü benim için sürrealist bir andı. Gerçek neydi? Gerçek olmayan neydi? Aslında her şey netti, çok netti...


Napolyon'un meşhur sözü vardır: Ölümle sürgüne tek başına gidilir... Tek başına... Sağlığındayken ve dedem de hayatteyken bazen evlerinde 3-5 kişinin aylarca kaldıkları, 10-15 kişinin gün içinde ziyaretlerine geldikleri, etrafında insanlar olunca çok sevinen, coşan, fıkralar anlatan, komşularını sürekli çağıran, düğünleri hiç kaçırmayan neşeli, canlı biriydi ananem ve şimdi tek başınaydı...


Cenaze aracı geldi. Tabut inanılmaz derecede ağırdı. Adamlara dönüp "Bu nedir ya? Kurşundan mı yapılmış?" dediğimde "Biz de hafif malzemeden yapılsın istiyoruz ama işte böyle ağır yapılmışlar," dedi. Yani tabutu boşken bile gücü kuvveti yerinde 4 kişi zor taşıyabiliyordu; üzerinde Büyükşehir Belediyesi yazısı vardı. Kefenin belirli yerlerinden tutmak için bir şeyler yapılmıştı, oradan kaldırıp tabuta koyduk. Yaşam buydu; o küçük lanet tabutun ta kendisiydi gerçek yaşam ya da hikayenin, bütün hikayelerin sonları, herkesin öyküsünün sonu, sonun başlangıcı... Tabutta bayan olduğunu belirtmek için üzerine bir baş örtüsü bağlandı. İsim ve soyadı yazıldı. Ölüm yılı için önce yanlışlıkla 2075'i bastılar, sonra 2010 yaptılar. Her şey hızla akıp gidiyordu. Sanki berrak bir akarsuya bakıyordum ve her şey önümden akıp gidiyordu; su akarken başım dönmeden akıp giden her şeye, en küçük detaya kadar bakıyordum.


Bu hizmeti yapanlara da para verdikten sonra yola çıktık. Karşıyaka mezarlığına gittik; burası çok büyük bir alan; devasa bir ölçeği var. Yüzlerce insandan oluşan bir kalabalık vardı. Biz sadece 4 kişiydik, başkalarına haber vermedik; ben kalabalıkları, kalabalık, komşulu, akrabalı cenaze törenlerini hiç sevmiyorum; en yakın birkaç kişi hariç başkalarına haber verilmesinden yana da değilim ve öyle de yaptım; her şey sade olmalı; sessiz ve sakince, sadece aile içinde bu işin yapılmasını istiyordum; bazı şeyler yalnızca aile içinde çözülmelidir; aile benim dünyamda bazı konularda bir kaledir ve o kalenin içinde, kimseden destek almadan ne varsa orada, duvarların, surların ardında çözülmelidir. Sonradan bazıları bize kızacaklardır, ama bunun hiçbir önemi yok; bize neden haber vermediniz diyeceklerdir; samimi olanları, ölüm anında büyük bir iyiniyetle gerçekten destek olmak isteyenleri bir tarafa bırakacak olursam, çoğu insan için bu cenaze günleri bir çeşit eğlencedir, bir araya gelip lak lak etme, yiyip içme günüdür; bunları bizzat defalarca gözlemlediğim için biliyorum. Cami avlusunda dolaşırken de kulak misafiri olduğum gruplar ölünün dışında her şeyi konuşuyorlardı!..


Annemle babamı üzülmesinler diye arabada bıraktık; şiddetli bir sağanak yağış vardı; şemsiyeye rağmen ıslanıyorduk; yüksek bir tepeydi, kuşlar zorlukla uçuyorlardı; serince bir rüzgar esiyordu. Öğlen namazına 1 saat vardı. Bekledik ve bekledik ve yine bekledik; hep bekledik, daima bekledik ve bu bekleyişi benim gibi sabırsız biri yaptı; bu süre, dualar, Arapça söylenen, ne söylediklerini hiç anlamadığım şeyler vs. bana çok uzun geldi, sanki asırlar geçti. Böyle trajik anlarda bu boş ve gereksiz ve insan zekasına, insan dehasına tümden aykırı geleneklere karşı içimde hiçbir sempati yok ve ayrıca bir insana bütün hizmet o yaşarken yapılmalıdır; sevgi, o yaşarken ona verilmeli, ilgi, o yaşarken ona gösterilmelidir.


Ben hiçbir dinsel töreni bilmediğimden öylece durdum, gerçeği buzdan bakışlarla inceledim, önümden geçen onlarca farklı yaşama baktım. İnsanlar camide namaz kıldılar ve sonra "Merhumu ya da merhumeyi nasıl bilirdiniz?" kısımlarına geçildi, Fatiha okundu. 1.5 saat içinde bütün bunlar sona ermişti. Herkes telaşla cenazelerini aldı. Hoşuma giden bir şey oldu; bir kişi, "Haydi cemaat, el verin bu tabutu araca atalım," dediler ve 5-6 kişi bize yardım etti. Aynı şey mezarın başında da oldu, yoksa biz 3 kişi çok zor taşırdık. Bu hoş bir davranıştı; onları takdir etttim.


Cami'den mezara gidiş anı da özünde tuhaf bir trajedi taşıyordu. Onlarca cenaze araçları ardı ardına yola koyuldular; yakınları ise aracı gözden kaybetmemek için neredeyse aynı anda harekete geçtiler; trafik bir anda kilitlendi; sanki insanların sevdikleri kişiler bilinmeyen bir yöne, karanlığa doğru ilerliyorlardı ve arkadan gelenler, henüz ışık dünyasında olanlar da onları kaybetmemek için büyük bir çabayla, biraz da umutsuzluğa kapılmış bir şekilde araçlarıyla onların peşlerine takılmaya çalışıyorlardı. Nihayet trafik açıldı. Arabayı bir yere çarpmadan o hengameden zor bela çıktık. Hızla D-17 adasına doğru yola koyulduk. Cenaze aracını gözden kaybetmiştik; bizi telefonla aradılar, D-17 adasını kısa sürede bulduk.


Müthiş yağmur yağıyordu. Yüzlerce kişi beton olarak açılmış mezarlara gömülen yakınlarını ağlayarak, hıçkırarak uğurluyorlardı. İnsanlar sanki çöplermiş gibi bir kuyuya bırakılıyorlardı. Her yer çamurdu; annemim bir ara çamurdan dolayı neredeyse yere yuvarlanmak üzere olduğu, tamamen çamura battığı anı hatırlıyorum; rüzgar, yağmur, çamur, uğuldayan sesler ve yükselen feryatlar; yağmur damlaları insanların yüzlerinde gözyaşlarıyla karışmıştı ve ağlamayanlar da ağlıyormuş gibi duruyorlardı. Kim ağlıyor kim ağlamıyor pek belli değildi. Annem gömülme anını görmemek için arkasını dönmüş ağlıyor, oradaki polis kadına imama ve gömülme işini yapan işçilere hizmetleri için para verebilir miyiz diye soru sorarak dikkatini gömülme anından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Biz işçilere yine hizmetleri için para verdik.


Dualar edildi. İmam, gömülme ruhsatını istedi bizden. Bu aynı zamanda ölüm raporudur da. Bir hafta sonra gidip onun fotokopisi alınıp Emekli Sandığı gibi yerlere verilecek. Ananem yükseğe gömülmeyi arzu ederdi ve D 17 adasında bulunan 460 Nolu parsele gömüldü; önünde alabildiğine bir Ankara manzarası vardı. Benim dini inancım sadece bilinmeyen bir Tanrı'ya inanmaktan ibaret olduğu için "Manzaralı mezar" gibi şeyleri önemsemiyorum, ama havadar bir yer olması, yüksekte olmasına nedense olumlu baktım. İleride buraya mezar yaptıracağız ve herhalde Ankara yakınlarındaki bir köyde olan dedemin mezarını da buraya taşıyacağız. Ben yaşarken aile üyelerine mezar yeri alınmasına şiddetle karşıyım ve buna hiçbir zaman izin vermem.

Dedeme ait birkaç küçük arsayı da 3-5 yıl önce ananem sağlıklıyken satmamıza ve ona kendi hakkını vermemize de seviniyorum. Bence bu bir etik davranıştır ve bir ahlaktır. Büyüklere ait bir şeyler varsa onların ölümlerini beklemek yerine onlar hayatta ve sağlıklılarken satmak ve onlara vermek gerekir. Bu bir ahlaktır; ahlak ve vicdan hukuktan da, her şeyden de önemlidir, her şeyden üstündür; çünkü biz geceleri iyi bir ahlak ve sağlam bir vicdanla rahat uyuyabiliriz ancak. Ben mirasa inanmam; bir şey, bir arsa, bir mal mülk varsa öncelikle onu onlar yemelidir, sağken yemelidirler, çünkü onların hakkıdır bu!.. Dede yemez, anane yemez, çocuğa, toruna kalırsa bu adalet olmaz ve vicdanlar asla rahat etmez!.. Adalet, onlar yaşarken onlara haklarını vermek, kendi emeklerinden kendilerinin azami faydalanmasını sağlamaktır.


Gömülenler arasında küçücük bir tabut da hatırlıyorum ki bu bir bebeğe aitti. Yaşlanmak bir anlamda bir nimettir, bir şanstır, çünkü herkes genç doğar ama herkes yaşlanamaz! Hangi yaşa gelmişsek bu bir kazançtır ve her yaşımız için varoluşa şükran duymamız gerekir. Ben, hiçbir insanın mutlu olarak ölmediğini gayet iyi bildiğim için aynı gözlemi ananem için de yaptım. Mutlu ölüm, Holywood filimlerinin ya da benzeri filmlerin bazı insanlarda yarattığı çocukca bir yanılsamadır, koskoca bir aldanmadır!.. Bir insanın mutlu ölebilmesi için ya deli ya da aptal olması gerekir.


Geriye ne kaldı derseniz, yalnızca anılar... İzmir'de dedemlerin İzmir Körfezi'ne bakan harika bir apartman daireleri vardı. Buradaki balkonda oturur, tatlı bir esinti eşliğinde enfes palamut balıkları yerdik; haşlanmış mısır kokusu da anılarım arasındadır; ananem sıkça mısır haşlardı. Ve mükemmel cevizli-üzümlü kakolu kekler yapardı, çok lezzetli ıspanaklı börekleri vardı... ve daha yüzlerce anı, yüzlerce, binlerce ayrıntı, çantalar dolusu fotoğraflar... Sonsuza zamanlara dek uğurlar olsun!..


Her zamanki gibi yazımı yine bir müzikle sonlandırıyorum.

http://videoizle.video75.com/ifOHDuBAF68/sad-violin-/



Mehmet Murat ildan

Saturday, February 13, 2010

ADKK Etkinliği -8



Bugün 2010 yılının 14 Şubat Pazar günü. Hem Valentine günü ya da Valentinus Günü ve hem de Dünya Öykü Günü. Valentine Günü ile ilgili pek çok tarihsel temelli şey anlatılır, açıklamalar yapılır ama Kapitalist sistemin mal satışı amacına yönelik "Gün yaratma" ya da "Gün çakma" operasyonu da olabilir bu!.. Dünya Öykü Günü'ne gelince, Dünya Yazarlar Örgütü PEN'in Türkiye Merkezi'nin önemli bir başarısıdır bu Öykü günü. Bu vesileyle ben özellikle üstat Guy de Mauppasant'ı sevgiyle ve saygıyla anmış olayım. Yazın yine bir ara mutlaka onun güzel ve güçlü öykülerini okuyacağım; kalemi keskin, zeki bir yazar.




Bu hafta, 95 yaşında olan ve şu sıralar bir hayli de rahatsız olan ananemle ilgili işlere koşmak şeklinde geçti; ODTÜ yürüyüşlerimde de tek katmanla rüzgarda Yalıncak'a gittiğimden dolayı soğuk aldım biraz, arka arkaya 15 kez üst üste hapşırdığım oldu, ama ben hapşırmayı çok severim, etrafta kimse yokken tabii ki; hapşırınca kopan içsel kıyametten sonra vücut rahatlar!.. Bazen soğan koklayıp hapşırmak gerekir ki ben bunu yaparım. Aşağıdaki fotoğrafta ise bugünkü rotamız üzerinde ayı izleri görülmektedir.




Birkaç gündür Ankara'da hava çok temiz; yağmur yağdı, rüzgar esti; siyasi hayat zaten her zaman fırtınalı ve etik-dışı!.. Ankara'da hava temizse yakın civarlar pırıl pırıl demektir. Bugün Ankara Dağcılık Kayak ve Kış Sporları İhtisas Kulübü ADKK'nın "Bardakçılar Köyü- Kös ve Çamlıdere Yaylaları" doğa yürüyüşüne katıldım. Bu etkinliğin izlenimlerini aktaracağım şimdi. Kaptan'ın Seyir Defteri; Yıldız Tarihi, 2010. Küçüklüğümün Uzay Yolu dizisini özledim...


Bu arada aşağıda Gülsen hanım bir derenin üzerinden atlarken görülmektedir.





Etkinliğe bu kez 17 kişi katıldı; geçen haftanın 2 katından fazla bir sayıydı bu. Erol hocamın işi çıktığından son anda gelememiş. En son Hasan Dağı'nda görüştüğümüz Semih Hoca da bu hafta yürüyüşe geldi. Hoş sohbeti olan keyifli bir dostumuz. Ülkü hanım da birkaç haftadan sonra bugün enerjik bir şekilde yürüyüşe katıldı.



Bu hafta çantama birkaç yeni şey eklendi. Nedir derseniz, Ülkealan çarşısından 10 liraya bir uluslararası hakem düdüğü aldım, artık maç yönetebilirim!.. 2 parmakla ıslık çalamıyorum ben, o yüzden düdük belki bir gün bir işe yarayabilir; zaten her yürüyüşçünün yanında olması da arzu edilen önemli bir şeydir bu. Islıkların anlamları vardır; 1 kez çalınca farklı 3 kez çalınca farklı anlama gelirler. Bir ara bu "parmakla yüksek seste ıslık çalma" işine kafa yoracağım. Benim aldığım düdüğün ses mesafesi 1 milden fazlaymış. Eğer ıslıkla bunu 2 mil yaparsam düdüğü çantamdan çıkarırım!.. :)


Çantama bir Victorinox İsviçre çakısı ve bir de kibrit/çıra ekledim. Zaman zaman Survival denilen hayatta kalma belgesellerini izliyorum. Bunlardan ilginç şeyler öğrenebiliyor insan. Ayılarla ilgili enteresan bir şey hatırlıyorum. Diyelim ki bir ayıyla karşılaştınız; öncelikle onunla sakin ve yüksek bir sesle konuşmaya başlamak gerekiyormuş, nasıl olacaksa bu (!), ve de elleri başın üzerinde sallamak lazımmış; çünkü hiçbir hayvan ellerini böyle sallamaz! Burada amaç, ayıya gördüğü şeyin insan olduğunu anlatmaya çalışmakmış!.. Bu bana ilginç gelmişti, çünkü biz bir ayı ya da hayvan gördüğümüzde onun hemen bizim bir insan olduğumuzu algılayacağını düşünürüz ki bu her ayı ya da her hayvan için doğru değildir!.. Bizi tanımlayamadığı bir tehdit unsuru olarak, bir hayvan olarak algılaması daha muhtemeldir.


Bu belgesellerde bivak torbası içinde yatanları gördükçe de hep hayret etmişimdir. Çadır varken ceset torbasından pek de farklı olmayan bivak baya bir işkence gibi, ama özellikle yüksek irtifa tırmanışlarında her an lazım olabilir!.. Gerçi daha beteri de var: Tarplar!.. Arap çöllerinde gördüğümüz her yeri açık çadırlar, bir tek tavan var!..

Bir gün esaslı bir "Survival" kitabı alıp merakla okumak isterim. Bilgiler insana bazen basit gelir ama hayat kurtarabilir. Sırt çantasıyla nehir geçerken boğulanlar olmuştur, çünkü çanta su alıp kişiyi aşağıya çeker; o yüzden bel kemerini açıp, omuz kemerlerini gevşeterek derince (ama yüzeyden derince olduğu belli olmayan) nehirleri geçmeye çalışmak kadar basit bir önlem ne kadar da önemli bir önlemdir, işte bütün bunları okumak isterim. Yıldırımların gölleri sevdiklerini, göllere, sivri uçlara ve metallere adeta aşık olduklarını ve buralardan uzaklaşmak gerektiğini ya da iyot tabletleriyle suları mikroorganizmalardan basitçe temizleyebileceğimizi ve daha binlerce şey... Scientia Est potentia! Bilgi güçtür!..


Bardakçılar köyü Çamlıdere ilçesine bağlı bir köy. Burada yaşayanlar, Orta Asya'dan göçmüş Orta Asya Türkleri olduklarını söylerler. Kös yaylası da Çamlıdere'ye ait bir mesire yeridir, Aluç Dağı'nın arkasındaki bölgededir; kampçılar bu bölgeyi severler. Kös sözcüğü Farsça savaşlarda kullanılan büyük davul demek, ama "kös kös" oturmak deyimi bu davul işine pek uymuyor!.. Belkide kampçılar buralara gelip kös kös oturdukları için böyle denmiş, bilemeyeceğim.




Yürüyüşümüz bir köprünün yanı başından başladı. Herkes her zamanki gibi malzemelerini bireysel olarak hazırladı ve yürüyüş başladı. Geçen sene buralara kardan dolayı araç girememiş; bu sene bu civarlar pek karlı geçmiyor, sanki Mart sonları havası var; değerli üstat Goethe'nin Sakuntala'yı okurken duyduğu ilkbaharın kokusunu hissetmek mümkün artık. Üzerlerine nazar boncukları asılmış evlerin, kuğu heykelli zengin villaların önlerinden geçtik ve ormana girdik. İlk kez ADKK'ya gelmiş olan Tülin hanım antreman eksikliği ve yürüyüş azlığından dolayı biraz zorlandı; yüklerinden birkaçını bizler aldık; benim bahtıma büyükçe bir termos düştü; şahsen ben ağır çantayla yürümeyi severim, antreman olmaktadır bunlar. Zora alışınca öteki şeyler kolaylaşır. Yanı başımızda akıp giden dere de herhalde Avdan Deresiydi.


Bu bölgede bir zamanlar Hititler, Frigler, Lidyalılar, Romalılar yaşardı. Tabii 1071 Malazgirt olayıyla birlikte Türkler Anadolu'ya akın etmişlerdir. Oğuz Türkleri Çamlıdere bölgesine de gelmişlerdir. İnsan, üzerinde yürüdüğü toprakların tarihini bilirse daha zengin bir imgelem dünyasında yolculuk eder; tıpkı general Patton'ın, dolaştığı yerlerdeki tarihi savaşları zihninde canlandırması gibi biz de böyle bir canlandırma yapabiliriz.


Bu bölgenin tamamına Yabanabad derlerdi; Kazan'dan geçerken bile Yabanabad Fırını ismindeki iş yerlerine rastlanır. Yaban derlerdi çünkü insanlar değil hayvanlar yaşardı bu vahşi doğada; abad derlerdi çünkü buralar bayındır edilmeye başlandı ve böylece Yaban-abad oldu: Bayındır edilen yaban ülkesi ya da talan edilen, doğası tahrip edilen yer!..



Bu dereden sonra artık yol boyunca sürekli olarak dereler gördük ve dere yataklarında ilerledik; bolca dere sesi işittik; uçak seyahatlerindeki uğultular oluştu. Abidin hocam her zamanki beyefendiliğiyle ve de su geçirmez Columbia botlarıyla gönüllü artçılığa başladı. Bazen ben de ona eşlik ettim. Kendisi sağı solu seyrederek yürümeyi seviyor ve doğayı böylece daha yoğun algılayabiliriz diyor. Yani kısacası yavaş yürüyelim diyor! :))


Zaman zaman kayalık yerlerden geçtik. Sulu ve ağır bir kar vardı. Pek çok yaban domuzu izi gördük. Yaban domuzları bana hep Asteriks'in ünlü kahramanı obur Obeliksi hatırlatır; benim en sevdiğim, en harika çizgi romanlardan biridir bu. Sırtında taş taşıyan ve sevimli bir köpeği olan Obeliks domuzları çerez gibi yer, domuz etine bayılır!..


Bu hafta Nazım bey de etkinliğe geldi. İsviçre'de kayaktan dönmüş. İlginç bir şey anlattı. Mesela Ilgaz Dağı Oteli'nde devre mülk eviniz var diyelim; İsviçre'de ya da başka ülkelerdeki apart otel bir evle 1 haftalığına takas ediyorsunuz; onlar buraya geliyor, siz de oraya gidiyorsunuz. Pratik ve orijinal bir yöntem!.. Nazım bey zaman zaman güzel şiirler de okur, etkinliğe edebi bir hava katar; bir de organik dağ inciri dağıttı ki çok lezzetliydi. Bu dağ incirlerini CEPA'daki Ünsal kuruyemişçide de bulmak mümkün.



Yavaş yavaş dere geçişlerimiz başladı. Ne zaman dere geçsek benim aklıma hemen meşhur Latince söz gelir. Alea Iacta Est. Milattan Önce 49 yılında, henüz bizler doğmamışken, komutan Jül Sezar Galya'dan Roma'ya geçer ve Rubicon nehrinin önüne gelir. Burası Galya'yla İtalya arasındaki sınırdır; burayı geçerse Roma'ya meydan okumuş demektir; suyu geçer ve de o meşhur sözü sözler: Zarlar atıldı! Alea Iacta Est! Yani, artık geri dönülemez bir yola girildi!.. Biz bugün aynı dereyi birkaç kez geçtik! :) Aşağıdaki fotoğrafta da Semih beyle Tülin hanım eşzamanlı dere geçişinde görülmektedirler. Bugün bölgenin neredeyse tamamı dereydi. Benim ticari yol dediğim orman içi yollarda bile küçük derecikler akmaktaydı.




Yer yer ayaklar derelere battı veyahut dereler ayaklara battı; fiziksel olarak olayı, biraz karmaşık olsa da tersten böyle de görebiliriz. Üstat Bertrand Russel'ın Din ile Bilim kitabından da böyle bir mantık içeren bir cümle hatırlarım: Bir tren Edinburgh'a gidiyor yerine Edinburgh bir trene gidiyor da diyebiliriz, yani treni sabit ve öteki her şeyi hareket eder şeklinde düşünebiliriz.


Yol boyunca herkes diğerine "Seninki ıslandı mı?" sorusunu sordu. Burada amaç en iyi marka hangisidir onu bulmaya çalışmaktı. Özellikle Olcay bey ayakkabı alacağı için bu soruları sık sık sordu. Bu yürüyüşte onun ayakları tamamen ıslandı. Ben La Sportiva'dan memnunum. Çoraplarımı elledim, pek bir ıslaklık algılayamadım.


Aşağıdaki fotoğrafta Müslüm hoca dikkatle etrafı taramaktadır ve de ekip sayısını saymaktadır. Başka bir gruptan tanıdığım Gülsen hanım da bu hafta ADKK etkinliğine katıldı ve biz bir ara onunla konuşurken ben Müslüm hocanın GPS kullanmadığını, pusulaya baktığını da hiç görmediğimi, doğal bir yön bulma yeteneği olduğunu söyledim ve meseleyi takdir ettik. Gülsen hanım da bu etkinlikten memnun kaldı. Rehberin güven vermesi önemlidir. Bazen zorlu ya da sakat bir yere geliriz, Müslüm hoca bir anda bir espri yapar ve o zor yerin zorluğunu basit bir psikolojik harekatla yok eder, zor kolaylaşır, zoru kolaylaştırır. Bir de hep sakindir, neşelidir; sinirlenmez, telaşlanmaz; bir rehber için önemli bir özelliktir bu.



Her yürüyüşte bir gazi çıkar, yani batonu bozulur, eline diken batar ya da eli dikene batar, dizi incinir vesaire; bu kez gazi ben oldum! Önden ilerleyen, genellikle dalları geriye hızla bırakmakta haklıdır, çünkü arkayı her zaman kontrol edemez; asıl arkadan gelen mesafeyi koruyarak bunlara dikkat etmelidir ki benim dalgınlığıma geldi, arkayla konuşarak ilerlerken önde bırakılan çam dalı sağ gözümü kamçıladı, bir anda gözüm yandı. Hata benimdi. Gözümde halen bir batma var. Herhalde çizilme de olmuş ama gerek Müslüm hocam gerekse de Semih hocam göz kendisini çabuk yeniler dediler. Ben gereken dersi aldım; herhalde gözüm 1-2 güne kadar kendiliğinden düzelir. Ben ruha ya da dine inanmadığımdan ve de sadece "Fiziksel varoluşçu" olduğumdan bedenime elimden geldiğince önem vermeye, bilgim dahilinde onu korumaya, fiziksel egzistansiyalizmin gereklerini yapmaya çalışırım. Yarın vakit bulursam ilk işim Olcay beydeki gözlükten almak olacak. Bunlar Bauhaus'ta var; orada bulamazsam Koçtaş'ta da var. İşçi gözlükleri ya da bahçıvan gözlükleri deniyor. Bir daha böyle bir sorun asla yaşamayacağım çünkü dersimi aldım; gözümü severim, onu korumak benim görevim!.. Müslüm hocaya da teşekkür ederim; hemen bir şırınga çıkardı, gözümün içine su sıktı, temizlemeye çalıştı; bazıları bunu bir tatbikat sanmış ki tatbikat değil gerçekti.

Adolf Hitler'in hoşuma giden bir sözü vardır: "Bir daha asla!" der. Almanya 1. Dünya Savaşı'nda yenilmiştir ve Hitler bir daha asla Almanya'nın yenilmesine izin vermeyeceğiz der, gerçi bu söz havada kalır, ama ben çantama o "Dal Koruyucu Gözlüğü" her zaman sabit koyacağım!.. "Dal-Budak Gözlüğü" de diyebiliriz buna!.. Bir daha asla gözümün yenilmesine izin vermeyeceğim! :)


Çamlıdere yaylasındaki Dökük çeşmesinde gözümü yıkadım ama belki de yıkamamak gerekirdi; çünkü böyle yerlerdeki sularda virüs bakteri, değişik mikro organizmalar olabiliyor; Semih hoca da içtiği bir sudan bir ay boyunca hastalanmış. İyot tableti ya da filtre kullanarak içmek, özellikle açık yara varsa bu suları kullanmamak daha doğru olabilir.


Yürüyüşe devam ettik. Bir mezarlığın önünden geçtiğimizi hatırlıyorum. Aklıma gelmişken Faruk'a da teşekkür edeyim. Su hortumlu sistemden iyice yararlandım bugün. 2.5 litreye yakın suyu hortumdan kolaylıkla içtim. Kendi yaptığı kakaolu kek de mükemmel olmuş; tek tek dolaşıp herkese "yer misiniz?" diye sordu. Yahya hocam'ın gönderdiği güzel bir mesajı da aktarayım hemen. Bir hikayeydi bu; uzundu ama içerdiği mesaj şöyleydi: Bir arkadaşımız bize karşı bir hata yaparsa bunu kum üzerine yazalım, çabucak silinip gitsin diye, asla kin tutmayalım; ama bize bir iyilik yapmışsa onu da kayaya kazıyalım, hiç silinmesin diye!.. Bu güzel bir felsefedir. Aşağıdaki fotoğrafta da Jale-Şule kardeşler görülmektedir.


Bu hafta tuzlu fıstık almamışlar yanlarına ama Yahya hocam bir torba getirmişti; kendisi için değil herkes için, bizler için getirmişti. Benim bu grupta hoşuma giden şey de budur; insanlarda karşı tarafı mutlu etmeye çalışma felsefesi var ki bu değerli bir felsefe ve davranış biçimidir. İnsan, karşısındakini iyice tanıyıp, sonra da onu mutlu etmenin yollarını ararsa, egoizmini bırakır, alturistik olursa, yani kendisini bir anlamda tırnak içinde unutup başkalarının refahı ve iyiliği için uğraşırsa ve herkes bunu yaparsa o zaman ortaya güzel bir şey çıkar. Tahsin hocamın Finike portakalı da Şule'den bana ulaştı; gayet lezzetli bir portakaldı.


Tekrar yürüyüşümüze dönecek olursam, bir vadi tabanına indik; baraka evlerin yanlarından geçtik; Kös Yaylası'na doğru yola koyulduk. Solumuzda derelikten nehre transfer olmuş, yani sınıf atlamış bir su kütlesi vardı. Zaman zaman kısa molalar verip pek çok dikenli yerden geçtik. Pahalı yağmurluk giyenler bu dikenlere çok dikkat etmeliler!.. Yükselip alçaldık ve de Müslüm hocanın 1. sürprizine vardık. Bir şelale veyahut çağlayan! Ben buna çok sevindim çünkü 10 yıldır hep bu civarlarda bir şelale görmeyi arzuluyordum.


Ben şelalenin boyutlarından tatmin oldum; Yabanabad bölgesi için oldukça heybetli bir yükseklik sayılırdı. Şelaleye dair fotoğraflar benim Picasa albümlerimde olacak; fakat kapasite sorunu olduğundan henüz ekleyemedim; kotam dolmuş; 1 GB kotam vardı; o yüzden bu yazıma da daha fazla fotoğraf ekleyemedim; sorun nasıl çözülür emin değilim; belki Faruk bu konuda bir öneride bulunabilir, yani Picasam'dan fotoğraf silmeden ve de para ödemeden kotamı nasıl artırırım?..

Yürüyüşe ekip düzeninde devam ettik. Ben bir süre önde yürümenin keyfini çıkardım. Ana yemek molası verdik ve hemen ardından Müslüm hocanın 2. sürprizi geldi: Kardelenler, yani Galanthus Nivalis!.. Bunlar nergisgillerdendir ve de baharda çiçek açarlar. Müslüm hoca epeyce çarşaktan yukarı tırmandı ve sırt çantalarımızı almaksızın bir Kardelen tarlasına geldik. Tahsin bey kara uzanarak makro fotoğraflar çekti. Ben de bu rüyamsı Kardelen tarlasında birkaç makro film çektim. Bir de ustaca bir yosun-kaya fotoğrafı çektiğimi düşünüyorum!.. En üst taraflarda bir yere koydum o fotoğrafı. Kardelenlerin masumluğu pek hoştu. Bundan sonra, özellikle ilkbaharda makro fotoğraflar çekmek isterim. Bu kardelen bölgesi gerçekten özel bir yerdi.


Saat 15.00 gibi Kös yaylasından geçtik. Buradaki çeşmede bir süre soluklandık. Oldukça büyük bir iz görmek bizi heyecanlandırdı. Ayı izleriydi bunlar. Yukarı tırmanıp Cibilli Dede türbesini de gördük. Bu kişi geyiklere tuz yediriyormuş. Saat 16 gibi Çamlıdere yaylasına vardık. Müslüm hoca yine iyi bir zamanlamayla etkinliği bitirdi; yürüyüş 6 saat sürdü. Bu seferki yürüyüş, her zaman yürüyüşe gelenler açısından fazla zorlayıcı olmadı, hafif kaçtı diyeceğim, ama bu kez de Müslüm hoca rotayı Süphan dağına çevirebilir!.. Ahmet bey çayları hazırlamıştı. Sokakların her yerinden seller akmaktaydı, karlar eriyordu. Çamlıdere yayla evlerinin altyapısı kötüydü, çok kötüydü; çok ciddi yağış olsa orada ev falan kalmaz!.. Burada gördüğüm sevimli bir sokak köpeğine de siyah üzüm verdim, baya yedi; onun fotoğrafını da üst taraflarda bir yere koydum. Bu bloglarda fotoğrafları aşağıya indirmek bir sorun oluyor. Güzel bir etkinlik de böylece sona erdi. Yeni şeyler öğrendim.


Yazımı yine güzel bir şarkıyla bitireyim. benim sevdiğim bir şarkıdır bu: GülNihal; Zeki Müren... Yıllar önce Safranbolu'da bir kafede dinlemiştim.


Görmedim kimsede böyle kaş, böyle göz, böyle yüz...



Ve yine bütün zamanların en güzel seslerinden, benim gece için favori araba müziklerimden, Summer Wind, Yaz Rüzgarı ve Frank Sinatra:


Mehmet Murat ildan

Saturday, February 6, 2010

ADKK Etkinliği -7


Bugün, yani 7 Şubat 2010 günü, Dünya Öykü Günü'nden 1 hafta önceki Pazar günü Ankara Dağcılık Kayak ve Kış Sporları İhtisas Kulübü ADKK grubuyla Işık Dağı Doğa Yürüyüşü'ne katıldım. Bu yazımda bu yürüyüşten edindiğim izlenimleri aktaracağım.

Kışın Işık Dağı, 4000-5000 metrenin üzerindeki yüksek irtifa dağları için faydalı bir egzersiz sağlar, kondisyon yükseltir, kasları diri tutar. Ayrıca Işık Dağı'na aynı gün 2 kez çıkarsanız 4068, 4 kez çıkarsanız toplamda 8136 metrelik irtifa eder! :) Bu da Himalayalar'da bulunan ve dünyanın 9. yüksek dağı Nanga Parbat'tan 10 metre daha yüksektir; tabii oksijeni de iyice azaltmak lazım bu simülasyon için!.. Müslüm hoca, Tunç Fındık'la Nasuh Mahruki'nin Işık Dağı'nda birkaç kez inip çıkmak şeklinde egzersiz yaptıklarından bahsetti bugün.




Bu yükseklik olayını bir kaç kez yazmıştım. Dağların yüksekliklerini çıkılmaya başlanılan yerden itibaren ölçmek gerekir. Yani siz arabayla, atla, eşekle, katırla 5200 metreye geldiniz diyelim, ki Everest ana-kampı böyledir, bu bakımdan Everest benim gözümde 3648 metrelik bir dağdır!.. Bu hesabın bütün dağlar için ekspedisyon bazında yapılması daha gerçekçi olur. Erciyes Dağı 3917 metredir; 2150. metrede Erciyes Kayak Merkezi var. Ana kamp buralardaysa, tırmanış buralardan başlıyorsa, dağcı için o dağın yüksekliği tırmanış bağlamında 1767 metredir. Kısacası 1767 metre Erciyes'in "Tırmanış Yüksekliği"dir ve de 3917 metre ise Erciyes'in "Oksijen Yüksekliği"dir. Ben aynı mantığı takvimlerde de kullanıyorum. İsa'nın doğumu yerine Mısır hanedanından birilerini seçersek, 21. yüzyılda değil belki 31. yüzyıldayızdır. Bu referans noktası bize daha gerçekçi bir bakış sağlar. Belirli bir medeniyet tarihinden bu yana 21 değil, 31 yüzyıl, 41 yüzyıl geçmiştir ve insanoğlunun tarihteki ilerleyişi, bu kadar uzun bir zamanı düşünürsek hiç de hızlı değildir, tam tersine yavaştır.



Konumuza dönecek olursam, geçen yazımda bahsettiğim hortumlu su torbasını aldım!.. Sağlıklı olduğuna hiçbir şekilde ikna olmadım ama özellikle kış ve yağış koşullarında gerekli olduğuna inandığım için aldım; fakat bu düşüncemin yanlışlığını birazdan anlatacağım. Source Widepac 3 diye bir markayı aldım. Sağolsun Faruk daha önce hiç gitmediğim Dağdaş ve Av Market gibi mağazalara götürdü beni. Bunu, avcılık malzemeleri satan o Av Market'ten 45 TL'ye aldım. Zarf kapak sistemi var, sürgüyü çıkarıp elle içi temizlenebiliyor. Bunların üzerinde "Glass-Like Material" yazar; hikaye de olabilir tabii, ama cama yakın pürüzsüzlüğe sahip olduğu iddia edilir; doğru mudur ancak mikroskopla bakarak anlaşılabilir!.. Bunlarda sızdırmazlık önemlidir yoksa çanta berbat olur, bir de çok daha kötüsü susuz kalınır!.. PVC ya da poliüretan olmadığı için koku da yapmayacağı söyleniyor. Denemeden hiçbir şeyin gerçekliğine ulaşılamaz; Budizm'in kurucusu Gautama Buddha da bize bunu tavsiye eder, kendi yaşantınla dene der yani dogmatik olma!.. Dene ve gör ya da dene ve göç!.. :)


Bu arada benim hortumlu su torbası dediğim şeyleri Camelback denen sırt çantalarında daha çok bisikletçiler kullanmaktadırlar. Bunların 3 litreliklerini almak mantıklı geldi bana, çünkü 3 litreliğe 1 litre su da koyabilirsiniz ama 1 litreliğe 3 koyamazsınız! :) Yazın bu torbaların içine buz da atılabilir; hatta çiğ yumurta bile kırılabilir diyeceğim ama pek tavsiye etmem!.. :)


Bugün sonuç ne oldu? Hortumu aldım, içime çektim, hiçbir şey gelmedi. Meğerse silikon ağızlığı hafifçe ısırmak gerekiyormuş; silikonlu şeyleri esasen hiç sevmem, ağızlıkta da plastiksi bir tat var. 1-2 saat kullandıktan sonra hortumdaki su dondu!.. Müslüm hoca bunların kış için uygun olmadıklarını, Yahya hocamınki gibi izoleli hortumu olsa bile ciddi soğuklarda donacaklarını ve hatta patlayacaklarını, bahardan itibaren kullanılmaları gerektiğini anlattı. Kendisininki de vakti zamanında donmuş, patlamış. Kış için termos ve matara öneriyor. Ben şunun farkına vardım ki suyu emdikten sonra eğer hortumdaki suyu geri üfleseydim hortumda su kalmayacak ve donmayacaktı. Bir hata da ılık su koymakla yaptım; ılık-üstü, sıcağa yakın su koymak gerekirmiş soğuk havalarda. Bu benim ilk tecrübemdi ve de olayı kavradım, gerekli düzeltmeyi en kısa sürede yapacağım. İnsan doğru yolda hızlı bir şekilde hızlı düzeltmeler yaparak ilerleyebilir. Bir zamanlar pek hoş bir çizgi film vardı: "Hop hop hop, değiş tonton," derdi, kahraman farklı bir biçime girerdi, yani çözümler hızlı ve etkin bir şekilde bulunurdu!.. Değişimi hızlı yapınca sorunlar da hızlı çözülürler.


Aşağıda etkinlik sonrası soğutma hareketleri görülmektedir.





Ben bu sabah suya limon suyu ve tuz kattım; bir de Faruk'un tavsiyesi aklıma geldi, şeker de ilave et demişti ama tadı bozar diye koymadım. Malzeme olaylarını bu yazıyı okuyanlara da yararlı olabileceği için yazıyorum. Bu bağlamda aldığım 2 su matarasından da bahsedeyim. Bunlar bir Amerikan markası olan Marmot su mataraları. 1 litrelik; üzerlerinde ölçekler var; geniş ağızlı olduklarından içine meyve ya da çorba bile konabilir. Çok sertler ve de içlerine 100 derecelik kaynar su bile rahatça konabilir (ama ben koymam şahsen!) Bunlardan bir tane de arabaya aldım, pet şişelerden daha iyiler ve ayrıca çevreciler. Çevreci olmak zorundayız, yoksa gelecek kuşakları bırakın kendimize bile güzel bir çevre bırakamayacağız!.. Ülkealandaki K2 mağazasından 25 TL'ye aldım bu mataraları; 30'du, 5 liralık bir indirim yaptı. Uzun yıllar kullanabileceğimi düşünüyorum.


Aşağıda Yahya hocam zirvede görülmektedir.




Cumartesi Ankara'da pırıl pırıl bir güneş vardı, ama soğuktu. Araba yıkama yerlerinde kuyruklar oluşmuştu çünkü günlerden beri ilk kez açık ve kuru bir hava vardı; ben 1.5 saat yıkatma için bekledim!.. Ankara'dan sabah 7.45'te CHP önünden Yahya hocamla minibüse bindik. Bu haftaki etkinliğe 7 kişi katıldı; bu hafta bayan katılımcı yoktu; önceki kadrolardan hastalananlar olmuş, herhalde ayakları ıslandığından şifayı kapmışlar!.. Ben önden 4. sıraya oturdum, herkese bol bol yer vardı!.. Kızılcahamam'da her zamanki mola yeri olan Mevlana'da durmadık, doğruca Işık Dağı Soğuksu Dinlenme Tesislerine gidip orada simitle çay içtik; kahvehaneci adam bu sene hiç kar yok dedi, ama yanılıyordu, daha doğrusu önceki senelere göre daha az kar var demek istiyordu adam!..




Kızılcahamam'ı 3 Km kadar geçince sağa doğru giden bir yol vardır; bu yol, Çankırı'nın bir kazası olan Çerkeş ayrımıdır. Bu ayrıma Sey hamamı ayrımı da denir. Buradan kıvrımlı bir yoldan yukarı çıkınca bu dinlenme tesislerine gelinir. Ankara'dan 110 Km uzaklıktadır, oldukça yakındır yani. Çaylarımızı içtikten sonra yola devam ederek 3 Km sonraki Işık Dağı sapağında durduk. Işık Dağı sadece Kızılcahamam'da yok. Akdeniz'de de bir tane var. Oradaki bundan 900 metre daha yüksektir.


Bizim gideceğimiz dağın bir kötü yanı zirvede vericilerin ve bir de bir telsiz binasının olmasıydı. Yani bu dağa giden bir ticari yol da var!.. Yazın bu bölgede piknikçiler sık sık yangın çıkardıkları için yangın gözetleme kulesine de sık sık iş düşer!.. Elbette kışın buralarda tek tük dağcı/kampçıların dışında kimsecikler olmaz. Burada bir de Taşpınar Kanyonu denilen bir yer var. Ben burayı henüz görmedim ama görülmeye değecek bir yer sanırım. Kanyonlar ve Kanyon geçişleri benim doğa aktivitelerinde en çok sevdiğim yerlerin ve işlerin başında gelir. Salın yaylası devamında yer alıyor bu bahsettiğim kanyon, Beşkonak köyüne kadar uzanıyor. Dere tabanlarında yapılan trekkingler dağ tırmanışları kadar zevklidir. Havanın özellikle sıcak olduğu zamanlarda kanyon geçişleri çok isabetli seçimler olur. Çerkeş Taşpınar Kanyon yürüyüşü olursa gitmeyi isterim. Tabii bu kanyon ne kadar derin, ne kadar dardır hiçbir fikrim yok ama bir kanyon ne kadar derin ve dar olursa o kadar güzel ve esrarengiz olur. Yol boyunca Belpınar Köyü sucukları levhaları da gördük ve biraz acıktık, yani ben acıktım!..




Sapak karlı olduğundan Ahmet bey minibüsle girmedi. Yol kenarında inip saat 10.00 gibi yürüyüşe başladık. Sıcaklık -4 dereceydi; yükseldikçe düşmeye başladı. Kuzeybatı rotasında toplam 6 saat kadar sürecek yüksek performans ya da mukavemet gerektiren zorlu, ama zevkli ve doyurucu bir ""derin kar yürüyüşü" oldu. Bu seneki en sıkı yürüyüş olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. ADKK Dağcılık Kaptanı Müslüm Öndeş önde karda izi açmaya başladı. Bir dere geçtik. Yukarı doğru hafif tırmanış başladı. Hedefimiz öncelikle Şehitler Çeşmesi'ydi.



Yol boyunca rüyamsı kar manzaraları başladı ve Yahya hocam meşhur sloganı olan "Yaw arkadaşlar, iyi ki gelmişiz, iyi ki geldiniz, iyi ki beraberiz" cümlesini söylemeye başladı ve değişik zamanlarda herkes bunu söyledi. Zaman zaman güneş açıyor, kar kristallerinde harika yansımalar yapıyordu; yayla geçişlerimizde ufka bakarken gözümüze sanki binlerce inci tanesi yerlere saçılmış gibi görünüyorlardı. Doğanın hazineleri, adeta bize kendilerini göstermek için çırpınıyorlardı, güzellikleriyle göz kırpıyorlardı.




Müslüm hocanın fotoğraf makinesi sanırım Zigana'da soğuktan arızalanmıştı; fotoğraflar için benim makine kullanıldı. Bir de Kubilay beyin makinesi vardı. Zaman zaman çok kısa su ve "incelip-kalınlaşma" molaları verdik. Kuşburunları donmuş ve sertleşmişlerdi. Soldaki ticari yolda birileri biraz yürümüş sonra geri dönmüşlerdi. Zirveye doğru yol alan bizden başka hiçbir grup yoktu. Ayrıcalıklı bir şekilde yol alıyorduk; herkes uyumluydu ve neşeliydi; en zor anlarda bile espriler yapılabiliyordu; benim sevdiğim bir davranış biçimidir bu, ve harmoni, doğal bir uyumluluk her alanda huzurun da kaynağıdır.




Yol boyunca gördüğümüz ilk çeşme neredeyse karların altında kalmıştı. Şehitler Çeşmesi'ne de yaklaşıyorduk. Ekip düzeninde yürüyüş yapılıyordu.


Uzaktan çeşme göründü. Çeşmenin Türk bayrağı rüzgardan zaman içinde yırtılmıştı.





Bu bayrak en azından 2-3 yıllık bir bayraktı ve eskiydi. Yahya hocam çantasından gıpgıcır bir Türk bayrağı çıkardı ve bunu değiştirelim dedi. Önce Mustafa bey bayrak için uğraştı. Sonra Müslüm bey de eldivenleri çıkarıp -5 civarında olan havada çıplak elle 15 dakika kadar bayrağın oraya takılması için uğraştı ve sonuçta en yukarıdan ikinci fotoğraf elde edildi!.. Artık istikamet Işık Dağı'ydı ve gerçek dağcılık, daha doğrusu ona yaklaşan bir aktivite başlıyordu. Işık Dağı'nın ormanları zirveye oldukça yakınlardı.



Yarım saatlik bir yükselmeden sonra aşağı indik; feci bir rüzgarın estiği boğazdan geçtik; buradaki sert rüzgar kurşun gibi insanı deliyordu; sanki birileri uzaktan ok fırlatıyorlardı, kızılderililer değil de rüzgarderililer ok atıyorlardı; o nedenle bu boğazı neredeyse koştura koştura geçtik. Buradan geçişe hazırlıksız da yakalandık sayılır, özellikle Tevfik bey "donduk" dedi, sadece tek katmanla geçiş yaptı buradan. Kendisi de bir damat adayı ve yakında evlenecek. Bu vesileyle ona huzurlu ve mutlu bir evlilik hayatı diliyorum ve tebrik ediyorum.


Yolda Müslüm bey ağaçlardaki karlardan su ihtiyacını dondurma yer gibi temin etti!.. Cebinden öğütülmüş fındık çıkarıp kar dondurmasının üzerine serpseydi şaşırmayacaktım! :)



Kar giderek derinleşmekteydi. Durum gerçek manada nasıldı derseniz aşağıdaki fotoğraf her şeyi anlatmaktadır. Bu fotoğraftakinden çok daha derin yerler vardı.




Ben çok kısa bir soluklanma molasından yararlanıp çaktırmadan öne geçerek kar izi açmaya başladım. Bu benim en çok sevdiğim, her zaman gönüllü talip olduğum şeylerden biridir ve sevdiğim şeyleri yapmayı her zaman isterim. 80 derecelik bu tırmanış etabı yürüyüşün en zorlu ve aynı zamanda en zevkli bölümüydü.


1. zorlu bölümde ben kar izi açtım; 2. ve daha zorlu olan bölümde de zirveye kadar Müslüm hoca iz açtı. Ben bir ara göğüs hizama kadar kara battım. Buralardan çıkmak hiç de kolay olmuyor. Sağa sola doğru 10-15 kadar darbe vurup yeri genişletip, sonra etraftaki karları aşağı hızla yığarak çıkabiliyor ancak insan. Bir ara batonumu batırdığım yerde batonum dibe değmedi, ki ben batonumu en yükseğe ayarlamıştım. Bu etapta Kubilay beyin batonu da göçtü!.. 10 liraya aldığı bir batondu bu. Ben de onu K2 mağazasında görüp beğenmiştim!.. Batonun ucunda lambası var, pusulası var, baston gibi sapı var, ama cidden uyduruk bir şey!.. Kubilay beyin aslı batonları sanırım evde kalmış. Malzemede imkan varsa en iyisini almaya çalışmak gerek. Benim son aldığım pek çok malzemeden memnun kaldım; La Sportiva ayakkabım su almadı, Alpinist tozluğum gayet iyi, High Mountain pantolonum çok iyi, ama yağmurluk ve dış katman kesin lazım. Lafuma eldivenime 105 vermiştim, içi hiç ıslanmadı ama baya üşüttü, her zaman fazla para bayılmak çözüm de üretmiyor; doğru marka ve modeli bulmak gerek. Parmaklarım baya dondu!.. Ancak inişte ısındılar.



Bu etap epeyce bir "güç tüketici" ve yorucu oldu. Yukarıdaki fotoğrafta Müslüm bey 4x4'lük Bestard marka ayakkabılarıyla zirveye doğru kara gömülerek kararlılıkla ilerlerken görülmektedir. Bu son 150 metrelik kısımdı. Bazen bir kaç dakikada ancak 1 metre ilerleyebiliyorduk. Daha önceki yıllarda kar bundan da fazla olduğundan bu aylarda hiç zirve yapılamamış; bugün zirve bize nasip oldu. Ankara'dan ADKK dışında başka hiçbir grup da bu zorlu etabı bu mevsimde ve bu kar derinliğinde yapmamış sanırım. Bizim çıktığımız yer Işık Dağı'nın en dik yeriydi. Orman içinden çıkmak zorundaydık çünkü şiddetli bir rüzgar vardı. Zirvede hava sıcaklığı -15 dereceye kadar düştü; tozlukların kenarları dondu. Aşağıdaki fotoğraf ise ekibin zirveye son 50 metre kalaki anında çekildi. Bu fotoğrafları çekerken eldivenimi çıkardığımda ellerim baya bir donuyordu!..



Buz gibi bir rüzgar vardı. Dağcının gerçekten de müthiş düşmanıdır rüzgar. O rüzgarda 1-2 saat kalsa insan kalıplaşabilir! :) Zaten verici direklerinde muhteşem donma olayları, harika bir görsellik vardı. Bunların resimleri benim Picasa Albümlerimde mevcuttur. Zirvede fazla durmadan fotoğraflar çektirip inişe geçtik. İnişte saat 14.30 gibi ana yemek molasını verdik. Ben yol boyunca "Keşke Ezo Gelin çorba olsa da içsek" diyordum. Mustafa beyin,"İsteyene Ezo Gelin Çorbası verebilirim!" demesine şaşırdım ve sevindim. Herhalde Tanrı'nın iyi bir kuluyum ki dağ başında çorba derken bir anda sürpriz bir şekilde karşıma çıktı. :):) Bir dahaki sefere başka bir dilekte bulunayım. Mustafa beye ikramdan dolayı teşekkür ediyorum. Daha önce de siyah üzüm ve ceviz ikram etmişti. Bir şey daha aklıma geldi. Mürsel beyin İPhone cebiyle onun fotoğrafını çekerken ince eldivenle birkaç kez ekrana bastım çalışmadı, çıplak elle ekrana dokununca çalıştı; bu da ilginçti; ısıya duyarlı mıdır nedir bu iphone denen alet!.. Ana yemek molasında Yahya hocamın portakallı kekleri de güzel gitti.


Yeniden yola çıktık ve saat 16.00 gibi Işık dağı sapağına ulaştık. Müslüm bey yolu uzatalım mı dedi, hiç kimseden ses çıkmadı! :) Sabahki dinlenme tesislerine gittik, sobanın etrafında çay içtik, simit yedik, biraz maça baktık; ben patatesli pide ekmeği yedim. Buranın simitleri de araba direksiyonları kadar büyüktü. Yahya hocam kahvehanedeki insanlara bakarak büyük bir içtenlikle "Yaw arkadaş, memleketimin insanlarını seviyorum ya," dedi. Sık sık otobüsler geliyor ve bir anda kalabalıklar bazlama ekmeklerini kapış kapış alıyorlardı. Ben de eve 3 tane aldım; sabah tereyağ ve balla yemeyi hayal ediyorum! :) Açım, gerçekten açım!.. Cevizli kabak tatlısı olsa şimdi...


Güzel bir etkinlikti. Rehberimiz Müslüm hocayı ve ekipteki arkadaşları kutlarım. Yazımı yine güzel bir müzikle noktalayayım. Dünyanın en güzel filmlerinden biri olan Dr. Zhivago filminin müziklerindendir: Lara's Theme. Bu filmde Dr. Zhivago zaman zaman daldığında bu müzik çalar; mesela kar tanelerine bakarken çalar; büyülü bir müziktir ve doğadayken benim zihnimde sık sık çalar, değişik yazılarımda da bu müziği sıkça veririm.





Bir de Ferdi Tayfur'dan bir arabesk, Bağbozumu:):)


Bir Bağbozumuydu gidişin...


sensizlik çöküverdi...



http://videoizle.video75.com/7VdlgfjuLTp/v-ferdi-tayfur--bag-bozumu-v-by/




Mehmet Murat ildan